30 Kasım 2014 Pazar

HUZUR SOSYAL MEDYADA


"Kendimizle barışana dek, dış dünyayla asla barış sağlayamayız"
DALAI LAMA


Tüm dünyanın yegane dileği barış ve huzur şu sosyal medyaya bakınca… Her yere serpilmiş güzel söylemler, sevgiler, güzel dilekler. Bayılıyorum, kinaye değil gerçekten seviyorum karşıma orada güzel şeylerin çıkmasını.  

Başından beri sevdim ben sosyal medyayı, bilen bilir. (Bu bilen bilir lafı da sevdiklerimden, bir liste yapmaya başladım “Elif’in sevdiği  sözler” ) Hiç sahte olduğunu düşünmedim. Ben hep gerçek hayat gibi olduğunu düşündüm. Siz sanır mısınız ki herkes gerçekten “ kendisi” gerçek hayatta, ki gerçek olsun sanal hayatta da? Kendisi olmaktan korkmayan, ve bunu göstermekte bir tuhaflık görmeyenler her yerde olduğu gibi orada da şeffaf. Ya da nasıl görünmek istiyorsa öyle görünmek için çaba gösterenlerin çırpınışları da aynı gerçek hayatta olduğu gibi orada.  Veya ne olduğunun kendi de farkında olmayanlar da öyle okunuyor uzaktan, okuyabilene. Bunu hayatta okuyabiliyorsanız, sosyal medyada da okuyorsunuz.

Yani her şey normal… Her yerde ve her zaman olduğu gibi. Geçenlerde bir arkadaşım “Artık çıkacağım buralardan”, yazmış. Çık. Ne olacak ki, hayatta da her şey aynı. Öyle kolay değil çıkıp gitmek , öteki kapının yanına korkudan yaklaşamıyor millet. Ölüm kapısından bahsediyorum. Facebooktan log off olmak gibi değil hayatın kapısını çıkıp çıkmak, bir gidip kendine kahve koyamazsın “Oh be rahatladım, “ diye. Gerçi pek de bilmiyoruz belki açık büfeyle karşılanıyoruzdur, kim bilir. Kahveler yemenden olur olsa olsa, Starbuks’çılar ayvayı yedi yani. 

Yani oyunbozanlık yok arkadaşlar! Ne yapıyor insanlar genelde gerçek hayatta hoşlanmadıkları insanların ardından? İlk seçenek görüşmemek gibi görünüyor. Zaten bu yolda birlikte yol almak istediklerinin dışındakilerle ne görüşür insan değil mi? İş nedeniyle, sorunlu aile bağları sebebiyle görüşür muhtemelen. Yani mecburen bir arada olmamız gereken kişiler, bizi rahatsız da etse mecburuzdur görüşmeye. Sonrasında genelde daralınır, sıkılınır, ferahlamak için dedikoduları yapılabilinir, hatta etrafa üç beş tane de her dediğinize he diyecek , sizi kızgınken daha da cilalayacak üç beş “hakikatli dost” topladınız mı, tadından yenmez…Sanırsınız…

Hiç öyle olmaz… O sıkıntı, sinir, daralmalar, bunalmalar anlattıkça çoğalır, insanın içini çirkin bir şeyle kaplar. O sinir, o kin, o hırs insanı sarar sarmalar. Aynı facebookta birisine sinirlendiğinizde olduğu  gibi. Dedikodu da var , duvarlarda rastlıyorum. Çok şirin. Hızlar alınamıyor, girişiliniyor. Nerede kaldı arada hızla akan Mevlana sözleri, güzel dilekler, tüm dünyaya dilenen huzur, anlayış, hoşgörü? Hoşuna gitmeyince en dandik şeyden bile insanlar sanal alemlerde dahi birbirine giriyorsa, nerede dünya barışı özlemleri? 

Bu facebook ne kadar barış yanlısı olduğunuzu anlamak için bir Richter ölçeği bence. Herkesi kendi evinde gözlemleyeceğimize göre, ortalarda inceleyeceğiz demek ki. Evde gözlemek iyi bir şey, çünkü en doğal halimiz evimizdeki halimiz, en ayıpsız alan o çünkü. Ama RTÜK cihazı değiliz evlere giremeyiz şimdi. Sadece oyun alanımızdayız,  sosyal medyadayız. Bu facebook vs dünya barışı için nasıl kullanilabilir onu diyeceğim sizlere. 

Uygulamayı kendi üzerimden anlatıyorum: Benim için gerçek oyun alanı sosyal medya, zira bir şeye gıcık oluyorsam, hemen bir silkiniyorum. Neden sinirim bozuldu şimdi, diye. Çünkü kimse içinde olmayan bir duyguyu fark etmiyor dışarıda. Bizde ne varsa, direk karşımızda ilk onu görüyoruz. Ve zaten o an kendime yoğunlaştığımda, ilk hissetiğim “şey” neyse hemen hafifliyor. Bir dalgakıran etkisi oluyor bünyemde.  Sonrasında, bazen hemen, bazen sonra eninde sonunda buluyorum bende neden o etkiyi uyandırdığını. Etrafımda buna itiraz eden epey bir arkadaş kütlem olsa da, ben kendime olan faydasını gördüğümden beri bu oyuna şevkle devam ediyorum. 

Çünkü ben gerçekten huzur istiyorum, hem kendimde, hem yakın çevremde, hem de tüm dünyada… 

Her koşulda hep kendine bakınca, kimseler daha salak, kimseler daha sorunlu, kimseler daha cahil görünmüyor o zaman insanın gözüne. Sadece herkes farklı görünüyor. Herkes farklı. Herkes farklı düşünüyor. Herkesin farklı alışkanlıkları var, adetleri var, acıları var, yaşanmışlıkları, özlemleri var, hayalleri var.  Gerçekten sorunlu insan yok hayatta. Sadece aynalardan yansıyanlar var. Herkesin öğretildiği şeyler var, çok ciddiye aldıkları, bilgileri var, sorgulamadıkları. 

