25 Ocak 2026 Pazar

HATIRALAR: CEZAYİR, DARBE VE BİZİM UYANIŞLAR




Yaşım onüç. Ama ondört yaş ergen uyanıklığım yok henüz. Çünkü her türlü uyanıklık lanetlenmiş, her türlü isyan bastırılmış, yaşların gerekliliklerine hiç bir yaşta müsade edilmemiş bir ortamda büyütülmüşüm. Çünkü kötü kız değilim, olmamalıyım da. Ellerimi misafirlikte dizlerimin arasına bitiştirerek (meğer  etrafımdakilere cinsel içerikli mesaj veriyormuşum) oturduğumda azarlanmış, bir akşam yemeğinde sıradan bir şey anlatırken “tik” kelimesini hatırlayamayıp, yanlışlıkla t’yi unutup, sözcüğü s ile başlıyor sandığımda, anlamını bilmediğim bir kelime nedeniyle  ağzımın ortasına bir osmanlı tokatı yemiş, bu ebeveyn şiddetlerinin sebebini de yalvarıp ağlayarak öğrenmeye çalışmama rağmen olay anında öğrenememiş, ileri seviye bir ezik hayal edin. 

Bu eziği şimdi toprağından alıp, başka kıtaya koyun: Cezayir’e mesela. Ve hepsini bir cümleye yerleştirin: ezik bir ergen, başka bir ülkede, yapayabancı bir ortamda, korka korka Fransız okulunda orta dört (Fransızlar 4 sene ortaokul okutuyor) derslerine giriyor. Bu cümlede olup bitenlerden sadece “korku”nun farkında. En tanıdık şey korku. Ondört senedir onunla çünkü. 


Bir Fransızca öğretmeni var, Monsieur Chereul -yaşıyorsa geberebilir, öldüyse mezarında ters dönsün-, adam sonradan adının ırkçılık olduğunu öğreneceğim sebepten bana gıcık. Sınıftaki tek Türk benim. Bir de dersim acayip iyi. Çekingenlikten konuşamadığım dilin gramerine çok hakimim, her sınav sonrası acaba kimden kopya çektim diye beni sorguya çekiyor, kopyasız iyi olduğuma sanki çok sinirleniyor. Kızacak bir şey bulamasa bile  habire “N’est ce pas Mademoiselle Dagdeler?” diyor, hep sinirle.


Yıl 1980, mevsim güzel sonbahar. Yasemin kokularıyla hatırlıyorum o güzel şehri, Cezayir’i. Yasemin kokusu, palmiye ağaçları ve tatlı bir kahverengi tonu.  O gün okula mutlu gitmişim, çünkü memlekette darbe olmuş. Bizimkiler ve bizimkilerim görüştüğü diğer Türk aileler heyecanlı, mutlu, bayram gibi bir şey zahir. Sormaya cesaret ettiğim kadarıyla, memlekette artık anarşinin bittiğini öğrenmişim. Öyleyse ben de mutluyum. Sinirli evlerde büyüyenler anlar beni: o evlerin bayram, seyran gibi özel sinirsiz günleri vardır. Sanki bir değnek değmiştir eve, ve hokus pokusla geçici bir süre sinirlere hakim olunur. Bir tür ateşkes yani. Darbeden allah razı olsun, bu halle okula gitmişim. 


Dersimiz Fransızca. Chereul derse girdi, bana döndü ve  Türkiye’de ne olduğunu bilip bilmediğimi sordu. Buralarda okullar nasıldı seksenlerde bilmem ama benim oralarda gittiğim bütün okullarda dünyada neler olmaktaysa bizimle paylaşılırdı. Daha kendimi bilmem gerektiğini dahi bilmezken,  Humeyni denen biri İran komşumuzda Şah’ı ve güzeller güzeli karısını devirmiş, Vietnam diye bir yer varmış, oraya Çin girmiş, paramparça etmiş, daha da uzaklarda bir Şili varmış, insanların kaçmak zorunda kalmış, te Cezayir’e kadar sürülmüş, bize daha yakın yerlerde müslümanlara rahat vermeyen bir İsrail varmış. Yavaş yavaş dünyanın kaynar bir kazan olduğunu duymaya, bilmeye başlamışım. Yani bana bu soruyu sorması anormal değil.  Hatta belki az gururla beklediğim bir soru bu, gözüne girme fırsatı olabilir, Kocaman bir gülümsemeyle, “Oui, bien sur. Darbe oldu”. Zannediyorum ki, aferin alacağım. Belki ne kadar mutlu olduğumuzu bile bir cesaret anlatırım, demeye kalmadan:


“Bir de sırıtıyor,” diye gürledi.  Üzerime atlayacak sanıp, yanımda oturan cesaret perim Rym’e yanaştım. Allak bullak olmuşum, tir tir titremeye başladım.


“Sen ne olduğunun farkında mısın?” 


Farkındayım: Annemler mutlu. Anarşi bitti. Kimseler ölmeyecek. Neden bana bağırıyor bu? Nedir kötü olan? Hem kötüyse bile olup biten, ben mi yaptım bilmediğim darbeyi? Bu tik yerine sik demek gibi bir şey mi? Kahpe kader!  Yer miyim yine ağzıma tokatı?


Ben gakgukgubalak şaşırırken, O darbe nedir anlatmaya koyuldu. O da yetmedi, bir sonraki derste bize Costa Gavras’ın Z’sini seyrettirdi. Afalladım. 


Eziktim belki, ama her daim akıllıydım. Kafam karışmıştı ama onüçümde anlamaya başladım: Doğruların bölgeye, zamana göre değiştiğini, herkesin aynı şeye iyi, aynı şeye kötü demediğini, sadece başka yerlerde doğduk diye birinin benden nefret edebileceğini, kendisini üstün görebileceğini, memleket ve aile denen kurumlara sıkı sıkı tutunmak gerekmediğini, bu ikisinin gayet oynak ve dönek şeyler olabileceğini, adına vatan dediğimiz toprak parçasının kimseye ait olmadığını, hep birilerinin üzerinden geçip gittiğini, haklılığın ve haksızlığın çok değişkenli bir denklem olduğunu gayet iyi anladım. 


Chereul’ü hiç sevmedim. Ama bendeki yerinin hakkını da vermeliyim. Dünyamın küçük kabuğunu ilk o çatlattı. Benim de işte o kabuğu çatlamış dünyamda altmış yıldır anlaya anlaya geldiğim son nokta şu: “Bir kadın olarak, ülkem yok. Benim ülkem bütün dünya”. İmza: Virginia Woolf. (Elif Şafak’ın bugünkü Substack’te yazısından aldım.) 


Virginia ile düşüncelerimiz aynı, aman sonumuz aynı olmaya! 


Amin.




 


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder