1 Ekim 2014 Çarşamba

ÂLİM BEY CANAVARI


Akşam yemeğine hazırlanırken eller domatesin , hıyarın ıslaklığıyla, bıçak, kepçenin hayhuyuyla haşır neşirken çalan telefonun sesi insana hiç iyi gelmez.  O an mutfaktan çıkıp telefona ulaşmak hazırlanmadan  triatlona kalkışmak  gibi gelir.  

O akşam da öyle oldu. Kocasının umursamayıp açmadığı telefonlar geldi aklına. “Önemliyse bir daha ararlar nasılsa,” derdi hep.“Açmazsam ne olur ki?” diye düşürken zaman geçti, bir elde havlu, tetikte. Susmadı telefon. Uzadı, uzadı, uzadı... Kadın kocaman bir oflamanın eşliğinde salona seyirtti. Telefona hayatının en pis bakışını fırlattıktan sonra yarısı havluya, yarısı üste başa kurulanmış eline aldı, yeşil ışığa bastı, açtı.

- Alo?

- Selda Abla, sen misin? Ben Timur.

- Hangi Timur? 

Aklına bir tek Timur Han gelmişti. Ama genelde  telefonda ya da her türlü durumda,  hep ilk aklına geleni söylediğine pişman olduğundan, içinden  ”Timur Han mı? Turkcell öbür tarafa da mı hizmete başladı?” demek gelse de  soruyu kısa kesti. Gerçekten başka Timur tanımıyordu, ama Timur kişisi Selda Abla dediğine göre çok uzak biri değildi.

- Kıbrıs’tan Timur. Kusura bakma tam akşam saati ama  önemli bir diyeceğim var.

Hızla düştü jeton. Evet, geçen sene karşılaşmışlardı bir konserde ve o başkalarında dalga geçtiği saçma hareketi yapıp,   konserde yollar kesişti diye kırk yıldır görmediği adamı sanki haftada bir arayacakmış gibi telefon değiş tokuşu yapılmıştı. Tabi ki sonrasında kimse kimseyi aramamıştı. Bu manasız hareketin tek bir nedeni vardı: “Ah ben seni eskiden çok severdim, heyhat, yıllar girdi araya, inan çok severdim, bak o kadar severdim ki, hemen numaranı kaydediyorum, ahanda bak! İsmini de hatırlıyorum ve hemen kaydediyorum. Artık telefonumdasın, her zamanda kalbimdesin.”  Save et , ispat et. Aramasan da ara ara rehberde gör hatırla.

Selamsız sabahsız lâfa girmişti Timur. Sesi berbattı. Uzatmayayım diye düşündü Selda.

- Hayırdır Timur? Nasılsın?

- Selda Abla, haberim ağır, kusura bakma. Annenlerin telefonu da var bizde ama yaşlılar ya, malum, sen daha münasip bir şekilde söylersin diye seni aradım.

“Eyvah, ölüm haberi bu” dedi içsesi. O ermiş kişi maskeli narsist Âlim Amca mı, yoksa adını , yüzünü, hiçbir şeyini hatırlayamadığı, sadece hiç sevilmediğinden emin olduğu karısı mı gitmişti Timur Han’ın yanına? Bir “Üf Selda, sulandırma” deyip toparlandı.

- Abimi kaybettik.

Selda’ya görünmez bir el bir tokat savurdu.

- Abin mi? 

Hangisi? Hangisi gitmişti gencecik yaşında?  “Allahım Fatih değildir inşallah!” Evet, Selda birini daha çok severdi. Üzgündü ama bu böyleydi. Hepsiyle arkadaşsındır, ama birini daha çok seversin. Diğerinin ölmesini isteyebilecek kadar mı ama? “Üf!”ler estiriyordu sağdan soldan, ama hedefi bulamıyorlardı. Bir kor hızla girmişti bedenine, alev alevdi içi. Hangisiydi?

- Fatih Abim. Trafik kazası geçirdi. Yarın öğlen defnedeceğiz, sizinkiler gelemez ama haberiniz olsun istedi babam. 

Başdöndürücü bir hızla yıllar geri sardı. Çocukluğuna bindi, Kıbrıs’a gitti Selda. 

Babasının işi nedeniyle Kıbrıs’taydılar o dönem. İlk tanıdıkları Türk aileydi bunlar. Babası bir konferansta tanışmıştı. Âlim Bey’i çok sevmişti babası. İlahiyat profesörüydü, bir sürü ünvanı, ödülleri, kitapları, bir de dört oğlan çocuklu ailesi vardı. Fatih üç yaş büyüktü Selda’dan. Diğerleri boy boy küçüklerdi . Bu Timur daha veletti, çok yaramaz bir veletti.

İlk akşam oturmasına gittikleri geceyi hatırladı Selda. Kapıdan girer girmez babasından dinlediği saygıdeğer Âlim Bey’le karşısında duran  koca cüsseli, koca sesli, emir kipli kaba saba adamın aynı kişi olmadığını anlamıştı. Adam çok korkunçtu. Hep o konuşuyordu, sadece kendini anlatıyordu, karısına bir şey söyleyeceği zaman emrediyordu, çocuklar yanında mum gibiydi, hatta hepsinin pısırık olduğunu düşünmüştü ama az sonra başka odaya geçtiklerinde hepsinin normal, Timur'un az yaramaz olduğunu anlamıştı. Eve döndüklerinde babasına fikrini söylediğinde fırçayı yemişti. "Çok bilmiş!"ti zaten hep.

Bu Selda’nın alışık olmadığı tarzdaki aileyle ilk karşılaşma travmasıydı. Adam iyi müslümandı, onu anlamıştı. Bilgili de olabilirdi. Dünya çapında şöhreti de olabilirdi. Adı da tuhaf bir rastlantıyla Âlim’di zaten! (Bu ismi adamın kendine bir paye vermek için sonradan aldığını da ara ara düşünmüştü.) Hepsi doğru olabilirdi, ama babasına karşı çıktığı noktayı çok iyi hatırlıyordu: adam iyi birine benzemiyordu. Elinde bir ispat olmasa da adam onu ürkütmüştü. Ama kafası da karışmıştı. Babası ve annesi iyi insandan anlardı, çünkü kendileri iyi insanlardı. O zamanki aklı aklına geldi. Gülümsedi. Hayatın ona öğretilenlerden ibaret olduğundan emin olduğu yıllar ne kolay yıllardı. 

Bu Âlim erkişi, hayatta kafasının karışmasına neden ilklerden olduğu için tüm ayrıntılar daha dün gibi tazeydi. Teoride Âlim Bey tüm süsüyle, püsüyle, cakası ve fiyakasıyla, ünvanlarıyla kağıt üstünde, ya da başkası anlatınca çok değer verilesi bir kişiyken, etli, butlu, canlı, ruhlu haliyle Selda’ya tam tersi bir varlık olarak görünmüştü.  

Önce his, sonra ipuçları gelmişti.

Adam hem karısını, hem çocuklarını herkesin ortasında aşağılıyordu. Bu kadar sanırken, başka ipuçları gelmeye başladı: hepsini kemerle dövüyordu. Selda’nın içlerinde en çok Fatih’e yakınlık hissetmesinin sebebi, Fatih Selda’yı dert ortağı bilmiş, olan biten her şeyi anlatıyordu. Selda da annesine, annesi de babasına anlatıyordu. Babası: “Yok canım olmaz öyle şey!” diyordu her seferinde. “Abartıyordur çocuk! Adam çok saygıdeğer biri, babası iki kızmıştır, onun hıncıyla anlatmıştır onları.” 

Çocuk abartıyordu da, yüzlerinde gözlerindeki ara ara görülen yara izleri neydi? ""Az okşama izleri". Selda’nın ailesine anlatmasının nedeni belki bir yol bulurlar da bu olaya engel olurlar diyeydi. Ama maalesef adam saygıdeğerdi, dolayısıyla yapmazdı. Fatih dertleştiğiyle kalıyordu. Fatih farklıydı, onu katılaştıramıyordu babası. Ruhu inceydi, bedeni de. Fatih’in onunla paylaştığı, ama Selda’nın kimseyle paylaşmadığı başka şeyler de vardı. Söz vermişti arkadaşına, yapamazdı. Fatih bu fiziksel işkenceye biri bir çare olur diye anlatıyordu, diğerinin çaresi olmadığını daha küçükken anlamıştı, belki büyüyünce herkese anlatacaktı…Anlattı mı, yoksa hep içinde mi taşıdı büyük sırrını artık hiç bilemeyecekti  artık Selda.

Fatih sonra turizm işine girmişti, evden çok erken yaşta ayrılmıştı. Aileler senelerce görüşmüşlerdi, Selda senelerce sinir olmuştu bu duruma. Kadını annesine ağlarken görmüştü kaç kere. Annesine de , babasına da sinir olmuştu. 

O zamanlar bilmiyordu tabi herkesin kendi hikayesini yazıp oynadığını. Hayata müdahale edilir, hepsi kurtarılır, hayat da bir masaldır sanıyordu. Kendisi her olanı biteni, tabiri caizse, kıçını sinek ıssırsa anlattığı için aileler neler gizler bilmiyordu. Ne kollar kırılır, ne yenler üstleri örtülür, kapatılır bilmiyordu. Kapı denen eşiğin dış tarafı hep allı pulluymuş, iç tarafı ise ne çok örter, ne çok gizlermiş, daha anlamıyordu. Hayat ideallerden ibarettir, iyiler vardır, kötüler vardır sanıyordu. Kendini de her şeyi biliyor sanıyordu. Babası haklıydı: "Çok bilmiş"ti eskiden. O aslında hiç bir şey bilmediğini anlamasına vesile olan çok bilmişliğine çok şey borçluydu. Fatih'i tanıdığına, birlikte paylaştıklarına da çok şey borçluydu. 

Boğazı düğüm düğüm cevap verdi Timur'a:

- Ben yarın öğlen  gelirim Timur, annemlere de söylerim. Çok üzülecekler, ben de çok üzüldüm Timur. Allah  rahmet eylesin, size sabır versin.

- Sağol Selda Abla. Hoşçakal.

Hoşçakal Timur. 

Hoşçakal Fatih, gökkuşağında nur içinde yat...

16 Eylül 2014 Salı

"EN"LERİN ANATOMİSİ: BÜNYEYE HANÇER


Eskiden beri bu EN ile ilişkim karışık olmuştur. Bir şeyin “EN iyisi, EN güzeli, EN kalitelisi. En varsa başında, içim bir karışır, hemen gardımı alırdım:

-“Dikkat, dikkat! EN bir şey geliyor!

EN hayırlarla gelmez genelde, hep ezer de gelir. Eğer EN akıllıdan bahsediliyorsa, demektir ki geri kalan herşey, herkes ondan daha salaktır veya zenginlikten bahsediliyorsa o EN  ortamdaki herkesi fukaralar. Aynı şekilde EN yetenekli bir durum varsa meydanda, sadece bir kişiye bahşedilmiş bu ayrıcalık karşısında, geri kalanlar dizilir çöp kutusu kuyruğuna...

Eğer siz o  EN’in tamamladığı cümlenin öznesiyseniz, o zaman her şey "ne âlâ, muâllâ" sanırsınız, değil mi? Öyle değil işte, o zaman da farklısınızdır işte, genelde farklılıklar sevilmez hayatta. Hele de küçükken. EN çalışkansanız, bu sadece ana,baba,eş, dost, akraba sınırlarında hoştur. Bunun arkadaş sınırları içindeki hali inekliktir, ve pek sevilesi değildir. Eğer EN bir şeyseniz, fark etmez ne olduğunuz, genelde her övgünün ardından maşallahlamak gerekir, özellikle bizim toplumumuzda, ki hep bilinmeyen bir şeyler köşeden çıkacak da saldırıverecekmiş hissinden kurtulmak kolay değildir. 

Yani anlayacağınız, beni çocukluğumdan beri rahatsız eden bu EN hakkında çok düşünmüşümdür. Neden beni tırmalar durur diye, demek o zamanlar da döner bakarmışım az da olsa kendime…Bu rahatsız durumdan ötürü de, Ayşe’me hamileyken hep  standart olsun diye dua etmiştim, gayrı ihtiyari. İtirazlarla karşılaşmadım mı? Tabi ki saçma geldi herkese, dua işte, iste EN akıllısını, EN güzelini, EN uslusunu, EN yeteneklisini, değil mi? Bizim neyimiz eksik? 

O zamanlar tam açıklayamasam da ben kendimi hazırlarmışım meğer bu EN esaretinden kurtarmaya. 

Şimdi de kim özellikle bir çocuk için EN bir şey diyecek olsa, içimde bir kalkan kalkıveriyor, o çocuğu korumak istercesine.  

Öyle bir anlam yükleniyor ki o EN ile birlikte kişiye, dünyanın en büyük ağırlığı konuyor üstündeki semere… Semer dediysem, kimselere eşek demek istemedim tabi ki, haddim değil. Semer insanın nefsi, egosu. Ve semer güzel ifade ediyor  üstüne yüklenen  şeylerin kişiyi ehlileştirmek, topluma uyum sağlamasını kolaylaştırmak  için tüm donatılan şeylerin aslında nasıl da  yük olduğunu.

Önce hoşuna gidiyor o yük insanın bayıla bayıla taşıyabiliyor, ama adı üstünde yük. Eninde sonunda ağırlaşıyor.  EN olmak kadar EN kalmak da gerek tabi. Bakınız bir Ajda Pekkan, kolay mı EN süperstar kalmak, ne bedeller ödeniyor o uğurda. Dalga geçmiyorum kendisiyle, bir ömür bağışlamış o uğurda kadıncağız, aynada bile kendisini unutmuş, kolay mıdır sizce?

EN varsa, kıyas kaçınılmaz oluyor, aşağıyla veya yukarıyla kıyas. Bu kıyas mekanizması bünyeye EN’lerle sızıyor, ve ENler  hayat boyu  çalışacak bir mekanizmayı tetikliyor. Durdurulması istense bile çok zor olabilecek bir mekanizma bu.  O semer, yani ego, ister çiçeklerden, yemişlerden övgüler de taşısa , ister çerden çöpten, en dikenlisinden yermeleri de yüklense, aynı hazla taşıyor o yükü. Bünye çok hasar görüyor. 

O yüklerden kurtulsa bile, herkes gibi olma fikri çok ürkütücü geliyor insana. 

-Herkes gibi mi! Alelade yani… Nolamaz, nayır! 

Bunun yerine o yük taşınmaya devam ediliyor, sadece EN o hissetmek adına.

Farketmeden ben Ayşe’mi içten içten korumaya çalışmışım, daha dünyaya gelmeden. 

-En güzelini, en akıllısını, en beceriklisini sevmek kolay, sen gel de alelade olanını sev demişim kendi kendime.

Farketmeden.  Farketmeden bir kabulleniş taahhütünde bulunmuşum .

İnsanın bir şeyde en bir şey olmasında sorun yok tabi, ama bunun telafuz edilmesini, sık tekrarlanmasını, genel meclislerde çok dillendirilmesine tepki gösteriyor içim. Bu yavrular üzerinde büyük bir yük. Sanki EN bir şey olunca mutluluk garanti. EN, övgüleri  bir besin kaynağı yapıyor. Ve her adım övgü toplamak için atılmaya başlanıyor, gel buyur dış onaylı yaşama hoş geldiniz! Sonra gelsin terapiler... O sonsuz mutsuzluk, o sosyal medyada dalga geçtiğimiz "Beni gör!" ler. "Beni duy!"lar, "Yaptığımı,ettiğimi, dediğimi, beni beğen" lerin abartılması... 

Hayat boyunca hep daha bir EN'ler olduğunu farkedip, çıtayı yükselte yükselte hayatın gerçek anlamını hep yukarılarda aramalar, yukarda görmediklerini hep yermeler, aşağılamalar, aslında neye sinir olduğunu anlamadan hep bir şeylere kızmalar. 

Velhasıl, EN dediğin ruha hançer...Kimselerle kıyaslanmadan, sadece kendin gibi olmanın aslında gerçek ve tek haz olduğu gerçeğini bazen sonsuza dek bünyeden kazıyabilen bir silah. 

Elimde olsa ben de tüm lügatlardan kazırdım bu EN'i...Hiç bir çocuğun hayallerine müdahale etmesin diye...Ondan beklenileni değil de, kendi hayallerini kursun diye...

*Görsel: BANKSY



8 Eylül 2014 Pazartesi

BEKLEMELERE DAİR



Tüm istasyonla birlikte beklemesi gerekecekti. Aksama varmış seferlerde yine. Derin bir nefes aldı, yogada yaptıkları gibi. Derin derin nefes al, karnına karnına. Nefes içine soldan sağa, sağdan sola geniş geniş yayılınca kıkırdadı.

- Nasıl da havaya giriyorum ulan, dedi. Bir de yoga yapıyor olsam havamdan geçilmez, üç aya kendimi Buda sanmaya başlarım ben!

Daha sadece niyet etmişti yogaya başlamaya, kulaktan dolma birkaç bilgiyle de “derin derin nefes al, ver” , hemen hayatına sokmuştu. Fikren girmesi yeterdi bir şeyin bünyesine, yarısından çoğunu istila ederdi hemencecik. Daha yoga stüdyosunun kapısından girmemişti, ama sadece başlayacağını aklına getirmek bile yürüyüşünü, duruşunu, tüm edasını kırk yıllık yogacı haline sokuvermeye yetmişti. 

-Çık çık çık havadan, hemen bir yer bul otur , belli ki ağacız burada yine, diye silkeledi kendisini.

Bir an acaba metrodan çıksa, bir otobüse atlasa mı, diye düşündüyse de vaz geçti, birkaç nefes yetmişti bünyeyi sakinleştirmeye. 

-Cümbür cemaat beklemedeyiz,  beklenen tek. Ama bekleyenlere bak, çeşit çeşit. O “tek “ şey herkese bambaşka anlamlarla gelecek.

Nefesler gerçekten işe yaramadıysa da placebo etkisi çok hızlıydı, ya da gerçekten çok yorgundu. Pelte gibi hissetmekten bunu ayırt edemedi.

-Pelte hali de beklemek için en ideal haldir zaten, deyip bir bankın ortasına sıkıştı,  iki irikıyım kadının ortasına büzüştü. Sırtını da dayayabilmişti.  Pelte halinde olmazsan beklemek ızdırap olur, bu sebeple bünyede en  ideal bekleme hali pelte halidir. Daha diri olursan, ajitasyonu artar beklemenin, hareketlenir beklemek, ki tadını kaçırır beklemenin, içine telaşı sokar. Kıpır kıpır beklersen, beklenen şey daha bir gelmez olur…Orta yaş için ideal bekleme halidir pelte hali.

Göz gezdirdi istasyona. Pelte olabildiğine şükretti. Yaşlanmakta olduğuna şükretti. Ya hep o gençlik enerjisinde olsaydı! Uzun yaşamazdı kesin.

iyice gevşemişti. Gözlerini kapadı. Geçmişe uzandı içindeki bekleme hali. Alaaddinin cini misali süzüldü istasyona, kocaman bir perde oldu. Perdede bir havaalanı canlandı, içi kıkırdadı bu hatırayla. Hayatının en saçma beklemesini hatırladı. En telaşlı beklemesini…

-Liste başı bu dedi. Buradaki tüm bekleyenlerin tüm hayatlarının beklemeleri içinde bu kadar saçma sapanı yoktur. Keşke bir yarışmada olsaydık, geçti içinden. 

Beklenenin, beklendiğini bilmediği, bekleyenin ise beklemesinin telaşıyla hiç gerek olmadığı halde kendisine hakim olamayıp nerede bekleyeceğini şaşırmasıyla vuku bulmuş bir saçmalıktı yıllar öncesine dair. Öyle bir heyecanla olayı arapsaçına döndürmüştü ki, “Çok şükür şu ‘derin nefes al,  ver’ icat oldu da, böyle bir saçmalığa bir kaç nefesle aklını havalandırıp, cesaret edemeyecek kadar büyüdüm” diye düşündü. Beklenen gelmemişti, çünkü başka yere gitmişti. Ama zaten o esas beklenmesi gereken yere gidecekti, bekleyen olduğu yerde beklese, daha kolay kavuşulunacaktı. Bekleyen bünyenin diri olmasının yol açabileceği en taraji komik durumdu bu. 

Birden yanındakilerin bakışlarını sağlı, sollu üstünde hissetti. Sesli mi gülmüştü? Biraz kızardığını hissetti. Kendisine gülümseyen gözlere sağlı, sollu selam verdi. 

-Herkesin böyle unutulmaz bekleme anıları olmalı, diye düşündü, beklerken oyalanacak. Standart beklemelerden farklı bir tane hiç olmazsa, tek bir anı yeter diye düşündü tekrar tekrar düşünülerek tüm beklemeleri eğlenceli kılacak.

“Eğlenceli” kelimesinin derin nefeslerle  havalanmış aklından geçmesiyle oluşan cereyandan içi serinledi, bu serinliğin iyi geldiğini ayrımsadı. Beklemenin en büyük can kırığı halini hatırlamanın hiçbir yerine batmadığını fark etti. 

-Şebnem Ferah’a da yazmalıyım diye düşündü, bilmesi lazım hikayenin sonunu…Ne yanağımdan süzülenler, ne içinde yüzdüğüm deniz, hiç biri eski anlamlarında değil, diye düşündü. 

Herkes o gelecek tek şeyi, treni bambaşka hallerde beklerken düşündü bunları. 

Ve bir sürü telaşlı, içi kıpır kıpır müteakip beklemeler belirdi cinli ekranda, istasyonda. Hepsi sükunetle hatırlandı, gülümsemeler ardarda tren oldu, çuh çuh geldi önünde durdu.



Kadın kalktı banktan, usulca trene bindi  arkasına bakmadan. Beklemeler yer açtı, kadın ferahça oturdu.

3 Eylül 2014 Çarşamba

İLK ÖĞRETMEN, İYİ ÖĞRETMEN



“Okulun en iyi öğretmeniymiş, Tomris zaten başkasına vermez kızı”

Sıradayız, tepede karbeyaz kafam kadar bir kurdele, mini önlük. Annem önlüğün altına asla pantalon giydirmeyen annelerden , çünkü çirkin görünür. Çırpı bacaklar fora, bacaklarımın çırpı popomun da büyük olduğunu biliyorum, babaanneme çekmişim. Dantelli çorap bilek hizasında. Ayakkabılarım rugan, herkesinki gibi değil. Önlüğüm de parlak, herkesinki gibi değil.  Çünkü mat olanlar daha özensiz, daha bir fakir gösteriyor, muhtemelen de daha ucuz. Parlak daha güzel. Çünkü benim babam ecnebilerle çalışıyor. Ecnebiler bir ırk, bizim gibi olmayan demek. Beyaz yaka da dantelsiz falan, dümdüz, çünkü dantelliler daha bir demode. Dümdüz olanlar daha modern, mini, altında pantolon olmayan önlüğe en yakışan odur. 

Ama biz niye bu kadar azız? Parlak önlüklüler niçin az? Hoşuma gitmedi bu…

Sıradayız, ellerimize bu bayrakları da niye verdiyseler, zaten bir elde mavi bavul. Annem çanta diyor ama alenen bavul bu. Rengi de mavi, güzel bir renk de,  bu kadar ağır olmasa. İçinde küçük mavi beyaz kareli kumaşla kaplı defterler. Herkes anneme “Sen deli misin, o defterler kumaşla kaplanır mı?”  dedi ama annem hepsinden zevkli, bu nedenle benim defter kılıflarım farklı. Başkaları gibi değiliz biz. Annem zevkli, ben akıllı. O kumaş pötikareymiş. Annem dedi. Küçük kare değil onlar pötikare. 

Bir de petitbeurre kutumuz var, o evde , banyoda çamaşır makinesinin üstünde, içinde annemin süsleri püsleri var. Üstünde okusam da bir şey anlamadığım şeyler yazıyor. Yazıldığı gibi okunmuyormuş üstündekiler, pötibör okunuyor dedi babam. Çok saçma geldi, ben her şeyi doğru okuyabiliyorum, bir bunları okuyamıyorum.  Ecnebi dildeymiş de ondan okuyamıyormuşum. Çok seviyorum okumayı, gazeteleri, mecmuaları, plak üstlerini, ve bütün kutu üstlerini. Ama en çok misafirlerin yanında okumaya bayılıyorum. Bayılıyorum aferinlere.  Pöti güzel, pek kelimeye benzemiyor ama yine de güzel. Pöti pöti pöti. Ecnebi dilde de okuyabiliyorum bence. 

Şimdi sınıfa gireceğiz. Bitse şu fotoğraf çekmece. Hatıra olacakmış, annem diyor. Bir elde bayrak, hatıra daha güzel olsun diye. Öğretmenimiz bu herkesle fotoğraf çektiren koca gözlüklü şişman kadınmış. Annemle arası iyi, ben de sıranın en önündeyim zaten. Başka parlak önlüklü birkaç çocuk daha var. Anneleri annem gibi, annem de pek güzel hani. Saçlarını yapmış. Bayılıyorum annem saçlarını yapınca. Bir gece önceden sarınca, bu demek ki ertesi gün eğlence var. Dün de sardı, demek ki okul eğlence demek. Zaten durmadan gülüyor da. Öğretmen de gülüyor. İçim rahat.

O ne dik merdiven, o ne uzun koridor! Hiç bizim apartmanınkine benzemiyor. İçerisi eskiymiş. Olsun. Eğlence varsa sorun yok. Zaten okuyorum da, benim için sorun değil. Ama ya canım sıkılırsa dedi annem. Bir üst sınıfa gitmeliymişim, ama bir üst sınıfta bizim koca gözlüklü kadar iyi öğretmen yokmuş. Sınıflar da eski püskü. Zaten herkesin önlüğü de parlak değil. Birkaç çocuğun önlüğü de pek küçük.  Duvarlar iki renk, altı başka üstü başka. Tahta da kocaman.Ben evde tebeşirle gömme dolabın kapağına yazıyorum . Bu tahta çok büyük. Ne çok şey asmışlar duvarlara! Ne çok gürültü yapıyor bu çocuklar! Hepsi avaz avaz.

Öğretmenin sesi de az gür değilmiş ha! Zaten kendi de kocaman. Gözlükleri de kocaman… Neyse çıkarıyor. Aaa! Annemler de geldi. Oh neyse! 

Çok sert mi bakıyor bana mı öyle geldi bu kadın? Neyse bana pek öyle bakmıyor. Öne de oturttu, ohhh!!! Annem de öğretmen gibi ha! Başka kadınlar da var, ama bazı çocukların anneleri yok gibi. Ya da ilgisizlerdir. Benim annem çok ilgilidir. Şanslıyım. Zaten en iyi öğretmen de buymuş. Ama niye itip kaktı o kızı? Önlüğünün  altına pantolon da giymiş. Kızı en arkaya oturttu, kız ağlamaya başladı. Yazık. Annesi de yok galiba sınıfta. Neyse benimki burada, şanslıyım. 

Şimdi de bir oğlana bağırdı, o ağlamaya başladı. Üf, çok fena bir yer burası, kadın bağırıyor, çocuklar ağlıyor! Kadın daha çok bağırıyor, gözlüklerini de taksa daha iyi, gözlükler çirkin ama o bakışlarını görmesek. İyi öğretmen ama, iyiliğinden yapıyordur, yoksa niye kızsın ki hemen? Çocukların bir şey yaptığını da görmedim, niye kızdı hiç anlamadım. Ama bir şey yapsalar da, anneleri yok ki yanlarında, onlar da korkmuşlardır belki  gözlüklerini çikardığında. Bence de çok korkunç, masal cadılarına benziyor. Neler düşünüyorum ben yahu! O okulun en iyi öğretmeni.

Anneme bakayım en iyisi. Diğer kadınlarla gülüşüyorlar. Şu kızcağıza baksalar ya biraz. Bir şey yapmıştır ama mutlaka ben görmediysem de. Ay!!! Sümükleri de aktı, böyk! Annesi olsa silerdi. Belki vardı aşağıdayken, sonra gitti. 

Üf! Sevmedim burayı ben… İyi öğretmen benim başımı okşadı, sakinleşti derken döndü tekrar kızı azarladı “Sussana sümüklü!”

Sümüklü diyene kadar silsene burnunu kızın, zaten  annesi de yok yanında…

Üf! 

Sevmedim burayı…

Ama iyi öğretmen bu, annem beni kötüsüne vermez ki…


Kızın adı Gülsüm, oğlanın adı Mete'ydi. Bir sürü arkadaşımın ismini hatırlamıyorum ilkokuldan. Ama bu iki isim kalbime kazındı. Gülsüm ile Mete düzenli olarak dayak yerdi, kafalarını tahtaya vurarak dövdüğünü hatırlıyorum. Sınıfın, hatta belki de okulun en garibanlarındandı ikisi de, en fakirleriydi. Sonradan dahi ne zaman seni anlamaya çalışsam, başka şeylerini unutsam da, Gülsüm ve Mete hep aklıma geldi. Nefretim kalmadı belki, ama seni hiç sevemedim Meliha Kudal. Öğrencilerini ayırdığın için hiç sevmedim. 

28 Ağustos 2014 Perşembe

HEP ISPANAK! HEP DETERJAN ADAM! YETER AMA!


Ayşe’m sekiz yaşındaydı. Makarna yapmışım bir gün, ellerini çırparak zıplamıştı sandalyesine:

"-Hem ıspanak , hep ıspanak, sen de sonunda sıkıldın, değil mi?"

Bu cümle bendeki milatlardan biridir,  ve bendeki milatlar konusunda Guiness’e başvursam bir rekor kapardım, yemin ederim.

Evet ben de ölesiye sıkılmıştım, hep ıspanak, hep kereviz. Eskiden öyle miydi, gelsin kokoreçler, gitsin işkembeler, günün en olmaz saatlerinde. Ama nedense, Ayşe’min mevcudiyetiyle ona, buna, benzerlerim sandıklarıma bakıp alışkanlıklarımı değiştirmeye yeltenmiştim ben de. Ama alışmamış bünyede durmadı tabi. İçimden hortlamaya çalışan o her iyi eğitilmiş annede olan  “her şeyi mükemmel yapmaya çalışan canavar”,  bu masum, içten gelen cümleyle tamamen alt edildi.  Bin şükür diyeceğim. Kendi alışkanlıklarım neyse, o çerçevede  devam etti annelik  hünerim. Zamanla değiştim elbet, alışkanlıklarım değişti, midyeyi azalttım mesela, köfte yaparken iki üç taneyi çiğ lüpletmeye de sınır getirdim ama tamamen  kesemedim itiraf ediyorum. Annelik şeklim  sadece ve sadece ben değiştikçe değişti, başkalarına bakarak , okuyarak, seyrederek değil. Bende sakil duran bir şeyi bir daha da denemedim. Mac Donalds ben de yemezdim, Ayşe de sadece  bu nedenle yemedi. Ben makarna yediysem yedi, enginar yediysem yedi. Bana uymayan hiçbir şeyi ona uydurmaya çalışmadım. Sağlıksızlıktan, mikroplardan korkmazdım, ondan sonra da korkmadım. Ama maalesef mikroplar gerçekten korkulası bir hal almaya başladı, bu nedenle yazmak istedim bu yazıyı… 

Bugünkü konumuz sağlık endişesi, ve bunun olmazsa olmazı mikroplar. Beni artık çok sıktıkları için, içimden atmam gereken mikroplar, mikrop olasıcılar, yerebatasıcılar! Hayatı insanlığa dar eden geberesiceler...Kaç kadının hayatını söndüren pislikler.. Ellerinden tüm yaratıcılıklarını alan, kendileriyle kavgalı hale getiren allahın cezaları...

Bu mikroplar reklamlar sayesinde geçirdikleri evrim neticesinde öyle bir canavar haline geldi ki, sesleri daha bir gür çıkar oldu. Bunlara karşı hissedilen, tarifi  zor olan abartılı korku ise insanı hep yer bitirir, hep bir şeyleri “pis”, “sağlıksız” yaptığını fısıldar durur oldu. Hep daha temizi, daha sağlıklıyı gösterir oldu. Hepimiz bu mikropları iyi bilir hale geldik, eskiden oldukları gibi sadece tuvaletlerde, pis yerlerde falan değiller artık. Her yerde, her an olabilirler. Evrimleştiler ve dışarıya taştılar.

Mottoları şudur: "Düşman uyur, mikrop uyumaz". Ve bunlar bizlerden ziyade çocuklarımızı tehdit ederler. Çoğu zaman kendimiz için boşverebiliriz, bu mübahtır. Ama çocuklarımız için asla boşveremeyiz kendilerini. Maazallah! Evlerden uzak, organ taciri, çocuk tecavüzcüsü misali korkunçturlar... Tövbe tövbe..

Hiç mikrop görmemiş olanınız olduğunu sanmıyorum, bunlar en çok reklamlarda görünür. Ek gelir olsa gerek. Çocuk kovalamadıkları zaman televizyonda, dergilerde boy gösterirler. Bir de bunların düşmanı, nedense her ev kadınının rüyası olduğu sanılan amerikan rüyası, yakışıklı deterjan adamlar vardır…Ne fantazidir bu adamlar. Gerektiğinde pelerin de olabilen isviçre çakısı misali çok fonksiyonlu karbeyaz önlük, çapkın duruş, üçgen vücut, müstehsi gülümseme, yok yok adamlarda. Şahsen benim rüyalarımı süsleyemedikleri için bu konuda hep bir eksiklik hissetmişimdir. Belki Kıvanç oynasa o rolde bünyemde etkisini gösterebilirdi ama hepsi çizgi kafa. Reklamcı olmanın çok kolay olduğunu düşündürtmüştür bana, hayal gücünün üst sınırı çizgiden Süpermen olan reklam  camiası. Deterjan adam! Tatataaam!! Gel kurtar bizi…Gece gündüz farketmez, yeter ki gel! Elinde deterjanınla gel, kurtar bizi...