Sorgulamak en önemli konu, herkes için. Kalpte sevgiyle, objektifçe sorgulamak her şeyi, tüm hayatı önemli. Neler öğretilebiliyor insanlara, da gidip canlı canlı kendilerini patlatıyorlar, bir düşünün. Bir de bize bugüne kadar öğretilenler ne kadar doğru diye düşünün. Sistemin düzgün işleyebilmesi için gerekli bilgilerle donatıldık biz de, bizim gibi olanlar gibi. Ne farkı var kendini patlatmaya yeltenenle, kendini açlığa mahkum edebilen genç kızların? İkisi de yok etmeye tereddüt etmiyor kendisini.  Biri öbür tarafta saygı görmek için yapıyor yaptığını, diğeri bu dünyada itibarı olsun diye. Biri patlarken tanımadıklarını  götürüyor yanında, diğerininki daha beter, sevdiklerini  kahrediyor.

Yani demek ki, öğretilen şeyler farklı herkese. Farklılıklar bundan kaynaklanıyor. Ama hisler aynı, duygular aynı, içgüdüsel tepkiler aynı. Herkes insan. Herkes etten ve ruhtan, öğretilen ıvır zıvırı çıkarınca. Akılları eğitenlere ve ruhları eğitenlere itibar etmeden bakınca , herkes eşit, herkes sevilesi.

Binlerce dünya bir aradayız şu evrende. Eğer uyum istiyorsak, en küçük birimden başlamak gerekiyormuş sahiden de.

Kendimizden.

Sonra ailemizden.

Sonra mahallemizden, şehrimizden, ülkemizden.

O çok dilenen huzur ve barışa önce herkes kendi içinde bir alan açacak.

Ve bunun için çok muhteşem bir ayna sosyal medya. 

İnsan sadece kendisi gibi olanlarla elbet mutlu olur. Ama o zaman da işte kendisi gibi olanların bir aralara toplanmaları daha mübah oluyor. Araplar bir tarafa, Yahudiler bir tarafa, dinsizler bir tarafa… Ya da sonradan görmeler bir tarafa, entelektüeller bir tarafa, okumamışları da şuraya alalım… Öyle olmuyor işte. Herkesin herkesi kabullenmesi gerekiyor. Bu dünyada hepimizin varlığının bir nedeni olduğunu kabullenmesi gerekiyor. “Yok artık, ona da mı katlanacağım” demek yerine, “Bana ne anlatıyor bu hayat bu can sıkıntısının üzerinden?” derse kişi, bir arpa boyu yol alabiliyor. Yoksa hep sinir, hep sıkıntı, hep can sıkıntısı. İnsanın kendine hayrı olmaya takadi mi kalıyor sonra? Tüm enerjisi hapır hupur yendikten sonra?

“Kabul” en büyük hayat dersi. Ve bana sorarsanız “yargı” ile birlikte anlaması ve geçmesi en zor derslerden biri. Tek kolaylaştıran şey bu dersi, barış ve huzur isteği. Her şeyle barış. Kendinle barış, dünyayla barış. Kendini kabul, dünyayı kabul. Savaşlar hükûmetler, dinler yüzünden çıkmıyor. Savaşlar kendisiyle kavgası dinemeyen insanoğlunun kendine layık gördüğü, içinde yaşamayı tercih ettiği , kurulmasına izin verdiği insan uydurması , son derece yapay, doğamıza aykırı düzenler yüzünden çıkıyor. 

Bugüne kadar beni en çok üzenler meğer bana en büyük iyiliği yapanlarmış, öyle üzüldüm ki hayatımdaki kimi şeylere, artık daha fazla üzülmek istemememle başladı her şey. Sadece çok istedim üzülmemeyi, kızmamayı, çünkü hasta olmak istemiyordum. Hep aklımdaydı anneannemin lafı: “Kızım üzülme, orandan burandan çıkar sonra.”

Üzüntü, sinir fark etmiyor, insanın dengesini  bozan her türlü his kontrol edilebiliyormuş. Benden demesi. Kendini mutlak kabul ise işte öyle aynalarda kendini bula bula, göre göre, şaşıra şaşıra oluyormuş.

İyisi kötüsü yokmuş ne insanın, ne başka şeyin, sadece olması gereken varmış…Her durumu olduğu gibi kabul edebilmek varmış. Başkalarında bulduğun her dikenin kendindeki aksini temizleyip, bazen birlikte, bazen ayrı, yoluna devam ettiğin sürece insana huzur varmış. 

Yani, kıssadan hisse derim ki sosyal medya, doğru kullanılırsa çok şeye kadir aslında, çünkü bu kadar bol çeşit ayna yok başka yerde. Kıymetini iyi bilelim…

27 Kasım 2014 Perşembe

EBEDİ CEREYAN





gideceksen

dünyayı çarpmayacaksın ardından

o gürültü, o ses,

döneceksin demektir  her an

gideceksen, 

sessizce sıvışacaksın,

yankılanmayacak arkandan

ki

habire dönüp esmesin  sırtından

18 Kasım 2014 Salı

GEL EY ELLİ


Gel ey elli…

Kim tırsar senden?

Sen kork ellisini seven kadından!

Ne elalemi kalmıştır, ne umuru ellisinde bir kadının. Çoktan bırakmıştır meraklı gözleri ardında.

Kendisini daha çok görebildikçe, başkalarına görünme yükü azalmıştır.Bu sayede görünmez olmuştur kazayakları. 

Hayattaki yegâne adaletin yılların tekelinde olduğunu anlamıştır. Hamarata da eşittir elli, genel müdüre de, beceriksizine de… Akıllısına da, bilgilisine de, ve hatta güzeline de, çirkinine de.

“Aaa! Nasıl olur!” diyenleri azalmış, “Amaaan, siktir et,” diyenleri çoğalmıştır. 

Yargıçlarının hepsi emekli olmuştur, bazıları müşavirlikte dirense de.

Hesaplar kapanmış, muhasebeciler de yazlıklara yollanmıştır.

Saçma düzenlerin saçma kuralları, kanunları karşısında Jean d’Arc’tır artık.

Kulakları daha iyi duyar, çünkü sesleri azalır ellisinde kadının. 

Gözleri daha iyi görür, nereye bakacağını bilir çünkü.

Varsın erisin kemikler, her şeye karşı daha diktir omuzları, çünkü dayanılamayacak acı yoktur, çoktan öğrenmiştir.

Bundandır çoğu kadın ellisinden sonra renklere bürünür, çoluğu çocuğu şaşırır.

Saturn vız gelir, mars tırıs gider. Bırak dünyayı, esas yıldızlarla barışmıştır- ki bu en önemlisidir, bilen bilir…

Dünyayı kurtarmasa da olur artık… Küçücük dokunuşların ufacık alanları aydınlatmaya yettiğini anlamıştır.

Bir güzel temizlemiştir kalbini, artık kendi başının tacıdır.

Tasdiksiz, kanıtsız, kendine yeter... Hayatın içinden almıştır alacağını.


Bir elli daha şansı var mıdır, artık merak etmez. Gerekmez ne öncesi, ne sonrası.

Bundan sonra ona tek gerekeni bilir: bu kadarın yettiğinin ziyadesiyle idrakı…

Bir de aynası...


Asla aynasız çıkmayan oyun arkadaşlarıma...

6 Kasım 2014 Perşembe

TAYYİP'İN DE EVİNDE BİR ODA EKSİK


“Kime sorsan evinde bir oda eksik” 

Özdemir Asaf’ın ilk sevdiğim şiiridir bu dize.  Çok sevmiştim. Küçüktüm. “Ne çok şeye uyuyor ,” demiştim…

Babamın bir şey istediğimizde: “Kanaatkâr olun!” demesine sinir olduğum yıllardan bahsediyorum. Dilinden “Her şeyimiz var çok şükür,”ü düşürmezdi. Cezayir’de şirketin en üst düzey yöneticisiydi, Fransa’ya gidilir araba alınırdı o zamanlar. Biz heyecanla herkesteki gibi bir araba beklerken, gidip kendisine Renault 4 almıştı. Bir klasik! Yaşı yetenler hatırlar, bir  Louis de Funes filmlerinde,  bir de bizde vardı. Koltukları şezlong kumaşındandı, arkada kımıldamadan oturmamız gerekirdi, yoksa habire şoförü dürterdi dizimiz, yerdik zılgıtı. Biz kendimizi ezik hissedip vızıldığındandığımızda ise (genelleme özellikle yapılmıştır, kalp kırmamak içindir, anlayan anlar) “Dört teker değil mi? Bu yeter,” derdi.

Ona her şey yeterdi. Ve bu yeter  denen şey genetik sanırım. Fazlası genel olarak hep batmıştır bir yerlerimize. Herkese o “yettiği kadar” yetse keşke… 

Bu nedenle bu dize çok işlemiştir içime. Bizim her şeyimiz tamamdı, ama kime sorsan evinde bir oda eksikti.

Büyüdüm. Bu eksik, hep eksik olarak kaldı. 

Ademoğlu eksiği nerede arayacağını bilemez.

İki çocuk, bir ana-babalı ailelere 4 katlı ev gerekir mesela. Yetirmeye çalışılır. Bir yere götürülmeyen eşyalarla doldurulur. Alınır, alınır, alınır. Atılmaz. Verilmez. Saklanır. Büyük ev, atılmayan eşya emniyet demektir. Arada eş dost meclislerinde şikayet edilir, “Şekerim işi de bitmiyor,”lar uçuşur. Bitmez. Ne işi biter, ne eksiği.

Küçük araba almaz kimse, büyük olsun tercihtir. “Şekerim küçük araba şehirde olmaz, emniyetsizdir, Allah muhafaza!” lar uçuşur.  Küçük sevilmez, çünkü herkeste büyüğü vardır. Büyük jipler, İstanbul gibi bir şehire kesinlikle en gereken şeydir. Herkes güvenli güvenli dolaşsın diye. Çevre katili jiplerle inanılmaz güvenli hissedilir. 

Herkes kendini koyduğu sosyal kefeye uygun büyüklükte “şey” lerle doldurur hayatını. Onlar için yırtınır durur. Eline geçen ilk fırsatta da, kendisini gerekliliğine inandırarak ,edinir o ıvır zıvırları. Ev ve arabada duruyorum, öyle uzun bir listedir ki o gereken şeyler. Asla yetmeyen ayakkabılar, çantalar, elbiseler...En kalitelilerinden, zira kalitesizler dayanmaz. Gerçekten dayanmalı mı, sorgulanmaz. Aslında dayanıklılıkları nedeniyle değil, içinde bulunulan kefeye ait gereklilikler olduğu için alındıkları inkar edilir, sorgulanmaz.

Büyük ev, büyük araba, büyük ekran uyuşturucu, büyük bahçe, daha büyük, daha büyük… İçine içine tıkar gibi, tıktıkça insanın içi büyür gibi. 

Ama tam tersi olur, içine giden yol tıkanır halbuki.

Şimdi amcam kendini  koyduğu kefeye uygun büyüklükte ev yaptırmış. Kendini koyduğu kefeye uygun bir taşıt alacakmış.

Şaşırdık hepimiz. Dünya şaşırdı.

Ama ben de Özdemir Asaf gibi düşünüyorum: Tayyib’e sor, onun da evinde bir oda eksik. Tamamlamaya çalışır garibim. 

Ona kimse “Oğlum, yettiği kadar,”da dememiş belli. Yeterlilik ölçüsünü kendi belirlemiş.
Ama yetiremiyor işte. 

O eksik odanın nerede olduğunu anlayana dek, kimseye yetmez. 

Sarayın da olsa yetmez.

Anlayın işte...

25 Ekim 2014 Cumartesi

REALİTEMİZ = DÜALİTEMİZ


Kafamda deli sorular, sağa sola çarpıp duruyorlar. Diyorlar düşünme… Nasıl düşünmez insan? 

Hayat dualitelerle dolu diyorlar… İyi-kötü, güzel- çirkin… bana bunlardan bahsediyorlar…

Ben diyorum , sizin dediğiniz gibi değil o düalite…

Bir Ortadoğulu için , bu dedikleriniz değil düalite diyorum..

Birim realitemiz de başka, düalitemiz de…

Bizim düalitemiz bizim çocuklar- çağdaş çocuklar, veya bizim kızlar- çağdaş kızlar, veya bizim komşular- çağdaş komşular, veya bizim adamlar- çağdaş adamlar… bizim hayatlar- çağdaş hayatlar, bizim ölümler- çağdaş ölümler. 

Daha binlercesini sayarım bu düalitelerden…

Bizim askerler- çağdaş askerler mesela.

Üç genç ölmüş bugün.

Ben çocuktum… Onlar ölüyordu…

Ben ergendim…Ölüyorlardı…

Ellimdeyim… Hala ölmekteler…

Bizden uzakta ölüyorlardı. Onları görünmez yapan tek şey buydu… Ancak şöyle kırkı, ellisi bir arada ölecekti ki, kafamızı doğuya az çevirelim bakalım… 

Burada bir asker öldü.  Sadece bir tane… Tövbe ama dalga geçesi geliyor insanın!  "Bir taneden olay mı olur?" diye. Alışmışız onlarcasının sessiz sessiz gömülmesine.

Ne diyeyim daha? 

Tek düaliteye indireyim dilerseniz olayı: 

Bizim insanımız- çağdaş insan: iki apayrı uçta...

Çağdaşız çağdaşız, kendimiz kandırdık durduk. Yemişim çağdaşlığını  Türkiye’min… Ben size diyorum yaşım ELLİ! Delikanlılar hep ölüyordu… Kızlar hep çocuk gelin oluyordu, gençler  saçma sapan şekillerde kayboluyordu, kadınlar hep sokaklarda kurşunlanıyordu… Biz ise hep konu komşuyla alakalıydık…Annemin döneminde yılanderileriyle, incileriyle, bizim dönemde Burberry'leriyle, Hunter'larıyla, Prada'larıyla…Aldıklarıyla, yedikleriyle, içtikleriyle…

Onlar hep ölüyorlardı!!! 

Biz ise sadece ve sadece ekonominin ne alemde olduğuyla alakadardık… Toplum insandan ibaret, paradan puldan değil, anlatmaya çalıştığında ise ekonomi tahsilin yoksa kimse kale dahi almazdı…Bir toplumda en itibar gören meslek bankacılık olur mu ya? Benim ilk çalışma yıllarım buna denk geldi, annem  bile beni hep banka müdürü görmeyi hayal etti…” Ya anne mimardan banka müdürü nasıl olsun?” dedikçe, yılmadı beni her bankaya mimar olarak sokmaya çalıştı işe yaramayan torpilleriyle… 

Bankacı arkadaşlarım alınmasın, her meslek saygıdeğer, ama kabul etsinler ki, o gelişmekte olduğunu sandığımız ekonomimizin en parlak sanılan Özal döneminin en rağbet gören, en kıymetli mesleğiydi bankacılık… Muhtar Kent de en emrenilen lider… "Dünyanın ağzına sıçan “şey” in en baba simgesinin başında olmak nasıl imrenilecek bir şey olabilir?", diyenlere "Bu da bir boktan anlamıyor!" gözüyle bakılırdı...

Nasıl olabilir de hep en zenginler "başarılı" sıfatına layık görülürdü? Yanıt basit: Sadece ve sadece daha çok “para” istenirse görülür. Daha çok para ne için? Daha çok satın alacağız, mesela avokadoyu beş ayrı şekilde kesen bıçağımız olacak, çağdaşlık gereği…

Oysa diyorum size: Delikanlılar hep ölüyordu… Kızlar hep çocuk gelin oluyordu, gençler saçma sapan şekillerde kayboluyordu, kadınlar hep sokaklarda kurşunlanıyordu…

Biz çağdaşlığı yeni kaybetmedik, hiç bulamadık ki kaybedelim… Sadece onlarca yıldır boyun tutulmasından, kafayı sağa sola  çevirmeyi unuttuğumuzdan görmemekte ısrar ettiğimiz  her şey anca bu kadar gözümüze sokulması gerektiği için fark ettik…

Kendi kuşağıma sözüm… Üç beş dil konuşmayı çağdaşlık sananlara… Bir ayağı Avrupa’da olmayı çağdaşlık sananlara… O zorla girilen üniversite sıralarının kıymetini bilmeyip,  o sıralarda olmaya çok ihtiyacı olan bir kızın hakkını yiyen ve bundan şu an kendini sorumlu hissetmeyen  hemcinslerime… Güzel restoranlarımız olmasını çağdaşlık sananlara,  ya da rezidanslarda oturmayı, evlerinde kimselerde olmayan alet edevat çöplüğüyle gurur duyanlara.

Herkes borçlu o ölen delikanlılara, 12’sinde gerdeğe giren kızlara, gözaltında kaybolan çocuklara, sokakta kurşunlanan kadınlara.

Düalitenin "çağdaş" tarafına geçmek adına. 

Bir insanın bir dünya kadar değerli olduğu yerde başlıyor çağdaşlık, kendin kadar değerli olduğunda. Bir "can"ın kıymetinin, tüm toplumun kıymetini yansıttığını anladığında, sorumluluğunu hissettiğinde başlıyor. 

Herkesin elinde  bir şey gelir, yeter ki olanlardan az da olsa kendini sorumlu hissetsin, en azından bu saatten sonra.



8 Ekim 2014 Çarşamba

KEÇİNİN ŞAŞKINLIĞIYLA, SAVAŞIN ACISIYLA YAZILMIŞ TUHAF BİR YAZI



“Balkondan keçi düştü, altında kalan çocuk öldü”

Çocukken kim, nerede, nasıl oynardık, bir öncekinin ne yazdığını kimse bilmezdi,  absürd cümleler kurulurdu. Absürdün ne olduğunu bilmezdik, ama gülmeyi bilirdik.  İşte sanki bu oyundan bir cümleydi bu.  Keçi, balkon ve çocuk kelimeleri  gayet normal bir şeymiş gibi, yan yana dizilmişler, ekrandan bana bakıyorlardı iki gün önce aval aval… Gözlerimi kaçırmak istedim, hani görmemem gereken bir şeyi görmüşüm de birden ne yapacağımı bilememişim gibi. Bünyem otomatik tepki veremedi, parazit yaptı. Hazin bir parazit.

Eskiden olsa “Ha ha ha! Habere bak!” diyeceğim türdendi. Severiz bu haberleri milletçe. Aziz Nesin olmamak ayıp güzel ülkemde. Ama bu kez gülemedim,  “Ne şaşırıyorum ki,” dedim…

Daha absürdü sergilenmekte aylardır topraklarımızda dedim…

Kaç gündür içim yana yana izliyorum olanı biteni. Kızmıyorum artık, o kalmadı hiç. Ama iç sızısı daha derine daha derine gitmekte. Sanki bir bıçak böyle yavaş yavaş kanırta kanırta girmekte kalbime . Eminim çoğumuz aynı histeyiz. Kızanlar da zaten üzüntüden sapıtmış halde, herkesin tepki şekli farklı.

Ben de size içimi az dökeceğim, uzaktan hele hepten zormuş. Buradan üzülmekle, oradan üzülmek aynı değil inanın. Daha sakin oluyor uzaktan üzülmek, daha bir hazin oluyor…Yani bana öyle oluyor diyeyim, genellemeden uzak. 

Neyse, düşünecek çok vaktim var burada. Ben de düşündüm, “Ulan, dedim, şu toplaşıp balkonda oynaşan güruha bir bak Elif!” Ve baktım hepsine. İşte bu keçi, çocuk ve balkon misali, bence sapır saçma bir sürü şey  yan yana dizilmişler karşıma aval aval, neler gördüysem aynen yazdım, buyurun size balkondakiler:

-IŞİD: Müslümanlıkla alakası olmayan, bunu dünya alem bilse de kimselerin bir türlü toplaşıp “Hadi len! İşinize! Uzayın, gidin ötede bayılın, çok oldunuz!” diyemediği bir Işid. Kara saçlı, kara gözlü, kara kalpli. Kaç çocuklu, yok yoksul ailelerden muhtemelen, ana babalarının gözlerinden kaçmış, bir köşede oynaşırken birilerinin dikkatini çekmiş, “Bunlardan iyi öldüren silah olur!” denip, koyun gibi toplanmış, aynı kazana konup beyinleri yıkanmış,”Hadi  önce giden kazanıyor, bir an evvel ölün de cennetten yer kapın” diye kandırılmış bir dolu delikanlı. Bilgisayar oyunu hastası gibiler gözümde, ama Tamogachi besleyenlerden… Bence gelmiş geçmiş en sapık oyun oydu, en kanlısından bile daha acımasızdı. Sanal hayvanlar pıtı pıtır pıtır ölüyorlar, yenisi alınıyordu, hatırlarsınız. Bu “üç kuruşa hayat”  oyununun anormal olduğunu çok az kişi idrak etti zamanında ki best seller olabildi o oyun. İşte normalleşen vahşetin ortadoğudaki tezahürü oğlan çocukları benim gözümde Işid. Zavallı oğlan çocukları, kızlar o kadar kolay kandırılamıyor…O nedenle dertler hep kızlarla. Neyse bu ayrı konu.

-SURİYE: Arızaların bol olduğu bir apartmandaki komşular  misali, biz ve Suriye…  İş düştüğünde methiyelerin havada raksettiği, ama genelde apartmana hakim olan fırtınalı havadan nasibini alanın “Yok senin böreğin, benim veledim, yok onun kocası, bunun gürültüsü…” bahane edip kapısını açanın yüzüne tükürmeye hazır beklediği, kimin kimden yana olduğu asla bilinmediği , o benim dahi seyretmediğim dizilerdeki türden ilişkiler…(Bir zamanlar dizilerden kendimi alamazdım, bilen bilir, reklam aralarında bile yerimden kımıldamadan seyrederdim) Ama içsesim hep bunları dinleme, bunları seyretme demiş bana, ki bin şükür öyle komşu olmadım hiç. Birbirini hep kıskanan, pastada, börekte, temizlikte hep en iyisi olmayı hedefleyen , en korktuğu şey altta kalmak olan, müteahhitin zengin hanımına hep yaranmaya çalışan komşular…

-KÜRTLER: Benim çocukluğumun üçlüleri meşhurdu. Bunların eğlencelileri Üçhüreller, Cici Kızlar, Modern Folk Üçlüsü , Mazhar-Fuat-Özkan iken bir de korkulan bir üçlü vardı:  PKK- Öcalan- Kürtler üçlüsü. Diğer üçlüler genelde Türkiye’deki yerlerini hep korurlarken , bu sonuncusunun algısı zaman içinde çok değişmiştir, Einstein nur içinde yatsın, zaman boyutu bunu epey etkilemiştir. Çocukluğuma ışınlanıyorum:  bizim bildiğimiz Öcalan, asla Öcalan diye anılmazdı bir kere, onun bizdeki adı Bölücübaşı Öcalan’dı. Bu ona  benim memleketimin vermiş olduğu sıfattı. Televizyon spikerler hep öyle derdi. Başa her gelen bizde eskiden fazla şey bırakmamaya özen gösterirdi, tüm kadrolar hep yenilenirdi, buna alışığız biz, ama hiçbir dönemde esen rüzgar bu kadar kasırgamsı olmamıştı. Şimdi Bölücübaşı gitti malum Sayın Öcalan oldu. PKK hep kakaydı. Hep terör örgütüydü, ve her Kürt işimize gelmediğinde potansiyel  PKK olarak görülebilirdi, bu ayıp bir şey değildi. Konu hassas, bu nedenle memlekette  o zamanlar hakim olması istenen algıdan bahsettiğimin altını çiziyorum. Öğretilen tarihin aslında  iktidardakilerin tarihi olduğunu bilmediğim zamanlardan…  Ve sanırım Kürtlerin birbirlerine anlattığı hikayeler de başkaymış. Bu hep karşılıklıymış. Bunu büyüdükten sonra o yöreye yaptığım  bir dolu seyahatten, bir dolu kürt dostum olduktan sonra anladım. Oralarda neler olup bittiğini anladıktan sonra anladım.  Gün oldu devran döndü, dünya küçüldü, çoğumuz anladık ki aynı dünyayı , havayı, suyu paylaştığımız herkes gibi onlar da etten, kemikten, kalpten insanlarmış. Onlar da yavrularını bizim sevdiğimiz gibi sever, onlar da bizler gibi aşık olur, onlar da bizim gibi doğar ve ölürmüş. Çoğumuz anladı sanırdım, ama bazılarımız ayıp olmasın diye anlamış gibi yaparmış…

-AMERİKA: Ortadoğulu’yu Ortadoğulu’dan daha iyi tanımasıyla ünlü bir tür mikser.  Sadece zayıf halkalardan beslenen, aklı en çok fitne fücüre çalışan, şekerli bir içeceği dünyaya şifa diye kakalamayı becerdikten sonra, “allasam pullasam anamı bile satarım” mantığının işe yaradığını fark edip, önüne geleni satmayı hayat amacı yapmış bir tür satıcıdır, bizim dilimizdeki karşılığı ise çok okkalıdır, ama neme lazım, blogda yaş sınırı yok, telafuz etmeyeyim. Bu da Einstein’ın teorisine tabidir gözümde, zaman içinde çok değişen bir algısı olmuştur bende. Uzun süredir, insanlarını tenzih ederek söylüyorum bunu,  devlet sıfatıyla   tamamen   dış kapının mandalıdır gözümde. Ama öyle bir mandal ki, maymuncuğa dönüşebiliyor ve nereyi isterse, te oralardan üşenmiyor, zort diye dalabiliyor içeri. Zorba yani bildiğiniz… Anthony Queen kadar da yakışıklı değil bence…

-TÜRKİYE HÜKÜMETİ:  Türkiye demedim, zira bunlar başka bir klan . Bunlar biz değiliz hepimiz biliyoruz, ama bunlar o kendilerinden saydıklarından da değiller aslında. Bunlar uzaydan diyeceğim, uzaylılara ayıp olacak… Devlet desen devlet değil, ne desen , o değil…Ben aslında devletlere  ehemmiyet vermem, inanmam, insan uydurması derim, bana her “Ama düzen, nizam, intizam,” diyene de, hadi oradan derim, sınır sevmem, sınır seveni de sevmem. Ben insan seveni severim, insanı önemseyeni, herkese selam verebileni severim, talep etmeden verebileni severim, böcek dahi öldürmeyeni, yemek yerken şükredeni, inanan, inanmayan herkesi kucaklayabileni, ortalık karıştırmayanı, kendini bilmese bile başkasını yermeyeni, ayırmayanı,  tüm bunları yapamasa bile, ben misal, yapma gayreti içinde olanı, bir gün yapabilme hayaliyle yaşayanı  severim… Sınır sevmem, sınırlarının her anlamda can yakıcılığını sevmem. Bu sebepten bu başımızdaki tayfa hakkında tek söyleyeceğim şey: bunları gusülhanede iyice paklamak gerekiyor, herkesi kırklıyorlarsa, bunları yüzkırklamak falan gerekiyor…öyle bir pislenmişler ki, öbür tarafa almazlarsa ne yapacağız bilemiyorum…Zaten biz bilemeyiz, onu da Allah bilir deyip geçeyim.

Haklarında  yazmak ya da konuşmak  hiç içimden gelmiyor, sebebi dönüp dönüp kendimizde arasam da bu  da tamamen beni ilgilendiriyor. Sebebi dışarıda aramanın sadece kısır döngünün ivmesini arttırdığını düşünüyorum... Ve inanın çok düşünüyorum, içimden gelen sesler beni öyle gerçek olmayan maceralara atmasın diye biraz daha durulmayı bekliyorum… Önce herkes kendisiyle barışacak, bundan her geçen gün daha emin oluyorum. Çağdaşlığın rol modeli Muhtar Kent, Steve Jobs gibiler değil de, Gandhi olduğu gün dünya bir adım atmaya başlamış olacak. Yol uzun, ve meşakkatli... Peygamber de gelmeyeceğine göre bu saatten sonra, dönüp kendine bakanlar birleşecek, başka yolu yok...Tamam konuyu  daha da açmıyorum, bu başka yazı konusu olabilir ya da olmaz bilemem, ne zaman bunu desem hep eşten dosttan fırça yiyorum, ama yaşadığımız her şeyden mesul hissetmenin gelişimin ilk kuralı olduğunu düşünüyorum, başka bir dönüşüm şekli bilmiyorum henüz. Zaten ikinci kuralı da henüz  bilmiyorum... 

