29 Mayıs 2014 Perşembe

ÖZLEMEK DEMEK NE DEMEK?


Özlemek derin mesele, iyi anlamak lazım, herkese gerekli, bu nedenle yatırdım masaya…

Bundan sonra her yazımın bir de yazarken dinlediğim müziği olacak...Ben müziksiz yazmıyorum, siz de müziksiz okumayın diye düşündüm...Ve herkes YouTube'a giremiyor diye de güzellik yaptım, başka linkten paylaştım,  link yukarıda resmin altında...You Tube açılana kadar idare edeceğiz.

Ben o harika anne-teyze-annenanne eteği çadırında büyüyenlerdenim. En güvenli çadırdı benim bildiğim, direklerden biri çökse, diğer ikisi sapasağlam kalır sanırdım. Öyle olmadı. Teyzem göçtü gitti. İlk özlemim teyzemdir benim, canım kadar sevdiğim. 6 yaşındaydım beni bırakıp meleklere gittiğinde ve o güne kadar hiç kimseyi özlemek zorunda kalmamıştım. Ama hala tarif edebilirim: öyle bir acı ki sanki daha önce hiç acı çekmemişim gibi. Durup dururken küçücük göğsümde titreyen bir sızı, böyle göğüste başlıyor, sinsice buruna doluyor ve orada bekliyor, bir yere gitmeden. Benimle beraber uykuya giden, uyanır uyanmaz başlayan bir sızı. Benimle her yere gelen, yiyen, içen bir sızı, yerleştiği yerden memnun, bense gayet na-memnun. Teyzem nereye gittiyse  ben de gitmeyi çok istedim, anlatamadılar neden olamayacağını. Bir daha göremeyeceğimi de anlayamadım seneler boyunca.  Gördüm sandım, belki de gerçekten gördüm , sağda solda, rüyalarımda. Açıklamasını yapamadılar bana. Kim yapabilir ki? “Yazık, çok özlüyor,” dediler, o zaman öğrendim hissettiğimin ne olduğunu. Başkalarını bilemem, ama benim çocukken özlemek fiiliyle tanışmam bu şekilde olmuştur. O uzun süre hiç sevemediğim hisle. Özlemenin en baltalı Zagor, yani en vahşi halidir bu......

Sonra yurtdışı maceramız başladı. Şimdi herkes yavrusunu psikolojik travma yaşamasın diye sınıf bile değiştirmeye çekiniyor, ben iki senede bir okul değiştirenlerdenim, miniminnak iken daha. Travmalar benden tırsar oldu bir süre sonra. Bu yıllar özlemin hayatımın önemli bir parçası olduğu yıllar. Kendisine karşı nefretimin azaldığı yıllar. Kendi irademle edindiğim ilk arkadaşlarımdan ayrılmıştım, yaş 11. Neyse hepsi sapasağlamdı bu kez çok şükür. Dönülmeyen bir yere de gitmiyordum görünen o ki, döndüğümde hepsini bulacağımı sanıyordum, o zamanlar bilmiyordum ki maceram seneler sürecek. Hem okumam yazmam da vardı, 6 yaş zavallılığında değildim. Başladı mektuplar, gelen mektup ağlatır, giden ağlatır. Telefonla bile konuşamazsın ki, önce yazdırmak gerekirdi. Zaten temel ihtiyacım olan çekirdek ailem de yanımdaydı. Özlemekle ilk karşılaşmamız kadar berbat değildi hissettiğim şey, keyfine varmaya başladım o yıllarda. Özleyip özleyip, sonrasında kavuşmanın, sarılıp sarmalanmanın keyfini almaya başladım. Bu özlemek bazen güzel bir şey olabilir miydi acaba?

İkişer yıl arayla okul, çevre, arkadaş değiştirdim sonra, ergenliğe denk gelmese iyiydi ama mektup konusunda da uzmanlaşmıştım artık. En damar mektuplar nasıl yazılır çözmüştüm. Aslında birlikteyken çok da yakın olmadığım, ama mektuplar sayesinde perçinlenmiş muhteşem arkadaşlıklarım oldu, dünyanın her yerinden. Ama ilk mektup arkadaşım Gülriz’in yeri bende başkadır. Onunla zaten iyi arkadaştık, beraber ama uzakta büyüdük biz. Hala da öyleyiz, hem uzak, hem hala çok beraber. Muhteşemdir özlemek ve mektup ilişkisi,  yazdıkça daha çok özlediğini düşünürsün, özledikçe daha çok yazasın gelir, muhteşem bir haz vermeye başladığı yıllardır özlemenin. Pul koleksiyonu, PTT, posta kutusu yılları. Bizim çocuklar bu keyfi tanısın çok isterdim, bir mektup için gün saymayı, postacı saatini beklemeyi, özenle açıp, özenle mektup saklamayı, ara ara açıp tekrar tekrar okumayı ucundan tatsınlar isterdim. Heyecanla sms bekliyorlar şimdi çocuklar, nefes tutma süresi. Gün sayardık, o da yaklaşık olarak belirlenirdi, mektubunu alır almaz geri  yazdığı farzedilerek sayılırdı  günler. Özlemenin evcilleşmiş halidir bu hali...

Ben her gün gördüklerime de mektuplar yazardım aslında, saçma gelse de kulağa, ertesi güne kadar insan birini özler mi, özlerdik  işte gençlik yıllarında. Her türlü saçmalık çok gerçektir gençken. Bu da yeni bir çeşit özlemekti, daha öncekilere benzemeyen ve bence en şirini . Sevgililer özlenmeye başlanır o yıllarda, beraber değilken, bir gece uzaklaşınca mesela. Hele o uzun yaz tatilleri, aman allahım, özle özle bitmez. Artık telefon vardı o yıllarda, sabit telefonun yanına çömersin, saatlerce bıdıbıdı, şimdinin watsapı yani, ama sözlüsü. Anne gelir gider kaş göz yapar, kapatıyormuş gibi yaparsın, ama sadece ışığı kapatırsın, fısıltıya geçilir. Sabah saat 4’e saat kurup telefon başı beklemişliğim de vardır, ne o, sevgili askerde. Şirin değil de ne? Kapattığın an tekrar özlemeye başlarsın. En sabırsız özleme şekli budur bence, özlemenin dibi de tabir edilebilir günümüz jargonuyla, dedim ya, en şirini. Mektupların en çok seni özledim, özlüyorum, özleyeceğim, cümlelerini içerdiği durumdur gençlik özlemeleri, başka da cümle kurulmasına gerek kalmamıştır, edebi içerik sıfıra yakın, gerekmez de. “Seni özledim,” yeter, en minimalist halidir özlemenin.

Büyüdükçe, evden barktan uzaklaştıkça, başka şehirlere, diyarlara iş, eş gibi durumlar sebebiyle göçtükçe artık özlemeyi pek de umursamamaya başladım ben korkarım. Sadece harfleri kaldı kelimenin, içeriği ise boşalmaya başladı kim ne derse desin. Ve averaj bir yetişkin, artık o yaşlarda alışır özlemekle yaşamaya. Çünkü hayat artık çok doludur, özlemek için yer açmak gerekir. Öylesine dersin, “özledim”i. Artık bir telefon repliği, ya da sms cümlesidir: “Ay çok özledim, bir görüşelim.” En yalan halidir özlemenin... 

Nereye gitmiştir o güzelim özlemek? Başladığı yere bakın, geldiği noktaya bakın bir de…Yüreklerde titremeyken küçücükken, parmak uçlarındadır yetişkinin, epeyce dışlanmış diyebiliriz bünyeden. Gerçi ben bunlardan pek olamadım, “özledim, özledim,” deyip de görüşmeye yanaşmayanlarla senelerce küstüğüm olmuştur, "arızalısın," derlerdi bana, hatta buna ben bile inanmaya meylettiğim anlar hatırlarım,  ama olay sadece büyürken kendine sahip çıkmakmış, sonradan anladım. Meğer tüm üzüntülerini, kızgınlıklarını kendine kılavuz yapmayı öğrenirsen, hayat çok keyifli bir oyunmuş, allahtan anladım...

Devam ediyoruz, özlemenin birinci dereceden anlamı yaş ilerledikçe başka hal almaya başlamıştır. Çoluğa çocuğa karışınca birden yüz seksen derece dönüş yapar bu özlemek. Orta yaş kapıdadır. O dopdolu yaşandığı sanılan hayatların, satın almaların, sahip olunan ” her şeyin en iyisi” nden beklenen hazzın dolduramadığı içler bu kez yuvadan uçan kuşlar için duyulan özlemle dolmaya başlar. Evlat özlemiyle birlikte özlemenin kaybettiği itibar geri döner.  Etraf bir anda çocuklarının özlemiyle yanıp tutuşanlarla dolmuştur. Sabah evden çıkıp, öğlen çocuğunu özleyen insan tanıyorum, yemin ederim.  İş seyahatlerinin en baş konusu olabilir yavru özlemi, karılar kocalar aynı derecede özlenmeyebilinir, sorun yok. Ama çocuğunu özlemeyeni Allah çarpar misali, herkes uzaklaşan yavruyu çıldırmışçasına özlemeye başlar bu yaşlarda. Çocuktan da aynı performans beklenir mümkünse. İki gün ayrı kalmak büyük travmadır, çocuğunu uğurlarken ağlamayana da yan gözle bakılır. Çocuk da ağlarsa ne ala, tuhaf bir hazla teselli edilir. Anneler bu konuda daha ön plandadır, ağlamayan babalarsa kendilerine zaten doğuştan biçilen paye “erkekler ağlamaz” olduğundan yadırganmaz. Ben de böyle olmaya meyilliydim vallahi, ucundan döndüm. Ayşe ilk seyahatine giderken bütün çocuklar ağladı, bizimkisi sadece el salladı diye epey bozulduğum anı dün gibi hatırlarım. O 10 yaşındaydı. Bense kendisinde ayrılırken üzülünmeyen bedbaht anne! Büyük utanç! Hep gülsün isterken ağlamadı diye bozulmak, ne yaman çelişki, anlayana tabi…Halbuki kocaman nefsimmiş beni orada üzen, yeni anladık bin şükür…Buyurun, özlemenin en bencil hali de budur...

Ben şimdi kronolojik olarak orta yaş özlemelerinde  bir yerlerdeyim, gitme arifesinde özlemekle ilgili epey kafa patlattığım anlaşılıyor sanırım.  Bu yaşta, çok şükür ki bu kafayla özlem denilince geldiğim nokta şudur: eğer bir birliktelik sağlamsa - bu çocuk, çoluk, eş, aşık, arkadaş her ne tür ilişki olursa olsun - eğer bu ilişki sağlamsa, yani herhangi bir bağımlılık ilişkisi içermiyorsa , özlemek çok hoş bir histir. Sevdiklerimizle zaten en kuvvetli bağ olan sevgi bağıyla bağlıyız, daha ne ister insan. Güzel sevebilenler, güzel güzel de ayrılabilir, ferah ferah ayrı kalabilir. Sıralı ölümlerle ayrıldıklarım var, onlar için de benzer düşünüyorum. Güzel şeyler paylaşıldıysa, ayrılmalar da çok  keyifle kabulleniliyor.  Eğer ayrılıklar acı içeriyorsa, o zaman azıcık dönüp içlerimize bakılması gerekebilir demektir, bilen bilir, en sevdiğim cümledir bu. Neredeydi o acıtan şey diye aranılacak, taranılacak, sebebi bulunup mümkünse imha edilecek. Mümkünse herkes hayattayken herkesle helalleşilecek.  Etekler dökülecek, diğer tarafa bir şey götürülmeyecek, sırat köprüsü ağırlık sevmiyormuş diyorlar…

Çok sevdiğim arkadaşlarım uzaklara saçıldı, özlüyor muyum? Evet, bir şekilde özlüyorum. İyi olduklarını biliyorsam ne mutlu. Benim onlardaki yerimin bile artık önemi yok, onların bendeki yeri nedir biliyorsam ne mutlu. İstediğim zaman haber alabiliyorsam ne mutlu, haber yollayana da ne mutlu, alamıyorsam da o kendi seçimimizdir bu teknoloji sağnağında. Artık o yalan özlemelerden çok uzakta bir yaştayız...yani olsak iyi olur... 

Altı yaşımda nefret ettiğim o hissi artık tanıyorum, neden kaynaklandığını, aslında neyi beslediğini çok iyi biliyorum. O altı yaşındaki  Elif’in hissettiği sızıyı hatırlar gibi olabilirim belki yine de, o göğüs ortasında başlayıp, burun direğinde bir titremeyle sonlanan hissi, belli mi olur, zaman zaman. Hayat bu bilinmez, çok iddialı olmamak lazım. Ve insan nefsi öyle yılmaz bir savaşçı ki, belli mi olur meydanı boş bulur, bana da her an : “Bak özlemezsen olmaz ama, özleyeceksin ki, acı çekeceksin ki hayatın anlam bulsun,” diyebilir. Ama eminim ki beni artık tanıyan daha keyifli hasretler hemen sıraya diziliverecekler  ve hooopp, “Bi çekil sen aradan,” diyecekler o sızıya. “Çekil oradan, biz geldik. Sen çekil, çünkü senin zamanın doldu, biletler yandı. Çekil aradan, biz güzel güzel yaşamayı öğrendik, güzel güzel de ayrılmayı biliriz, zaten hepimiz her zaman hep beraberiz.” 

İste özlemenin benimle büyüyüp geldiği son hali budur, ve de şimdilik en sevdiğim hali...tastamam Elif'cesi...

27 Mayıs 2014 Salı

BENİ GÜZEL HATIRLASIN İSTİYORUM




“Bir çok anne çocukları için her şeyi yapar, kendileri olmalarına izin vermek dışında.”

Bana hayatında sana en çok şey söyleyen cümleyi kur deseydiniz, bunu kurmak isterdim, ama önce başkasından duydum, Mercan Dede’m paylaşmış geçenlerde sosyal medyada, Banksy’yi etiketleyerek. Banksy, bir İngiliz sokak sanatçısı. Gördüğümde gülümsedim. “Bak,” dedim, “Bu da benim gibi annesinden muzdaripti muhtemelen, sonu sokaklar olmuş… ” Dünyanın en meşhur sokak sanatçılarından olmuş. Annem onu da beğenmezdi muhtemelen . 

Bir kişi böyle cümle kurabiliyorsa, demektir ki  yırtmış, hatta öyle yırtmış ki, anne korkusu falan hak getire… Sokaklarda ilan edecek hale gelmiş durumu…Dünya aleme…Neyse ben de fena sayılmam, artık içimden atmaya cesaret edebiliyorum…Çünkü anneme çok şey borçlu olduğumun farkındayım sonunda, ona da söyleyebiliyorum, bu da çok  kıymetli  bir detay.

Dünya iyisi, çocukları için her şeyi yapan  annelere sahip herkes için ve annelerinin onların hep iyiliğini düşündüğüne tam kalp inanan arkadaşlarım için yazmaya başladım zaten, sonsuza kadar da yazmak istiyorum bunu. Çünkü ne acıdır ki o arkadaşlarım şu an kendi çocukları için her şeyi yapmaya adadılar kendilerini…Ve o çocukların çoğunu çok seviyorum, annelerini sevdiğim kadar. Hayatlarını anneleriyle sembiyotik bir halde yaşamalarına müsaade etmemek için elimden geleni yapacağım.

Hepsinin önüne kendimi siper etmek istiyorum. “Heyyyt uleyynn, çekilin leynnn” , demek istiyorum. “Leave the kids alone!” Bu cümle nedense İngilizce daha şık duruyor, rahat bırakın hepsini! Daha büyümeden bıkmaya başladılar bile onlar için en iyisini istemenizden, onlar için her şeyi yapmanızdan, yeri geldiğinde ehilce kafalarına kakmanızdan. Onlar sadece ve sadece kendilerini bulmak istiyorlar, ve mümkünse bunu erkenden yapmak istiyorlar, benim gibi 47’yi beklemeden. 

Ben hayatımda ilk kez  geçen sene başladım anneme duymak istemediği şeyleri onun duymak isteyeceği şekilde söylememeye başlamaya. Cümleyi zor kurdum valla,  bana da karışık geldi, özetle şunu dedim: yalan söylememeye yeni başladım. Allahın işi! Eskiden yalan söylerken inanıyordu, şimdi doğrularıma inanmamakta ayak diriyor. Ona da söyledim bunu. Ne yalanlar söyledim, bilseniz beni ayağımdan sallandırırdınız…Ama hayat öyle kolaydı. Yolumu böyle bulmuştum. Doğru söylemek demek, ona kendimi  ucundan göstermek demekti. Oysa onun inandığı Elif, kendi yoğurduğu Elif’di. Yani “mikemmel evlat elif”, ve bu mükemmel evlatlıktan haz alan Elif’di. Nefsini bundan besleyen, kendini tüm evlatlarla kıyasladığında gayet iyi bulan Elif. Gel gör ki, o Elif bir yığın takıntılarla boğuşan, hele bir de  annesi bir şeyini beğenmezse, diş gıcırtılarıyla, bel ağrılarıyla, sırt ağrılarıyla, bin bir türlü huzursuzlukla, mutsuzlukla, bir yığın kocaman “YİNE BECEREMEDİN!!!!” lerle, “ BİR BOK OLAMADIN!!!!” larla, bir yığın değirmenle savaşan, ve bu savaşlardan hep malup ve bitik çıkan bir Elif’di. Hayatının tümüne bulaşmış  sakız gibi bir şey yani, sen kurtulmaya çalıştıkça, her şey her yerine yapışıyormuş hissi, hep bağlısın o sakız gibi şeyle annene, hep seni geri çekiyor, sen çekiştirmezsen rahat rahat duruyor yerinde aynı yapış yapışlıkla, ama uzaklaşmana asla müsaade etmiyor. Vıcık vıcık, yapış yapış. Her yerinde. Her an.

Böyle annelerle mücadeleye kararlı herkese deneyimimlerim açık, binlerce saat anlatabilirim. Böyle anneleri olup da , kaçmayı, göçmeyi, kafalarını kumlara gömmeyi tercih edenler, “Bu saten sonra annem değişmez,” diyenlere tek sözüm şu: Anneler değişmez tabi, kimseler değişmez… Sen değişeceksin, eğer bir kişi başarabildiyse bunu, “zaten yarıyı da geçtim ne olacak,” diye boş vermeyip uğraştıysa, herkes yapabilir.  Zira kendinin farkına varmaya başlamak sizlere yemin ediyorum, gerçek cennet. Ucundan bile bunu hissetmek, bir vaha! 

Ayrıca şu da var, böyle annelerin evlatları, anneleri gibi olmaya meylediyorlar, ki en fena durum bu. 

Bu annelik mevzusu aslında başlı başına ansiklopedilik bana sorarsanız, bir Meydan Anne ansiklopedisi kaç yılda yazılır acaba? Başlasam ömrüm yetmeyebilir.  Öyle hain tuzaklarla doludur ki annelik müessesesi-bu kelime de en sevdiklerimden, ondan kurum demiyorum-  imkan yok hayatınızın sonuna  kadar anlamayabilirsiniz tuzaklara düşe kalka ilerlediğinizi. 

Bir kere ,”Annelik kutsaldır”,  konusu var…Eyvallah, öyle olsun diyelim… Ama hatırlatayım: kutsal olan çoğu şeyin sorgulanamazlığı var. Sorgulamak,  bence insan olmanın ön koşulu. Netice: evlatlar sorgulamasın, maazallah çarpılırlar. Bu ilk büyük tuzak.  Hazreti Anne olayı yani. Dokunulmazlık, söylenilemezlik, şikayet edilemezlik hali. Peki neden bu diktatörlük hali? Çünkü sorgularsan cevapları bulabilirsin. Ve bu da Hazreti Anne için tehlike arzeder.


Sonra” “Anne olmayan bilemez,” var. Buna da çok gülüyorum. Anne olduğun an sanki içine bir “şey” giriyor ve tatatataaammm değişiyor kadın. Eskiden normal, sonrasında yüce.

Eskiden averaj, sonradan  seviye atlamış. Level 2. Anneanne olunca daha mı ilerleniyor? Level 3? Nedir yahu, içine evet bir şey giriyor, ama o giren şey dışarı çıktığında kadın aynı kadın. Öyle halalar, teyzeler tanıyorum ki, annelere bin basar. Hatta hep diyorum kendilerine: “Siz gerçekten karşılıksız sevmeyi mecburiyetten öğrendiğiniz için böyle güzel seviyorsunuz”. Çünkü  anne değiller ya, yeğenler onları sevmek zorunda değiller. Bir çocuk  sıkıysa şunu desin: “ Ben annemi sevmiyorum .“ Teyzeler, halalar sevilmeyebilir çünkü bu müesseseler doğuştan kutsal değil. Dolayısıyla, yeğenle arada oluşan bağ gayet bağımsız. Ve genelde bu halalar ve teyzelerin beklentileri anneler kadar  yüksek olmadığı için, daha zarif seviyorlar.  Beklemeden seviyorlar. Karşılıksız seviyorlar. Gerçekten bilerek seviyorlar. Evet anne olmayan bilemiyor sahiden, anne olmanın nasıl bir nefs mücadelesi olmadığını bilmiyorlar. Anneliğin egoyu en fazla ve kolay besleyen bir olgu olduğunu itiraf etmek kolay değil şişik bünyelere.



Üstüne bir de “Annelerin hakkı ödenmez “var. Şimdi buralarda muhtemelen bir sürü tatlı anneyi sinirlendirme ihtimalim var, farkındayım. Ama elinizi vicdanınıza koyun ve söyleyin, sizi olduğunuz halinizle benimseyememiş bir annenin buradaki durumu nedir? Benimsemek de çeşit çeşit tabi… Bir hiç kabullenmeyip agresifleşen tür var, ki bu aktif tür çok can yakıcı olabiliyor. Bir benimsemiş numarasına yatıp her türlü duygu sömürüsüyle sizi sinsi sinsi ezen tür var… Pasif tür diyebileceğimiz bu tür de en az diğeri kadar tehlikeli. Pasif taarruz da benimsememeye giriyor, yani kerhen kabullenen annelere sesleniyorum burada…

Kullanma kılavuzuyla gelmiyor annelik. Aslında bir kılavuz oluşturulmuş, ama bu kılavuz genelde konu, komşu, büyükler ve her şeyi çok bilen çocuk eğitimcileri tarafından oluşturulmuş fazla dillendirilmeyen bir kılavuz. Ortak bileşen şu: “Anneler en iyisini bilir.” Burada “çok bilir,” diyesim var affınıza sığınarak, aslında başka şey yazmıştım ama kendime yakıştıramadım, annem de yakıştırmazdı diye düşünüp harf değişikliğini uygun gördüm.  Başımıza ne geliyorsa o bilinen “en iyi”nin kriterlerinin bu saydığım kurul tarafından belirlenmiş olması, ve daha da önemlisi, temel ilkesinin “çocuğun ne olduğu, kim olduğu, talepleri, hisleri, ne olduğu, ne olmadığının hiç iplenmemesi esası” üzerine kurulu olması. Anneler kutsal ünvanları (Hz.)  sebebiyle çocukları için her şeyin en iyisini bilen kişidir ve sorgusu suali en azından belli bir yaşa kadar olmaz. Bazı bünyeler hiç sorgu suale yeltenmez çünkü onlar da “her şeyi en iyi bilenin en iyiyi bilen yavrusu”na dönüşmeye başlamışlardır, ve bu haz egolarını ufak ufak dokunuşlarla okşamaya başlamıştır.. Bu his vazgeçilmez olur bir süre sonra.  Bundandır etrafta çok fazla her şeyi bilenin oluşu, ki ben de onlardan biriydim, hatta mükemmele yakın  bir örnektim, ta ki neden bunalıp bunalıp her şeyi elime yüzüme bulaştırdığımı kendime sormaya başlayana kadar…

Hem en iyisi diye bir şey yok hayatta. Ne tam iyiler var , ne tam kötüler. Ne çok iyi anneler var, ne çok kötüler. Ya da evlatlar...Sadece olanı kabullenmek var edebiyle. Benim için de böyle, başkaları için de. 

Annelik başlı başına bir sınav. Ama çalışana zor değil aslında. Benim hayalimdeki , olmaya çalıştığım anneyi size anlatayım:
Mevzuyu abartmayan, anne oldum diye havaya girmeyen, dokunulmazlığı, ayrıcalığı olmayan bir anne olmaya çalışıyorum.  “Çocukları için her şeyi yapan” yerine,  çocuklar istediğinde yanında olan anne olmayı seçiyorum. Hiçbir şey beklemeden sevmeye çalışmayı tercih ediyorum. Endişe mazeretlerinin arkasına sığınmak yerine, göğsümü gere gere ona ve hayatın on getireceklerine  güvenmeyi seçiyorum. Yaşadıklarından ders almayı öğreten bir rehber olmayı seçiyorum, ve o dersleri kafasına tıkmak yerine yanında durup kendi anlamasına yardımcı olmayı seçiyorum. Ve ne olursa olsun, kim olursa olsun hep koşulsuzca sevmeye çalışmayı seçiyorum.

Çünkü bebekken ona yeteri kadar oyuncak muamelesi yaptım, eğlenceliydi,  yedirdim, içirdim, hoplattım, zıplattım, hatta süsleyip püsleyip hava da attım, işin raconunda var. Ama bitti. Ne oyuncağım, ne de organım. Bana izin verilmedi, ama ben ona kendisi olmasına izin vermeyi seçiyorum. 

Çünkü beni hep güzel hatırlasın istiyorum.

*Görsel: BANKSY

30 Nisan 2014 Çarşamba

"TEK" OLMANIN DAYANILMAZ AĞIRLIĞI


Tek olmanın dayanılmaz ağırlığı…

Biraz fazla esinlenme oldu, gayet farkındayım. Ama bundan güzel tasvir olmaz o nadide duygu için: Birisi için TEK olmak. Ağır sözcüğü hafif kalır, eğer neye hizmet ettiğini anlayamazsan, altından kalkamazsın ömür boyu, bir tek o Tek’liğin altında kalan bilir.

En çok sevilendir o Tek. Allah muhafaza! Eşsiz benzersiz demektir seven için. Babamın bir lafı vardı: “Eşi olsa at arabasına koşacaklarmış,” hep gülerdim dediğinde. Gözümün önüne bir at arabası gelirdi, ve iki tane de dedikodusu yapılan kişi, çoğunlukla akrabalardan biri, çarp ikiyle, dıgıdık da dıgıdık, dört nala. 

Ne güzel şeyler çağrıştırır ilk deyişte o eşsizlik. Eşi olduğundaki komik dıgıdıklık durumla kıyaslandığında hele, nasıl bir değer içerir, nasıl bir farklılık, nasıl bir özellik, muhteşemlik. Nasıl bir istisnai durumdur. Tek olmak. 

Nah öyledir! Bir de Tek olana sorun halini. Çift olup da ömür boyu dıgıdıklamaya razıdır valla, bir gariban arabanın önünde.

Seni Tek olduğuna ikna eden kişi eğer konusunda  ustaysa, senelerce razı kalabilirsin bu hipnoza. Ki ben bugüne kadar bu arızi durumun pek ehlini rastlamadım. "Tek değilsen, bir Hiç'sin"dir mantrası. Tek ve Hiç ilişkisi ateşle su gibidir, birinin varlığı  diğerinin  yokluğu demektir. Çok sevmek... Ne zehirli bir sözcüktür usta olmayan dillerde, kalplerde. Çok seven anneler, çok seven sevgililer, çok seven arkadaşlar bu kategoride seven nadide kişilerdir. Ve mevzu karşılıklılık esasına dayanır, Tek'lik karşılıklı olmak zorundadır. Yani herkes karşısındaki için Tek olmak zorundadır, yoksa facia eşiktedir.

Tek'lik olayında yular kimin elindeyse hiç  bilmez adına nefs denen şeytana hizmet ettiğini. Şeytan sürekli  der ki: “Aman sakın ha, görmeyeyim açık verdiğini. Asla başı boş bırakma. Çok sevmek böyle bir şeydir, sakın ha! Tuttun mu bırakmayacaksın. Sana o lazım, bir tek o lazım. Yoksa sen de yoksun. Asla bırakma, tut yakasından, uzaklaştırma, neme lazım, yuları bir bıraktın mı, mazallah! Kaybedersin! Zor değil. Günde beş vakit ona Teksin, Teksin, Teksin, Teksin, Teksin de. Yemeklerden önce veya sonra fark etmez. Baktın isyanlarda, aman ha! Sıkı tut kaçmasın. Dozu artır. Uzaklaşırsa sen de yok olursun, o da. Sen ona hep ne kıymetli olduğunu söyle. Bıktı mı, boğuldu mu, boşver, daha çok söyle. O senin için Tek, sen de onun için. Eşinizi bulurlarsa, arabaya koşarlar, bak demedi deme!”

Sistem nasıl işler anlatacağım, konuya çok hakimim. Çok seven hep tehlikeler görür kapıların arkasında, kontrol edemediği dünyada. Kapı arkasında neler, neler olabilir, anlatsam şaşarsınız. Bir kere sevileni ayartmak için tüm kötü kalpliler tüm tuzaklarını kuşanmış, bekler kapı arkasında, mesela elinde pastalarla, böreklerle bekleyen kurnaz canavarlar olabilir bunlar, en tehlikelisinden. Burada o sevilen Tek ‘in düştüğü durum da içler acısı tabi, zavallı tam bir açgözlü, ya da rüşvet yiyici  durumuna konmaktadır. Bu tehlikeler rüşvetle ayartıp, gönül çalmayla başlar ve  çok sevenin hayal kurmadaki psikopatlık derecesine göre başka türden korkunç sonlara götürebilir çok sevilen o Tek'i. Başkaları hep kötülenir, kimseler beğenilmez ki bu önemli bir ayrıntıdır: bir tek çok seven mükemmeldir. Kimseler eline su dökemez. Herkes bok, kaka, bir o allı pullu kraliçe mübarek! İşte bu da aynı şeytanın oyunudur. Mükemmel olduğuna inanmak kilit taşıdır sevenin. O taşın bekçisi de nefs. 

Sevilen Tek ise, zaten dedim ya, hipnozdadır zaten zavallı. Ta ki bir gün nefes almakta sıkıntı çektiğini fark edene kadar. Böyle ekstra-large bir  şey böğrüne, böğrüne abanmaya başlayana kadar, karabasan dedikleri türden. Bunalır. Çok bunalır. Anlamaz çoğunlukla neler olduğunu, dünya yüzündeki milyonlarca sebepsiz bunalımdan biri ona denk geldi diye düşünebilir.  

Kimin bunalttığını anlamayacak kadar uyurgezer değilse, bunaltan kişiden kaçmaya başlar ufak ufak. Genelde yalana başvurmak en kestirme yoldur. Durumu geçici olarak kurtarır, ama seven anlamaz mı o yalanları? Anlar, öyle bir anlar ki, anladığında da sahiplenme dozunu artırır. Bir sonraki çözüm, kör kuyuya dalmak misali sevenden uzaklaşmaktır. Başka sokak, mümkünse başka şehir, başka ülke, ama illaki uzakta bir yer. Sanır ki böyle kaçılır o müebbetten. Müsaade eder mi sanırsınız çok seven?  Dinime imanıma, bir uzaklaşırsa, bir geçerse o eşikten sevilen, dünyanın sonu bile yanında bayram kutlaması kalabilir. Bunun için “sen Tek’sin“ in isteme ve/veya verme dozu artırılır, artık kovayla dökülür üstüne üstüne. Mesafe fark etmez, psikolojik işkencenin bini bin paradır bu aşamadan sonra.  

Çok yaygın bir durumdur bu. O Tek olandan beklenir her şey. Tüm mutsuzluklar, tüm mutluluklar, tüm yollar ona çıkar, ondan çıkar. Kahır kahır üstüne yığılır. O yığının altında kalınır. Seven de yaralıdır, sevilen de, kaçınılmaz sondur bu. Uzaklaşsan da böyledir, yakınsan da. Birinin hayatında Tek olmak bir kördüğümdür, ta ki biri bunun anormal olduğunu anlayana kadar. Şanslıysa, hayat onun gözüne sokana kadar.

Aslında, anlasan da önce epey bir rahat bırakmazlar,  ağır baskı vardır başkalarından. En çok duyduğu ve lügatından silmek istediği cümle yağar eşten dosttan: ” Ama sevdiğinden yapıyoooo….!!!”  Yapamaz olsun.
“Ulan insan sevdiğine bunu  yapar mı?” geçirse de içinden, diyemez. Dese de cevap hazırdır:
“İnsan bir tek sevdiğine bunu yapar”

Gel de çöz bu köpkör düğümü! 

Şanslıysa çözer. Böyle sapır saçma sevmeyenleri fark etmeye başlar önce. Hayat yardım eder, yoluna çıkarır görmezden gelemeyeceği doğru sevmeleri. Belki hemen anlamaz, ama niyet ettiyse çözmeye, çözer. Çözümün ne kaçmakta, ne göçmekte olduğunu gördüğünde çözmeye başlar. Tek çare yüzleşmektir. Anlamaya çalışmaktır. Sonrasında, eşek değil ya, hayat da bir el verir.

İçinden bir ses fısıldar: “Kilit taşının bekçisine dikkat et,” der. “Çözüm onda.”