Bu gülünesi durum  marketlerdeki deterjan reyonlarınını besler durur. Az daha üstünde çalışılsa uzay gemisi olacakmış hissini veren çeşit çeşit silme süpürme aparatı, ki  aparat derken ezildim, kelime dağarcığım boynunu büktü alet karşısında.  Bu mikrop korkusunu çarp sağlıklı yaşamak endişesiyle, al sana ortaya daha karışık durum: organik temzileme düzeneği. Deterjan elbetteki daha zararlı mikroptan, organiğini sunalım, hem temzileyemesin, hem de saha çok kazanalım…

Haklı olduğumun ispatı, sadece cereyanda kaldığında değil, ce’sini gördüğünde  zırt pırt hasta olan bir nesil. Alerjiler bizim zamanımızda olmadığı kadar tavan. Tüm çocuklar vitamin desteğinde, ama hepsi hep hasta nedense…Neden? Çünkü  mikroplar her yerde ve bunların kalkanları yok, gelişmesine izin verilmemiş çünkü, hep "iyi anneler" tarafından. ”Sokakta-kedilerle-köpeklerle-oynayan-anneleri-özenmediği-halde-daha-dayanıklı-olan-çocuk “tan müteşekkil şehir efsanesi ise hep fısıldanır bu arada. Az kibirle, az aşağılayarak, bir taraftan da  kendine “iyi annelik” payesi çıkarılarak, kıyaslayarak, yargılayarak.

“İyi anne” hayali, arzusu aslında hep bir kıyastan kaynaklanmakta. Gittiğim her arkadaş toplantısında,  mevzu “hep ıspanak, hep ıspanak”  kıvamında, kimse “kötü anne” yaftası yemek istemediği için, öyle aşırı doz ki bu muhabbet, insan bayılıp bir daha da ayılmamak istemekte, ya da benim durumumda, mikroplar cennetinde ayılmak istemekte. Bu mikroplara yalvarmak istemekte:

-“Ne olur aranızda anlaşın şu deterjan adamla, bu çocukların hatırına, bir süre mola verin taarruza, belki birkaç çocuğun ruhu kurtulur, en azından önyargılarından kurtulur: "sağlıksız beslenen , mikroptan korkmayan alt seviye yaşam türüdür" önyargısından, onu, bunu  kendini daha iyi, daha akıllı, daha becerikli hissetmek için yaftalamaktan kurtulur”

Arkadaşlarım beni affetsin, yüzlerine de söylüyorum, sağolsunlar beni sevenler benimle kalmakta allahtan… Ama mikroptan, sağlıksız yaşamdan  korktukları kadar bunu pompalayan düzenden korkmak daha anlamlı. Endişeden beslenen, korku üzerine kurulmuş bu tüketim toplumu dayatmasının farkına varılsın istiyorum. Ama tam tersi, ne kadar çok “hijyeniksen”, o kadar “ farkındasın” demek olmuş günümüz  tüketim hegamonyasının lamıcimi…

İnanın mikropla cephede karşılaşmak yerine, mikropla hiç tanışmamış olmak sorun.  Bu çocukları küçük yaştan itibaren steril steril büyütüp, sonrasında her  karşılaştığı mikropta nakavt olacak hale getirmek sorun.  Her mikrop istilası sonrasında daha da sterili ortamlar arandığından,yaratılmaya çalışıldığından esas canavarın çokuluslu kanemiciler olduğu görmezden gelinmekte. Bunu gördüğünü iddia edense  dayansın organiğine!  Görünmeyen canavarlar her yerde! İlaç desteksiz çocuklar parmakla gösterilmekte artık.

Hele hele yenilende, içilendekiler! Bazı yiyeceklere arsenik muamelesi yapıldıkça yemin ederim içerliyorum. "Nayır! Nolamaz! Nokadar değil!" diye haykırasım var..."Rahat bırakın şu çocukları!" Bazı şeylerin tadını çok geç yaşa kadar öğrenemeyen var içlerinde...Ne o! Sağlıklı olacaklar, peki ya ruhları? Herşeyden korkarak büyüyen bir kuşak, nolacak sonları? Her şeyin "en, en, en 'ini, en sağlıklısını, en iyisini" hedefleye hedefleye nereye varacaklar? Üniversite sınavında tam puan hedefleyen, alamayınca her şeyden vazgeçenler sürüsüne mi katılacaklar? Kim bunlara  mantıken " en iyisi"ni hedeflemenin bünyede yarattığı tahribatı anlatacak, "en " lerin hedefçisi ebeveynleri mi? Sonra hep kavgalı ruhları nerede huzur arayacak? Hangi kıtada? Hangi öğretide? Hepsinin dediği bir işte:

 "Endişesiz hayat şart, korku kötü şey, korkma, rahatla". Ben önden söylüyorum  işte, hem de amme hizmeti, beleşe: "Yeter artık, korkutmayın şu çocukları!" Korku en fena şey, endişe kadar hayatın içine eden şey yok hayatta. Sonrası iyi ihtimalle   Prozak.. İyi ihtimal diyorum çünkü, ilacı olan dert versin Allah...Belki yenileri çıkmıştır da haberim yoktur, ben Prozak'ta kaldım. Bir de Xanax var sanırım en popülerlerinden...Unilever, P&G bir, ilaç sektörü iki... onlar korkularınızı, siz de onları beslemektesiniz... Ya da onlara özenen yan sektörleri. Olan, korkuyla içtiğini, yediğini şaşıran yavrulara olmakta, el yıkamaktan, deterjandan helak olan o güzel ellere olmakta. Temizlikle kaybolup giden yıllara, her yeni olanı takipte kalma endişesiyle ne güzellikler ıskalayan hayatlarda olmakta...Hayatın anlamı salt sağlık, salt temizlik olmasa gerek diyor içsesim...Temizliğin, sağlıklı yaşamın obsesif kompalsif dozu nerede başlıyor ruhun hissetmesine izin verin.

Kızmayın bana...Sadece bir düşünün! Siz de sıkılmadınız mı bundan? Hep ıspanak, hep ıspanak? Söyleyin bana...Ya da kendinize...

21 Ağustos 2014 Perşembe

KOLAY KOLAY ÇIKMAYAN CAN: SIKILAN CAN


Okurken dinlemek için tıklana, Ayşe'min ilk bestesi: Torontonian, O-ceania

Yaz tatilleri geçmek bilmezdi, Ankara'nın kuru-sıcağında, apartman boşluklarında… Ne sıkılırdık allahım… Bir takım arkadaşlarım vardı, Yavrukurt’tu onlar. Ne olduğunu bilmesem de benim için Yavrukurt olmak büyük bir eğlence demekti. Hiç Yavrukurt  oldum mu? Hayır, ama hem adları güzeldi, hem de kampa giderlerdi. Oysa biz kardeşimle ve apartmandaki diğer garibanlarla, ne yavru, ne de kurt olabilmişlerle mal mal otururduk yazın çoğunda. Sadece iki sene tüm yaz boyunca bir köye gitmiştik, köy elalemin köyüydü gerçi neden gittik hiç bilemem, o da artık epey büyüdüğümüzdeydi. Bahsettiğim ondan önceki yazlar, sıkıntıyla kanka olduğumuz yıllar. Azıcık tatile gidilir, gerisi kocaman bir can sıkıntısı bulutu.