Neyse…

İşte bunların hepsi bir balkonda haybeye  itişip kakışırken , balkon tepe taklak oluyor…hoop cumburlop, kasap, keçi, günahtı, sevaptı, Işid’di, Suriye’ydi, Kürt’tü, yok cennete kim gidecekti, hurileri, toprakları, petrolleri kim kapacaktı derken olan aşağıdakine oluyor. Yukarıda saydığım ve aynı cümle içinde neden bir arada bulundukları ilk bakışta pek de net anlaşılamayan “şey”lerin altında kalan, kafasına keçi düşen çocuk da benim zavallı güzel ülkem oluyor…

GÖRSEL: Beyaz Ev Ağva'dan, Rengin'in  boyadığı, benim bayıldığım huzur taşları

1 Ekim 2014 Çarşamba

ÂLİM BEY CANAVARI


Akşam yemeğine hazırlanırken eller domatesin , hıyarın ıslaklığıyla, bıçak, kepçenin hayhuyuyla haşır neşirken çalan telefonun sesi insana hiç iyi gelmez.  O an mutfaktan çıkıp telefona ulaşmak hazırlanmadan  triatlona kalkışmak  gibi gelir.  

O akşam da öyle oldu. Kocasının umursamayıp açmadığı telefonlar geldi aklına. “Önemliyse bir daha ararlar nasılsa,” derdi hep.“Açmazsam ne olur ki?” diye düşürken zaman geçti, bir elde havlu, tetikte. Susmadı telefon. Uzadı, uzadı, uzadı... Kadın kocaman bir oflamanın eşliğinde salona seyirtti. Telefona hayatının en pis bakışını fırlattıktan sonra yarısı havluya, yarısı üste başa kurulanmış eline aldı, yeşil ışığa bastı, açtı.

- Alo?

- Selda Abla, sen misin? Ben Timur.

- Hangi Timur? 

Aklına bir tek Timur Han gelmişti. Ama genelde  telefonda ya da her türlü durumda,  hep ilk aklına geleni söylediğine pişman olduğundan, içinden  ”Timur Han mı? Turkcell öbür tarafa da mı hizmete başladı?” demek gelse de  soruyu kısa kesti. Gerçekten başka Timur tanımıyordu, ama Timur kişisi Selda Abla dediğine göre çok uzak biri değildi.

- Kıbrıs’tan Timur. Kusura bakma tam akşam saati ama  önemli bir diyeceğim var.

Hızla düştü jeton. Evet, geçen sene karşılaşmışlardı bir konserde ve o başkalarında dalga geçtiği saçma hareketi yapıp,   konserde yollar kesişti diye kırk yıldır görmediği adamı sanki haftada bir arayacakmış gibi telefon değiş tokuşu yapılmıştı. Tabi ki sonrasında kimse kimseyi aramamıştı. Bu manasız hareketin tek bir nedeni vardı: “Ah ben seni eskiden çok severdim, heyhat, yıllar girdi araya, inan çok severdim, bak o kadar severdim ki, hemen numaranı kaydediyorum, ahanda bak! İsmini de hatırlıyorum ve hemen kaydediyorum. Artık telefonumdasın, her zamanda kalbimdesin.”  Save et , ispat et. Aramasan da ara ara rehberde gör hatırla.

Selamsız sabahsız lâfa girmişti Timur. Sesi berbattı. Uzatmayayım diye düşündü Selda.

- Hayırdır Timur? Nasılsın?

- Selda Abla, haberim ağır, kusura bakma. Annenlerin telefonu da var bizde ama yaşlılar ya, malum, sen daha münasip bir şekilde söylersin diye seni aradım.

“Eyvah, ölüm haberi bu” dedi içsesi. O ermiş kişi maskeli narsist Âlim Amca mı, yoksa adını , yüzünü, hiçbir şeyini hatırlayamadığı, sadece hiç sevilmediğinden emin olduğu karısı mı gitmişti Timur Han’ın yanına? Bir “Üf Selda, sulandırma” deyip toparlandı.

- Abimi kaybettik.

Selda’ya görünmez bir el bir tokat savurdu.

- Abin mi? 

Hangisi? Hangisi gitmişti gencecik yaşında?  “Allahım Fatih değildir inşallah!” Evet, Selda birini daha çok severdi. Üzgündü ama bu böyleydi. Hepsiyle arkadaşsındır, ama birini daha çok seversin. Diğerinin ölmesini isteyebilecek kadar mı ama? “Üf!”ler estiriyordu sağdan soldan, ama hedefi bulamıyorlardı. Bir kor hızla girmişti bedenine, alev alevdi içi. Hangisiydi?

- Fatih Abim. Trafik kazası geçirdi. Yarın öğlen defnedeceğiz, sizinkiler gelemez ama haberiniz olsun istedi babam. 

Başdöndürücü bir hızla yıllar geri sardı. Çocukluğuna bindi, Kıbrıs’a gitti Selda. 

Babasının işi nedeniyle Kıbrıs’taydılar o dönem. İlk tanıdıkları Türk aileydi bunlar. Babası bir konferansta tanışmıştı. Âlim Bey’i çok sevmişti babası. İlahiyat profesörüydü, bir sürü ünvanı, ödülleri, kitapları, bir de dört oğlan çocuklu ailesi vardı. Fatih üç yaş büyüktü Selda’dan. Diğerleri boy boy küçüklerdi . Bu Timur daha veletti, çok yaramaz bir veletti.