Tek çare, nefsini kontrol altına almaktır. Başka yolu yoktur bunun. Çözümsüz şey yoktur hayatta, kurtulunmayacak ağırlık yoktur. Bir kaç püf noktası vardır mevzunun, onlara azıcık dikkat etmek yeter. Ben acı deneyimlerle pişirdim armudu, buyurun  açın ağzınızı, düşsün: 

Ne iltifattan beslenmeli, ne yerilmekten gerilmeli insan, ki  kimseler onu Tek’sin, ya da Hiç'sin  diye uyutamasın. Ya da tam tersi, insan ne kimselere çok iltifat etmeli, ne de yermeli, ki kendini  bilmek için başkalarını mihenk taşı yapmasın.

Tek ve özel olmanın başkalarından bağımsız bir his olduğunu kabulle başlar her şey. Herkes tektir, herkes özeldir. Kimseler birbirine benzemez. Seni bir kişi sevse de bu böyledir, binlercesi sevse de, ya da kimseler sevmese de... Bu değişmez. 

İnsan  kendini sevmeyi beceremezse, olur dış seslerin kölesi. Kim “sen Tek’sin,” derse gider peşinden, olur uydu, öder uydu kirasını, ziyadesiyle, en çok da  özgürlüğüyle.

Ya da tam tersi, kim kendini sevmezse, bulur bir uydu, besler egosunu, tıkar, tıkar, tıkar boğazına, yörüngesini sapıttırana  kadar. Kaybetmekten korktuğu şey eninde sonunda olur. Kaptırır uyduyu, istikamet: başka galaksiler. Kalır yine kabullenemediği kendisiyle.

Her şey çözülür, yeter ki  allah güç versin yüzleşmeye, kandırmasın insan kendini...

21 Nisan 2014 Pazartesi

BENİM ANKARA'M...

Ankara'mdayım...

Benim bugüne dek kimselerle paylaşmadığım bir Ankara'm var. Oradayım şimdi...

Korkak Ankara'm. Tırsık Ankara'm. Geçmişim gibi...

Dışı başka, içi başka. Asla göstermek istemez kendini, ürker. Üstünde çok göz taşır. En baş kenttir çünkü. Çok şey bekler herkes ondan. Yirmilerimdeki ben gibi...

Olması gerekendir Ankara'm. Falsosuz görünendir. Sanki yalansızmış gibi. Bin türlü hile, hurda, torpil, dalaverenin mükemmelce gizlenmesidir halbuki. Annesini üzmek istemeyen ben gibi...

Tam alışmışken tekdüzeliğine, bir köşesinden iç ısıtan bir sürprizin fırlamasıdır. Hiç beklemediğin anda uzaklardan kalbine düşen bir geceyarısı itirafı gibi...

Sevenine güzeldir sadece. Her türlü çirkinliğiyle, yanlışıyla, zavallılığıyla kabullenilir. Hep "Yetti artık," diye bırakılıp, kredisi bir türlü tükenmeyen sevgili gibi...

Soğuktur. Kardır. Ayazdır. Ve tüm kışına rağmen saatlerce kıkırdayarak iç ısıtabilmektir benim Ankara'm...Yeni yetmeler gibi...

İlk aşk, son aşk ve tüm aşklar gibi anlaşılmazdır. Ota da, boka da konar misali yani. Kimselere anlatamazsın, alay ederler, inanmazlar diye. Gizli gizli sevilen sevgili gibi...





20 Nisan 2014 Pazar

BİR KİRPİCİK MASALI



Kocaman ormanın  birinde hayatından bezmiş bir küçücük kirpicik  yaşarmış. Bu kirpicik çok ama çok şirinmiş, kocaman bir gülümsemesi varmış yüzünde, dudaklarının uçları doğuştan gökyüzüne doğruymuş, hep gülümser görünmesi bundanmış. Amma velakin öyle bezginmiş, öyle bezginmiş ki kirpicik kirpi olmaktan,  kimselere derdini anlatamazmış. Bir de yüzü güleç ya, kimseler inanmazmış mutsuz olduğuna. 

Nefret edermiş dikenlerinden.  Çok çirkin bulurmuş kendini. Annesi onu “Benim güzel kirpiciğim,” diye sevse de fayda etmezmiş. Babası onu “Yavruların yavrusu, güzeller güzeli,” diye sevse de kar etmezmiş. Onlara bir şey çaktırmazmış kirpicik, üzülmesinler diye. Gidip gidip sudaki aksine bakarmış. O güzel gülümsemesini görmezmiş kara küçük boncuk gözleri, sadece diken diken sırtındakileri görürmüş ve ağlarmış:

- Nefret ediyorum dikenlerimden, nefret ediyorum  kirpi olmaktan, nefret ediyorum küçük olmaktan, nefret ediyorum buralarda yaşamaktan, nefret ediyorum bu ormandan… 

“Başlamışken her şeyden nefret edelim de rahatlayalım” tavrı kirpiciği gaza getirse de, pek bir işe yaramazmış, her şeyden nefret edermiş ama bir türlü rahatlayamazmış. Üstelik kirpiciği daha da çıldırtacak şekilde dudakları ona inanmaz, gülümsemeye devam edermiş. Gözyaşları akar akarmış, ormanlardan ormanlara akan ferah sulara karışır, yine de kirpiciği ferahlatamazmış. Oysa ki, ormandaki en güzel, en parlak, en gölgeli dikenler ondaymış. Dipleri koyu koyu, uçları açık açıkmış. Güneşte pırıl pırıl parlarmış. Onun derdi aslında nasıl göründüğüyle değilmiş, ama o öyle sanırmış. 

Kirpicik aslında dikenlerini kontrol edemezmiş. Bir kirpi için fazla hareketliymiş kirpicik, öyle neşeli, öyle hareketli, öyle kirpi gibi değilmiş ki, kendisi de unuturmuş çoğunluk ne olduğunu. Arkadaşlarıyla oyun mu oyamaya kalktı, biraz neşelendi mi, biraz coştu mu, o dikenler  birinin ya  gözünü, ya yanağını, ya burnunu deşermiş. O pis çirkin dediği dikenleri, kendisi istemediği halde her yere, herkese batar dururmuş.  Dikenler batınca ne olurmuş dersiniz? Kirpicik canı yanan arkadaşına yardım edecek diye, daha bir abanırmış üstüne, ve deşilmedik yerleri  varsa zavallı arkadaşın,  onları da deşermiş kirpiciğin nefret ettiği ama bir türlü kurtulamadığı dikenleri. Ve her canı yanan kaçarmış. Kirpicik kalırmış arkadaşsız. Bu ormanda yapayalnız.

Günlerden bir gün, bedbaht kirpicik  yine yalnız başına, annesine seslenmiş: 
-Anne ben su kenarına gidiyorum.
-Kiminle gidiyorsun bakalım?
-Arkadaşım mı var ki? Kendi kendimle gidiyorum tabi ki. Biraz dolaşacağım, belki yeni birileriyle arkadaş olurum.

Annesi “Peki, ama dikkat et” demiş. Günlerdir pek dalgınmış kirpicik, ve annesi de burnunu fazla sokmadan, uzaktan göz ucundan ayırmadan takip edermiş yavrusunu. O gün de peki, demiş demesine de, hemen işini gücünü bırakıp seğirtmiş dalgın ve mutsuz yavrusunun arkasından. 

Kirpicik su başına varmış, aksini seyretmeye başlamış. Annesi ise toplamış dikenlerini, pek yakındaki bir ağacın arkasına saklanmış, seyre koyulmuş.

Bizimkisi su başında, kendisine baka baka ağlamaya başlamış.  Gözyaşları ipekten ipler gibi, süzülmüş güzel yüzünden, ağlamış, ağlamış, ağlamış. Annesi de ağacın arkasında , şoklarda: “Yavrumu nedir bu kadar üzen, demek bir derdi var bize söylemez, bize anlatmıyor belli, belki suya anlatır” diye seyretmiş usulca, sessizce.

Derken  bir fare görünmüş uzaktan. Fare merhametliymiş, gözyaşlarına aldırmış, kirpiciğe yaklaşmış, demiş ki:
-Güzel kirpicik, neden ağlarsın?
-Git başımdan fare! Derdim büyük, çok büyük! Sen anlamazsın.
-Anlat istersen, ben dinlerim, hem belki de anlarım.
-Dikenlerim var benim.
-Benim de sivri dişlerim var, ne olmuş ki?
-Dikenlerimi hiç sevmiyorum ben.
-Ama sen kirpisin, dikensiz kirpi olmaz.
-Herkese batıyorlar.
-Sen batırmazsan batmaz ki, onlar senin emrine amade.  Üstelik dikenlerin bence hiç de fena değiller, hatta güzeller bile. Sen de zamanla öğreneceksin dikenlerini zaptetmeyi. Sabret. 