Nereden aklıma geldi derseniz,  Ayşe’min iki aydır hiç “canım sıkıldı” demediğini fark ettiğimde geldi. İki aydır benimle birlikte, kendi yaş grubundan kimseyi görmedi, yabancı bir şehirde, alışmış olduğu eğlence anlayışından uzakta, dip dibeyiz. Can sıkıntısıyla piştiye oturacak kıvama geldi, yine de hiç "canım sıkıldı," duymadım ağzından. 

“Sıkı can iyi olur kolay kolay çıkmaz”, dedemin mottosuydu.  Kuzenim Pelin’le can sıkıntısından anneannemin eşarplarıyla şarkıcılık oynarken aynalar bize oyun arkadaşı olduğunda, “Aynanın içine düşeceksiniz” derdi. O zamanlar Alis’ten bihaberdik tabi, halbuki bize şans verilseydi, belki de bugün Alis değil, Pelin’le ben dünya çapında bir şöhrete sahip olacaktık.  Hep düşünürüm, Alis’in demek ki daha fazla canı sıkılıyordu ki, o aynanın içine kadar düştü. Kısmet onaymış.

Anneannem dışında kimse bizi oyalamak derdine düşmezdi. Küçücük dünyasında, küçücük evinde, kocaman kalbinde bize meşgaleler yaratırdı. Erişte kesmece, tarhana ufalamaca, akşamsefası tohumu toplamaca, teğel sökmece gibi bugünün çocuklarının bilumum aktiviteleriyle boy ölçüşecek değerde aktiviteler yaratırdı. Hem de beleş. Bu nedenle evde sıkılmaktansa, anneanne evinde sıkılmak hep on numaraydı. Evde en baba yaz aktivitesi olarak  sadece sinek öldürmece hatırlıyorum. Annem adedine para verirdi, servetimiz  kayda değer bir şey değildi, üçgen kutuda meysulardan almaya bile yetmezdi. Kitaplara kalırdım ben de ne yapayım, çaresizlikten. Bizim kuşak klasiğidir, evde okunacak kitap kalmaz, annemin yemek kitaplarına, eski püskü ansiklopedilere, kapağının açıldığından hep şüphe duyduğum ecnebiler tarafından yazılmış çocuk büyütme kitaplarına kalırdık. 

Annemle gidilen günler de vardı elbet, bir tür aktivite,  ama oralar da büyüklere eğlence, bize ızdıraptı. Sıkıntının üzerine bir de adabı muaşeret stresi binerdi. En eğlenceli yanı eve geri dönmekti.

Ve her, “Canım sıkıldı” dendiğinde aynı cümleyle muhatap olurduk: “Sıkı can iyi olur, kolay kolay çıkmaz”.

O zamanların cümle diye yüzüne bile bakmadığımız cümlesi, meğer  gerçekten hayatın kadim sırlarından biriymiş,  Ayşe’yi büyütürken, kendim büyürken anladım. Can sıkıntısı gerçekten ruhun gelişimi için şartmış. Çocukken insanın canının sıkılması huzurlu büyümenin koşullardan biriymiş meğer, de kimseler o zamanlar kıymetini bilmezmiş.

Aktivitemiz oldu bizim de Ayşe’m çok küçükken tabi ki.  İlk ve son aktivitesi baleydi, birkaç kez gitti ve sonra gitmeyeceğim dediğinde ne çok sevindiğimi hatırlıyorum, ikiletmedim. Çünkü çocukken insanın canının sıkılmasından beterdi bir dolu kadınla bir salonda  o bir saatin bitmesini beklemek. Konuşmadan duramam ben, habire birkaç annenin ağına düşerdim. Çok karakter biriktirdim, o ayrı, ama çok sıkılırdım. Sonrasında Ayşe biz ne yapıyorsak onu yaptı hafta sonları ve  tatillerde. Tatilleri de ona göre ayarlayalım dedik önce, tatil köyü falan, baktık bize ızdırap, tez vakitte vazgeçtik o sevdadan da. Ara ara tereddüte düşmediğim olmadı değil, acaba yanlış mı yapıyoruz dediğim oldu. Kolay değildi aktivitesiz boynu bükük kalmak sosyal ortamlarda. "Sizin kız  neler yapıyor?" cümlesi bazen fena ezerdi insanı. Anında alakasız ebeveyn çuvalına atarlar adamı, ne yaptığının, neden yaptığının idrakında değilsen çıkamazsın asla. Fedakar olanlar olmayanları döver o çuvalda, ama işin aslı şudur: hep "fedakarlık" diye adlandırdığın her şey, çocuğunun boynuna astığın prangadır. Ayşe'min doktoru tatlı Zermine bize ilk gittiğimizde bir kitapçık vermişti, kitabın ilk cümlesi şuydu: "Size iyi gelmeyen hiç bir şey çocuğunuz için iyi olamaz". Diğer cümlelere ise başka yazılarda geleceğim.

Kolay değil sürünün dışında kalmakta ısrarcı olmak, ama şimdi içim rahat, kızımın ruhu için en doğrusunu yapmışız, bize uyandan ödün vermemişiz. Ona sık sık “Sıkı can iyi olur kolay kolay çıkmaz” dedik. Alışmış o da...

Etrafım tazı gibi bir aktiviteden diğerine akan insan dolu.  Çocuklara yapılana hiç değinmeyeceğim, aktivitesiz iki dakika duramayan bir kuşak  oluştu. Öyle “mal mal oturmak” diye bir şey kalmadı. İnsanlar boş durmayı unuttu. Koşup koşup bir yerlere varılmadığını, canların hala sıkkın olduğunu görünce, her “gel” diyenin ardından gitmeye başladı, nerelere gidilmedi… Ama  hala sıkkın canları eğlemek kolay değil, keramet boş oturmakta, bedeni, zihni durdurabilmekte. Bunu anlatmak için kocaman bir sektör oluştu. Sektörün beslendiği düzen önce “aktiviteden aktiviteye koşacaksın” dedi, sonra “duracaksın”. Gerek yokmuş halbuki. Biz o düzene belli bir yaştan sonra eğitilerek tabi edildik, hep derim eğitim aslında fena bir şeydir diye. Çocukluğumuzun derin can sıkıntılarıymış bizi kurtaran, şimdi anlıyorum.

Kıyamıyorum o aktiviteden aktiviteye akan, tüm o meşguliyetlerinin arasında tatminsizlik hissinden kurtulamayan arkadaşlarıma. Hep bir yere yetişememe, hep bir şeylerden eksik kalma duygusunun yarattığı türbülansta savrulup duruyorlar. 

Bırakın sıkılsınlar çocuklar… Siz de sıkılın hatta. Can sıkıldığında o canla baş başa kalınıyor, sesler susuyor, hareketler duruyor, bünyeye sükunet hakim oluyor. O zaman duyulabiliyor esas sesler. O zaman tanışıyor insan kendisiyle. Can sıkılsın ki, ne der o can insana dinlensin, ihtiyacına çare aransın bulunsun. Bırakın çocukken alışsınlar kendilerine, yoksa çok yabancılaşılıyor, çok uzaklaşılıyor, zor tanıyor insan kendini sonradan… Ve netice de nahoş oluyor: herkes birbirinin aynı olmaya başlıyor, renkler azalıyor…Her can sıkıntısı, cana bir renk eklenme ihtimalini artırıyor. 