İlk akşam oturmasına gittikleri geceyi hatırladı Selda. Kapıdan girer girmez babasından dinlediği saygıdeğer Âlim Bey’le karşısında duran  koca cüsseli, koca sesli, emir kipli kaba saba adamın aynı kişi olmadığını anlamıştı. Adam çok korkunçtu. Hep o konuşuyordu, sadece kendini anlatıyordu, karısına bir şey söyleyeceği zaman emrediyordu, çocuklar yanında mum gibiydi, hatta hepsinin pısırık olduğunu düşünmüştü ama az sonra başka odaya geçtiklerinde hepsinin normal, Timur'un az yaramaz olduğunu anlamıştı. Eve döndüklerinde babasına fikrini söylediğinde fırçayı yemişti. "Çok bilmiş!"ti zaten hep.

Bu Selda’nın alışık olmadığı tarzdaki aileyle ilk karşılaşma travmasıydı. Adam iyi müslümandı, onu anlamıştı. Bilgili de olabilirdi. Dünya çapında şöhreti de olabilirdi. Adı da tuhaf bir rastlantıyla Âlim’di zaten! (Bu ismi adamın kendine bir paye vermek için sonradan aldığını da ara ara düşünmüştü.) Hepsi doğru olabilirdi, ama babasına karşı çıktığı noktayı çok iyi hatırlıyordu: adam iyi birine benzemiyordu. Elinde bir ispat olmasa da adam onu ürkütmüştü. Ama kafası da karışmıştı. Babası ve annesi iyi insandan anlardı, çünkü kendileri iyi insanlardı. O zamanki aklı aklına geldi. Gülümsedi. Hayatın ona öğretilenlerden ibaret olduğundan emin olduğu yıllar ne kolay yıllardı. 

Bu Âlim erkişi, hayatta kafasının karışmasına neden ilklerden olduğu için tüm ayrıntılar daha dün gibi tazeydi. Teoride Âlim Bey tüm süsüyle, püsüyle, cakası ve fiyakasıyla, ünvanlarıyla kağıt üstünde, ya da başkası anlatınca çok değer verilesi bir kişiyken, etli, butlu, canlı, ruhlu haliyle Selda’ya tam tersi bir varlık olarak görünmüştü.  

Önce his, sonra ipuçları gelmişti.

Adam hem karısını, hem çocuklarını herkesin ortasında aşağılıyordu. Bu kadar sanırken, başka ipuçları gelmeye başladı: hepsini kemerle dövüyordu. Selda’nın içlerinde en çok Fatih’e yakınlık hissetmesinin sebebi, Fatih Selda’yı dert ortağı bilmiş, olan biten her şeyi anlatıyordu. Selda da annesine, annesi de babasına anlatıyordu. Babası: “Yok canım olmaz öyle şey!” diyordu her seferinde. “Abartıyordur çocuk! Adam çok saygıdeğer biri, babası iki kızmıştır, onun hıncıyla anlatmıştır onları.” 

Çocuk abartıyordu da, yüzlerinde gözlerindeki ara ara görülen yara izleri neydi? ""Az okşama izleri". Selda’nın ailesine anlatmasının nedeni belki bir yol bulurlar da bu olaya engel olurlar diyeydi. Ama maalesef adam saygıdeğerdi, dolayısıyla yapmazdı. Fatih dertleştiğiyle kalıyordu. Fatih farklıydı, onu katılaştıramıyordu babası. Ruhu inceydi, bedeni de. Fatih’in onunla paylaştığı, ama Selda’nın kimseyle paylaşmadığı başka şeyler de vardı. Söz vermişti arkadaşına, yapamazdı. Fatih bu fiziksel işkenceye biri bir çare olur diye anlatıyordu, diğerinin çaresi olmadığını daha küçükken anlamıştı, belki büyüyünce herkese anlatacaktı…Anlattı mı, yoksa hep içinde mi taşıdı büyük sırrını artık hiç bilemeyecekti  artık Selda.

Fatih sonra turizm işine girmişti, evden çok erken yaşta ayrılmıştı. Aileler senelerce görüşmüşlerdi, Selda senelerce sinir olmuştu bu duruma. Kadını annesine ağlarken görmüştü kaç kere. Annesine de , babasına da sinir olmuştu. 

O zamanlar bilmiyordu tabi herkesin kendi hikayesini yazıp oynadığını. Hayata müdahale edilir, hepsi kurtarılır, hayat da bir masaldır sanıyordu. Kendisi her olanı biteni, tabiri caizse, kıçını sinek ıssırsa anlattığı için aileler neler gizler bilmiyordu. Ne kollar kırılır, ne yenler üstleri örtülür, kapatılır bilmiyordu. Kapı denen eşiğin dış tarafı hep allı pulluymuş, iç tarafı ise ne çok örter, ne çok gizlermiş, daha anlamıyordu. Hayat ideallerden ibarettir, iyiler vardır, kötüler vardır sanıyordu. Kendini de her şeyi biliyor sanıyordu. Babası haklıydı: "Çok bilmiş"ti eskiden. O aslında hiç bir şey bilmediğini anlamasına vesile olan çok bilmişliğine çok şey borçluydu. Fatih'i tanıdığına, birlikte paylaştıklarına da çok şey borçluydu. 

Boğazı düğüm düğüm cevap verdi Timur'a:

- Ben yarın öğlen  gelirim Timur, annemlere de söylerim. Çok üzülecekler, ben de çok üzüldüm Timur. Allah  rahmet eylesin, size sabır versin.

- Sağol Selda Abla. Hoşçakal.

Hoşçakal Timur. 

Hoşçakal Fatih, gökkuşağında nur içinde yat...