Kirpicik çok ama çok sinirlenmiş fareye:
-Defol git başımdan dişlek fare! Akıla ihtiyacım yok benim.  Hem sen nereden bileceksin ki, faresin sen, kirpilikten ne anlarsın. Seninle oyun oynar mıyım ben sanıyorsun? Sen git peynirlerinle oynaş, çok akıllıysan kendine bak, leş gibi peynir kokuyorsun, böykk! Midem bulandı! Kim oynasın seninle, kim sevsin seni?
-Peynir kokusunu seven başka bir fare   sevebilir. Ben fareyim, peynir de severim, peynir kokmayı da severim. Neyse sen kendine ağlamaya devam et  o zaman. Ben gidiyorum. Hoşça kal.

Kirpicik için için çok öfkelenmiş. Dikenleri diken diken olmuş. O sırada bir ördek görünmüş, suyun içinden kafasını çıkarmış:

-Niye ağlarsın kirpicik?
-Git başımdan ördek kafa! Derdim büyük, çok büyük! Sen anlamazsın.
-Anlat istersen, ben dinlerim, hem belki anlarım.
-Dikenlerim var benim.
-Görüyorum.
-Onları sevmiyorum.
-Ben de sevmedim.
-Çirkinler değil mi?
-Evet berbatlar, hele ki benim parlak tüylerimle kıyaslayınca. Hem her yere ve herkese de batar o dikenler.
-Ah beni anladın sen! Ne iyisin! Arkadaş dediğin senin gibi olur!
-Evet, benim gibi olur. Ben harika bir arkadaşım, herkes için en iyisini kendileri bilmez, ama ben bilirim.
-Sen çok akıllı  bir ördeğe benziyorsun.
-Öyleyim, aklım çok benim. Ben her şeyi bilirim. Aklım herkese yeter. Kirpiyi kirpiden, fareyi fareden iyi bilirim. Ben her şeyi bilirim. Herkes için en iyisini bilirim.
-Bana yardım edebilirsin o zaman belki?
-Tabi ederim. Önce o dikenlerden kurtulman lazım. Seni bir güzel tıraş etmek gerek. Buralarda bir yerlerde bir testere balığı yaşar. Ondan rica edebilirim, az eğilirsin suya, dikenlerini budar. Ne desem yapar, eski arkadaşız biz, bana tapar. Onun  için ne iyiyse onu da ben bilirim. İstersem sizi arkadaş yapar, baktım arıza çıktı hemen sizi bitiririm, tabi iyiliğiniz için. Bana güvenmelisin, ben harika bir arkadaşım, her şeyin en uygununu ben bilirim.
-Tapılmayacak gibi değilsin ki! Herkese lazım senin gibi arkadaş.
-Tamam  sen bekle beni burada, testereciğimi almaya gidiyorum.

Kirpicik beklemeye, beklerken de hayallere koyulmuş. O pis lanet olası dikenlerinden biraz sonra kurtulacağı fikri yüzündeki tebessüme iyice yayılmış.

Derken, harika arkadaş ördeğin kankası testere balığı hop diye suyun içinden fırlamış.
-Hanimiş, ben geldim, burada kesilecek bir şeyler varmış?
-Benim dikenlerim var testere bey. Buyrun hepsini kesin,  kurtulayım bitsin bu diken işi.
-Oy oy oy, bir sürüymüş senin dikenler, lezzetliler mi acaba?
-Bilmem tadına bakan olmadı, değen kaçtı bugüne kadar.
-Az eğil bakayım şu suya, sırtını dön, gözlerini kapa. Ben aç diyene kadar da açma.

Kirpicik, suya doğru birkaç minik adım atmış,  tam gözlerini kapayacakken, annesi feryat figan ağacın arkasından çıktığı gibi, sanki kirpi değil, adeta tavşan, bir nefes mesafede kendisini kirpiciğinin yanında bulmuş. 

-Seni gidi hergele testere! Defol buradan! Ne sanırsın kendini! Ben senin o testere kafanı delik deşik etmeden git buralardan!

Kirpicik başlamış ağlamaya:
-Anne ya mahvettin her şeyi! Kurtulacaktım şunlardan. Mahvettin…

Annesi öyle bir sarılmış ki kirpiciğe, bir tane dikenine bile aldırmadan. Öyle bir silmiş ki gözyaşlarını yavrusunun hiç kızmadan:

-Ah benim sabırsızım, ah benim güzel bebeğim… Sabredeceksin, büyüyeceksin. Seni sen yapan dikenlerindir, öğreneceksin. Seni gerçekten sevecek olanlar seni dikenlerinle sevecektir, hayatı onlarla beraber çözeceksin.  Sen dikenlerini idare etmeyi öğrenirken, oluşan yaraların merhemini birlikte aradıklarına dost dendiğini öğreneceksin. Senden kaçanların dikenlerinden değil, canlarını yakacak her şeyden kaçanlar olduğunu öğreneceksin, onları da hoş göreceksin. Bir tanem benim, güvenilecek arkadaş  sana duymak istemesen de yüzleşmen gerekenleri  canını yakmamaya çalışarak söyleyebilendir, onları hep yanında tutmak isteyeceksin, duymak istediklerini söyleyenlerle fazla yol alınmayacağını bileceksin. Kimin dost olduğu da ancak seneler sonra anlaşılıyor, sabırla bekleyeceksin.


28 Mart 2014 Cuma

BİR ZAMAN DİLİMİ: PAZARA KADAR DEĞİL, MEZARA KADAR













fotoğraf alıntıdır
 

yazdım, ağladım, dinledim...siz de okurken dinleyin (Şarkı ismine tıklamanız yeterli) 

Bekliyordu Hadise.

Zaman onunla uğraşıyordu o gece. Gece büyüdükçe, saate bakma aralığı giderek küçülmekteydi. Gece yarısına kadar on beşer, yirmişer dakika bekleyebilmişti bakmak için. Ama on ikinin sihirli eşiği aşıldığından beri o saat neredeyse beşer dakikalık aralarla ziyaret edilmeye başlanmıştı. Saat ziyaretleri sıklaştıkça, bekleme acısı artıyordu.

Beklemek hep zordur. Gençken ayrı zordur, ellisinde ayrı zordur beklemeye yetişmek. Çünkü yavaş değildir beklemek. Bazen eşlikçisi telaştır. Eğer öyleyse, zorluğuna rağmen tadından yenmez.  Bu durumda beklenen şey güzeldir, keyiftir. En güzel tarafından hazırlıktır telaşla beklemek, güzel hayallerdir elleri ayakları dolaştıran. Telaş içerdiğinde göğüs kafesinde bir kuştur beklemek, uçtu uçacak, ürkütmemek için sakınılan. Beklediğine değmesidir beklenenin. 

Gel gör ki, hoş bir telaş içermeyen her tür bekleme eylemi panik içerir, neticesine  hakim olmak zordur. 

Öyle bekliyordu Hadise genç kocasını. İki kocayı gömmüş olmakla böbürlenirdi hep. Eceliyle ölen eski koca hikayeleri de pek komikti:

-Şapşala o kadar boşanalım dedim, tutturdu, neymiş, pazara kadar değil, mezara kadarmış… Ha ha ha! Başka şey istese olacakmış, bak mezarda şimdi…

Pazarı tercih etmeyen kocaydı bu ilki. İkincisiyle ise herhangi bir pazarlık anlaşmazlığı söz konusu olmamıştı. 

Zaman pislik olsun diye ağırdan alıyordu. Sigara üstü sigara, odada volta, elde viski kadehi… Sahne senaryoya en uygunundandı. Genç kocasının arkadaşlarla okul lokalinde yemek muhabbetinin gereksiz yere sıklaşması canını fena halde sıkmaya başlamıştı. Hele bir gelsindi, bu kez tavrını daha net koyacaktı, eskiden rahatsız etmeyen şey niye bu kadar bozuyordu şimdi Hadise’nin asabını?  Buna da canı sıkılıyordu, yaşlanma belirtisi miydi? İrileşen vücudu, veremediği kiloları mıydı? Mercimekli bükmeler miydi tepsi tepsi götürdüğü?