O-ceania Ayşe'min renkleri eşliğinde yazdım bu yazımı. İlk ve en sevdiğim bestesi de yazıma eşlik etti, linki yazının başında, dinlerken okuyasınız diye. 

Küçükken canı çok sıkılanlara gelsin  Ayşe'mden ve benden, sevgilerimle.



15 Ağustos 2014 Cuma

MELEK OLMAK İÇİN KANAT GEREKMEZ, YARASALARI KOV YETER*

Daha kıkırdak bir kadın  görmemişti hayatında.

“Allahım bir sussa şu çekik,” dedi içten içten. Hem çekik, hem kıkırdaktı öteki kadın. Kelimeleri kıkırdamaların arasına sızdığı için, un ufak oluyordu, hepten anlaşılmıyordu. Bzzzt bzzt,  doğru frekansı bir türlü tutturamadığın anneanneden kalma radyo gibiydi , cümlenin bittiği sadece kahkahalı noktadan anlaşılıyordu. İki çocuğu varmış, ikisi de çok komikmiş, İngilizceleri kötüymüş, bu Kanada denen yerde herkesi ve her şeyi yanlış anlıyorlarmış, başlarını hep derde sokuyorlarmış, bir İngilizce öğrenselermiş…

“ Bana ne be, bana ne! Neden beni seçtin anlatacak tüm bunları?” içinde habire başa sarıyordu bu cümle.

Kalabalık ve sıcaktı okulun içi. Okulları oldum olası hiç sevmezdi. Sabahın köründe kalkmıştı, kızını seviye belirleme sınavına getirmişti. Çekiğin ağına düşmeseydi de, zaten içten içe boğazını bir el sıkmaya başlamıştı bile . Sıralı, tahtalı, abuk sabuk öğrenci elişleriyle kaplı duvarlar üstüne üstüne yürüyorlardı. İçeride farklı milletlerden çocuklar kendilerine yabancı bu memlekette hangi sınıfa gideceklerini belirleyen bir sınava giriyorlardı.

“Nerden çattık ulan”, dedi kendi kendine. “Mıknatıs var bünyemde mübarek, nerede Allahın aceleyle yarattığı biri var, hiç ıskalamaz!”

Düşüncesi havada kaldı, çünkü birden o iki çekik gözün kendisine bir soru ışınladığını fark etti. Sağa baktı bizimki, sola baktı,  kaçacak yer yoktu. Soruyu sektirebileceği bir kimse de yoktu, gözlerinde kaldı soru. Bir de anlayabilseydi çekiğin ne sorduğunu.

Kendisi gibi sınavdaki çocuklarını bekleyen diğer tüm akıllı kadın ve erkeklerin gözleri kapsama alanı dışındaydı. “Buyur, işte herkes dart tahtasının dışında. Sen nasıl hedef oldun be kızım,” dedi. “Tabi, girerken herkesin gözlerinin içine içine, içten içten gülümse, günaydın de, tabi avlanırsın böyle en zevzeğine. Soru ne anlamadık zaten, kadın cevap bekliyor, iyisi mi yüksek sesle gül,” dedi kendi kendine. Yüksek sesle gülmek hep güzel bir cevap yerine geçer, gerektiğinde evet, gerektiğinde hayır demektir, bazen “haklısın”dır, bazen “aman boşver”dir. Ama hep bir şey demektir. Boş boş bakmaktan hep daha iyidir.

Öyle de yaptı, havaya bir kahkaha savurdu. Bu kahkahanın karşılığı hep kahkahadır, şaşmadı bu kez de. Manasız kahkahalar havada uçuştu. Ve birden sessizlik oldu tüm sınıfta. “Tam zamanı” diye düşündü bizimki, “hemen kalk ve sıvış, çişim geldi de, susadım de ve şu çekik kadının ışın alanından çık.”  Ama olmadı, olamadı, çekik daha hızlıydı, çantasından bir torba fıstık çıkardı, uzattı. Bu kez konuşmadı, sadece başını eğdi, kaşlarını kaldırdı, elindekini uzattı. Bizimkinin karnı pek acıkmıştı, sabah yediği sağlıklı yulaflar midesini tırmalamaya başlamış, ve bu açlık hissi ruhunda sağlıksız bir etki yaratmıştı bile. Karşı koyamadı, derin bir nefes verdi, pes edercesine, omuzlarıyla birlikte göz kapakları düştü, elini torbaya uzattı.  ”Kaçamıyorsun madem, zevk almaya bak” dedi kendi kendine.

-Sen nerden geldin?  dedi karşısındakine.

-Filipinlerden, şakıdı diğeri ağzını kocaman açarak, gözlerini küçücük kısarak. On sene önce geldim. Sen nerdensin?

-İstanbul, dedi. Bildiğini umarak.

-Oooooo, dedi çekik en uzunundan.

Fıstıklar biraz asabiyetini  almış, götürmüş, geriye ağızda sadece tuzlar kalmıştı. “Tad, tuz” her şey diye düşündü bizimki. Aklına babasını tuz kadar seven kızın masalı geldi. Babasından ayrılmıştı kendi kızı, babasını tuzdan bile çok seven kızı. İçi titredi azıcık. Damarlarındaki kan okul duvarlarından sekmeyi bırakmış, artık normal seyrinde akmaya başlamıştı. Çekik göçmen artık gözüne daha az diken, daha çok bir kadın gibi görünmeye başlamıştı.

-Peki sen on sene önce geldiysen, çocuklar neden şimdi okul için sınava giriyorlar?

-Onlar on senedir memleketteydiler. Yeni getirebildim.

On senedir ayrı mıydı yani çocuklarından?

-Beraber gelecektik. Kocam göçmenliğe başvurduktan sonra öldü.

Öldü mü? Gencecik daha bu kadın, on sene önce muhtemelen çocuktu! Öldü mü?

-Ama yaşanacak yer değil bizim oralar, iş yok, para yok, napayım, çocuklara tek başıma bakamazdım,ben kendim geldim.

Nasıl yani? Kocayı göm, çocukları bırak, ve gel!  

-Anca işleri rayına koydum.

Senelerdir kendi kendine debeleniyor bu kadın!

-Çocuklar yeni geldiler.

Senelerdir ayrılar!

-İş buldun mu?

İş mi? 

-Çocuk yardımına başvurmayı unutma, 3 ay sonra vurabiliyorsun. 

Çocuk yardımı mı? 

-Alışırsın, bulursun merak etme. Göçmenlere çok kolaylıklar tanınıyor burada.

Yine fırlattı bir kahkaha kocaman ağzını açıp, zaten olmayan  gözlerini kısarak... 

Kahkaha aynı kahkaha, ama bu kez diğerine ok olmadı, sadece sihir oldu, üstlerini örttü.   

Diğeri kalbindeki yarasaları farketti, hepsini kovdu. Herkesin yarası aynı şekilde kanarmış, diğer kadını kanatlarıyla  gördü...

*Aaron," Lili" den alıntıdır.