Göçmen güzeliydi Hadise, en ekstra irisinden. Çok ama çok güzel mercimekli bükme yapardı. Kendisi ise bükmelerinden de güzeldi .  Ellili rakamların altmışa yakın olan kısmındaydı. Son zamanda o şen şakrak kahkahaları da parazit yapıyor, görüntüsüne, veremediği kilolarına takılıyordu. Yüz, yürü, pilates yap, eskiden işe yarayan şeyler etkisiz kalmışlardı yıllar karşısında. En çok kızı kızmıştı adamla arasındaki  15 yaş fark olmasına. Ama kızı lafı dinlenecek türden biri değildi, zira Hadise’ye göre salaktı. Bir sünepeyi senelerdir çekiyordu, onca aldatma, onca ihanet, onca şeye rağmen adamla hala beraberlerdi. Halise hep kızardı kızına:

-Laftan anlamıyor herif, ben olsam çoktan zehirlemiştim sülüğü, kurtulmuştuk, ama bunda kıça sürecek akıl yok… Niye çekiyorsa salağı…

Bak şimdi kendisininki laftan anlamamaya başlamıştı. Evden kavgayla, tehditle  yollamıştı kocayı o gece. Adam kapıyı çarpıp çıkmıştı, “Bana karışamazsın,” pek rahat çıkmıştı ağzından. Kavgası içinde kalmıştı bu yüzden, ondan içinin köpürmesi dinmiyordu. 

Çok aşık olmuştu Hadise bu genç kocaya. İstanbul’un her yeri şahitti aşklarına. Önceleri anlamamıştı başına geleni Hadise, insanın ellisinde gelir miydi bu başına? Gelmişti işte. Her anı, gecesi, gündüzü yanında olsa da olmasa da onunlaydı. Hadise’nin mizacı gereği, en yüksek desibelden bir aşktı bu. Ne kavgalar edilmişti evlenene kadar. Her sokak tanırdı onları. Her çay bahçesi. Her vapur köşesi. Her çarşısı, pazarı. “Sensiz olmaz” larıyla, “Seni benim kadar kimse sevemez” leriyle, “Seni senden çok seviyorum” larıyla, “Sevmeyen böyle yapar mı” larıyla, “Biz birbirimiz içiniz” leriyle, “Senin için yanıyorum, senin için ölürüm” leriyle,  sonsuz kavgalarıyla, küsmeleriyle, pişmanlıklarıyla, barışmalarıyla, “Ya benimsin, ya kara toprağın, “ gibi bir sevme türüydü bu. Ecnebi haliyle ise “öldüren cazibe” ydi. Aşkta  kendini kaybetmeye cesaret edebilenlerin  anlayabileceği türden bir şeydi. 

Evlenince sakinleşmişlerdi. Üç senedir yanından ayırmamıştı Hadise genç kocayı. İşte beraber, evde beraber, iş gezilerinde beraber. Ama son iki aydır tatsız bir şey vardı havada. Hoş bir telaşla bekleyememesi ondandı. Kontrol  elden gitmekteydi, kafayı istediği gibi çalıştırmasına da gecenin hakimi alkol engel oluyordu. Kafa başına buyruk gidiyordu, telaş yerine panikti odaya dolan.  Zaman da baş düşmandı o gece. 

Saate baktı, üçe yedi vardı. Viskisini tazeledi, Ne yapacağını şaşırmış sarhoş kafasıyla, bilmem kaç kez dinlediği şarkıyı başa aldı, ayakta zor durma sınırındaydı, anladı. 

“Sana yandım seni sevdim, bu gönlümü sana verdim, senin için her gün öldüm,
Dünya malını neyleyim, sen yanımda olmayınca, gitme yaban ele gülüm, ateş düşer ocağıma.” *

Zaman bir harekete geçti o an. Kapıda anahtar döndü. Genç koca içerdeydi işte, karşısındaydı. Hadise patlamaya hazır bomba misali ayakta dikiliyordu adamın karşısında. Adam ayakkabısıyla biraz mücadele ettikten sonra:

-Sakın bir şey diyeyim deme, sabah konuşuruz, ayakta duramıyorum, dedi.  

Elindeki anahtarla telefonunu masaya bıraktı, arkasını döndü, koridordaki tuvalete doğru yalpalayarak  gözden kayboldu.

O an adamın telefonu bipledi.  Bütün gece Hadise’yle uğraştığı yetmiyormuşcasına,  zaman, nedendir  bilinmez,  uğraşma dozunu artırmaya karar vermişti anlaşılan. O mesaj ne beş dakika önce, ne de beş dakika sonra geldi. Tam o anda öttü telefon. Adam tuvalete girdiği an, Hadise’nin telefonla baş başa olduğu an. En sarhoş, en deli, en yanlış, ya da doğru, en ilahi an…

İşte o an, zaman durdu. Acımasızca seyre koyuldu, hiç müdahale etmedi, sadece seyretti.

Hadise mesajı okudu, bir daha okudu, bir daha okudu, inandı okudu, inanamadı okudu:

“Yanında uyanacağım geceye hasretim, seni seviyorum, kokun burnumda uyuyacağım sevgilim”

Beyni buz kesti, içi, dışı, her yeri, tüm organları buz kesti. Sadece göğsünün tam orta yerinde, her kendini kandırdığını bile bile aşka karşı koymayan kadının iyi tanıdığı o göğüs ortasındaki yerde, en kritik anda her şeyi aydınlatırcasına parlayan o meşhur alev parladı. Mutfağa nasıl gitti, nasıl aldı eline o bıçağı, nasıl ilerledi koridorda tuvalete kadar, sonrasında  hiç  hatırlamadı. Anın tek şahiti geceydi. O da zamanla iş birlik yaptı. Belki kocaman hafızalı şehir hatırladı, ama o da kimseye tek laf etmedi.

Sonrasında tam bir sene boyunca nafile hatırladığı şeyler ise:  pencereye koşuşu, geri dönüp yerde yatan kan gölüne elleriyle tampon yapması, tekrar pencereye koşup yardım çağırması, tekrar koşup yerde yatan büyük aşka sarılması, bu çaresizliğin ona  sonsuz  gelen tekrarı  oldu. İçindeki sıcakla soğuğun sınır çizgisi hep aynı  keskinlikte kaldı o günden sonra,  ne buz kesmesi, ne de göğüsteki sıcaklık yok oldu. Bir de kan kokusunu  hiç unutmadı.  

Zaman, o gece Hadise’nin  içine yerleştiği  yerden bir sene boyunca kıpırdamadı, ta ki kendi hapishanesinde kanser olup unuttukların hatırlamak, hatırladıklarını ise unutmak için ölene kadar.

* ”Sana Yandım” , Güçlü Soydemir 

14 Mart 2014 Cuma

EN SEVDİĞİM CANAVARLARDAN BİRİ: ANARŞİ























70'li yıllardan kalmayım ya, benim de anılarım var o yıllardan. Anarşi yılları, malum. Anarşistler sevilmezdi bizim evde. Benim babam  hep sayar söverdi o anarşistlere. O zamanlar hala bana anlatılanlarla idare ettiğim yıllardı. Ailede "bağzı" akrabalar bu anarşistlerden taraftı. Ama ben severdim onları. Çünküsü yok, sevgi anlatılabilen bir şey değil. Hissedersin, seni güzel güzel karşılamalarından, uğurlamalarından, seninle ilgilenmelerinden anlarsın sevildiğini, sen de onları seversin.

Daha o zamanlar aile içinde bir arada çok eğlenebilirken , aniden bazı anlamadığım durumlarda biz ve anarşistler olarak iki taraf olurduk. Olağan bir günde biz birbirimize kaynardık, renklerimiz bulaşırdı. Ama eskaza bir olay olsun memlekette, hemen hoopp, herkes kendi rengini çekerdi kendisine, toplardı eteklerine, müsaade etmezdi diğerininkine karışmasına. Babam da hep “Herkesi sevelim” tipiydi aslında, ayırımcı olmamakla övünürdü,  ama bu herkese kapıcılar, dilenciler, hamallar, fesat akrabalar, dedikoducu komşular girebildiği halde bir tek  anarşist denenlerin pasaportu yoktu. Dolayısıyla anarşist "ayırıma gelebilen"  tek şeydi ve şeytan gibi bir şeydi. En kötü şeydi. Bir gulyabani, bir anarşist... Bunlar aynı kategoriden canavarlardı.

Anarşistler  çok tehlikeli kitaplar okurdu, maazallah okursan büyülenebilir etkisi altına girebilir, sen de bir anarşiste dönüşebilirdin. Öl daha iyi yani. Bunlar şiir de okurlardı. Ben şiir severdim, ama şiir en tehlikeli yazı türüydü, seni en kolay etkisi altına alabilen türdü ve bu en tehlikeli kitaplar genelde şiir kitaplarıydı. Anarşist olmak için önce solcu olmak gerekliydi. Solcular şiir severdi, ve eğer şiir seversen solcu olabilirdin, düz mantık yılları. Ve solculuğun mutlak kaderi  ise büyüyüp sonunda anarşist olmaktı.

Ben o akrabaları severdim, ama babam bazen sever, bazen sevmezdi. Memlekette bir olay olduysa ben bilirdim hep müsebbibi kimdi: hep solculardı. Sağcılar hep kışkırtılandı memlekette. Onlar her şeyi doğru yapandı. Bizi en çok sevenlerdi. Ama yazık, hep kışkırtılırlardı. Hep oyuna gelirlerdi. Aslında o yaşta bile, “Yahu eğer herkes kışkırtabiliyorsa bunları demek ki tümü salak,” diye düşünürdüm, ama demezdim tabi, salak mıyım, hem çarpılıp anarşist olabilirdim bunu dersem .

Babam ve bu bazen sakıncalı-bazen değil akrabalar bir araya geldiklerinde sesler yükselirdi. Babam tabi ki en çok bizi düşünen, huzurumuzun bozulmasını hiç istemeyendi. Ama nedense huzur bozulurdu. Her gün  ölürdü gençler. Her gün yiterdi canlar, her gün ağlardı analar. “Bu da ne ki? Biz neler gördük?”  misali bir cümle oldu, ama gerçekti o günler, ve günlerce, gecelerce, senelerce sürdü. Biz Ankara’da Siyasal Bilgiler’in yakınında otururduk, Cebeci’de. Bomba patlar, camlar düşerdi yerlere. Babam patlar, anarşistler vurulurdu yerden yerlere. Ah o anarşistler ah, onlardı memleketin içine eden…

Anarşist akrabalar en eğlenceli akrabalarımdı. Anarşist olmayan bir düzine son derece sıkıcı, dedikoducu, fena fena bakan akrabalarımız da vardı. Yanak okşamaları bile tiksinçti bana kalırsa, her sözleri iğne gibi batabilirdi, ama anarşist değillerdi, dolayısıyla onlar her zaman muteberdi. Değerlerinden şüphe edilmezdi. Hepsi vatanseverdi. Vatanını sevmek de iyi bir şeydi, vatanını seven ise asla anarşist olmazdı. 

Ben böyle senelerce yaşadım. Ta ki, Cezayir’e gidip elaleme karışana dek. Elalemin en sevdiğim hali o halidir: başka dünyalardan başka insanlar, başka açılar.

O esnada darbe oldu Türkiye’de. Darbe sadece memlekette olmadı, benim kafaya da aldım bir darbe. Evde annemler pek sevindi, sonunda anarşi bitecek, gençler ölmeyecek diye. Okulda bir Fransızca öğretmenimiz vardı, Mösyö Cheureulle, sağsa kulakları çınlasın, bizdeki darbenin üzerine   darbe nedir, o da  anlatmıştı. O anlattığı darbeyle bizim evde konuşulan darbe aynı darbe değil gibiydi sanki. Başka bir diyarda bir şey olmuşsa, müfredata bakılmaz, günlerce dünyada olanı anlatırlardı o “elalem” okullarında. Dolayısıyla, dünyanın sadece sevdiğimiz köşeleri ve komşuları değil, her yanı bizimle birlikteydi o okullarda. Dünyanın her yanındaki çocuklara ağlanırdı. Evde bizimkiler sevinirken, bu Fransız dövünmekteydi, “Ah darbe de darbe,” diye. Benim kafa bi-dünya, anlamazdım. “Bizim için iyi bir şeye bu adam niye bu kadar dertlenir,” diye. Z filmini ilk o seyrettirdi bize, bizim güzel darbemizin üstüne. Nazım Hikmet’i de Allah biliyor ya, o okuttu bize ilk. Yahu, adam hem anarşist, hem şair, ama  bize okulda okutuyorlar bu Fransızlar, bunu anlamazdım. Bizim için kötü, ama dünya için iyi bir şey miydi yani Nazım Hikmet?  

Ama o dizeleri anlamaya başlamıştım artık. Ben de mi anarşist oluyordum? Sanırım kanıma girmişti o zehir. Babama sıkıysa söyle, tabi ki gizledim. Anarşistler gibi gizli kapaklı düşündüm düşündüklerimi. Adet zaten öyleydi, düzen bozmak isteyen anarşistler hep en sinsileriydi, her şeyleri saman altından yürürdü. İşte aynı benim gibi…Sinsi anarşist Elif, düzen düşmanı, çıbanbaşı, şiir ve bilumum sakıncalı şeyler okuyan Elif…"Kendi kaşındı babam, göndermeseydi ne yapalım o okullara", diyerek huzur buldu ruhum işlediğim vatan hainliği günahı karşısında... Üstüne ODTÜ, en anarşistinden. En depolitize yıllarda bile komünist dergilere çıktı eylemlerde resimlerim, hala saklarım, hala annemlerin haberi yok. 

Gezi olaylarında bile aksatmadan eylemlere katıldığımız için annemden fırça yemiş 50'ye merdiven dayamış bir kadınım ben, neden derseniz, bizim o  vatansever akrabalar facebookta resimlerimi görüp, "Senin kızın boy boy resimleri var Gezi'de", diye fitnelediklerinden, annem beni elebaşı olmakla suçladı, epey olay çıktı, zor sakinleştirdik kendisini. Hatta bir pazar sabah aradı, asabi asabi "Neredesin sen?" dedi, "Evdeyim anne nerede olacağım" cevabıma inanmadı ve "Yalan söyleme, seni Gezi'de görmüşler, etrafı süpürüyormuşsun" dediğinde ne diyeceğimizi bilemedik, sadece Kerem, "Anne , Elif evi süpürmüyor, nerede Gezi'yi süpürecek?" mantıklı yanıtı karşısında sakinleşti minnoş annem.

Babamın anarşistleri tarzında bir sürü “anarşist” tanıdım hayatta sonra. Bir de hep  bizim salak akrabalar gibi insanlar tanıdım kendi güzel, küçük, güvenli, dar dünyalarında kendilerine dokunmayan yılanlarıyla mutlu mesut yaşarken, içinde oldukları  küp boğazlarına kadar çamura batarken, hala nefes alabiliyorlar diye hep mutlu olan, ve memleket karışmaya başladığında habire vatanseverlikten bahsedip, huzur bulan, anarşistleri hala sevmeyen, çocuklarının bu anarşik işlere bulaşmamasıyla gurur duyan.  O küp çamurla, yılanla, yalanla dolup taşıyorken bile, hala olan biten başka memlekette oluyormuş gibi takılan çok sevdiğim arkadaşlarım var . “Evlere girelim, kapıları kilitleyelim, dizimizi açalım, anarşistlerden uzak duralım” tipi arkadaşlarım dolu. Babam gibi, onlar da sevmiyorlar anarşistleri, onlar sadece vatanlarını seviyorlar, alıştıkları gibi…Ana-babalarından gördükleri gibi…

Benim arkadaşlarım arasında böyleleri varsa eğer, diğerlerine ne diyeyim ben? Akıl fitil değil ki, götüne sokasın.

Herkes vatan sevgisiyle nefret ediyor anarşistlerden. Eskinin anarşist dedikleri , şimdi çapulcu. Babalar şimdi düzeni ve rahatı bozuyorlar diye çapulculardan nefret ediyor, ve çocukların ödü kopuyor çapulculardan . Bu evlerden çok var ne acı ki… Kaderi  hep anarşistlerden, çapulculardan korkarak başı kumda yaşamak olmamalı güzel zavallı memleketimin. Sonra kurtulamıyor bu Ortadoğu hastalığından işte. 

Hala çocuklara, gençlere oluyor olan. Çocukları anarşistler değil, bu  anarşistlerden korkan, düzen değişikliğinden tırsan, değişim  gücünün kendinde olduğunu anlamayan, sorgulamayan, dayatılana boyun eğmeyi tercih eden  kafalar ölüdürüyor. Çoğunluğun tercihi öldürüyor Berkin'i de, diğerlerini de. Korkuları öldürüyor.