23 Eylül 2016 Cuma

100. YAZI ŞEREFİNE




100 yazı olmuş...

Bir tür kutlama yapayım dedim kendi kendime...

Kendimle geçirdiğim bir akşamdan bu fotoğraflar...100. yazı şerefine...

Tatlı bloğum benim, en sevdiğim oyuncağım...İyi ki başladım sana yazmaya...Başkalarına yazdığım e-postala şimdi kimbilir hangi dehlizinde sanal çöplüğün...Kalplere yazmıştım halbuki çoğunu, sevdiklerime, arkadaşlarıma. Geri dönüp bakarlar mı ki acep, bazen... 

Bir ara kendime grup yapmıştım gmailde. En kıymetlilerimi seçmiştim, sağda solda gördüğüm çoğu kişisel gelişime dair şeyleri yorumlar yazardım. Epey de sürmüştü bu çabam... Kendim gelişiyorum ya, aman ha, sevdiklerim geride kalmasın, neme lazım. Arada bir de fırçalardım onları: 

"Ulen ben sizin için çalışıyorum, insan iki satır 'aslan elif, sen bizim her şeyimizsin,' falan yazar, olmadı iki emoji yollar..."

Sessiz sedasız okurlar mıydı onu bile bilmem. Birkaçı okurdu, ama adres listesinde öyle çok isim vardı ki...Yonca Topbaş bile vardı...Şu gazeteci olan. Şimdi çok şirin görünüyor. 
Hepsi sanal çöplükte...

Oysa şimdi bloğum var, hepsi şimdilik kayıt altında.

Yaza yaza büyüyorum ben...Baka baka sulara...

Çok yaşa sen bloğum... Çok yaşa... 



ELORA DİYE BİR YER




Elora diye bir yer varmış...Tam da burada...Bu heykel de meydanından. Heykelin ismi güzel:  "A Question of Who is in Charge"... "Dümen kimde, işte mesele bu" demek. Heykeltraş Scott McNichol. 

Dümen kimde? Üstüne yazılası bir başlık...Başka yazıya inşallah. Bu durakta inmeyip, Elora'ya ve Arzu'ya doğru ilerliyorum.



Arzu götürdü beni Elora'ya. Arzu, yeni arkadaşlarımdan. Son dönemde hayatıma giren, bünyeme iyi gelenlerden biri. Project North aktivitesinde tanışmıştık. “Ben reiki yapıyorum,” demişti bana o gün.

Ne! Reiki mi?

“Bana şu enerji işlerinden anlayan birini yolla ey evren!” demekteydim o aralar.

“Ama nolur, mevzuyu abartmayan türünden yolla,” diye de eklemiştim. Evren de bana paketlemiş yolladı:

“Ahanda buyur, elimizde bir tane hazır var.” Buyurun, tanıştırayım. Bu da portre denemelerine  kurban ettiğim milyonlardan biri Arzu:





Ben o paketin bu kadar bana uygun hazırlandığını zamanla anlıyorum. Birbirimizi epey bir facebooktan takip ettikten sonra, aynı anda görüşmek istedik, görüşünce doymak bilmedik, ve görüşmeyi de şehir farkına rağmen ihmal etmedik.  Arzu üstlerde dingin, süssüz püssüz, sessiz sakin. Dibiyse görünmüyor, bana göre epey bir derin.

Arzu bir “ hospice”de gönüllü çalışıyor. Hospice demek bir tür bakım evi demek, iyileşme umudu olmayan, hatta tabiri caizse, ölümü bekleyen hastalarla işi. Arada bir Amerika’da bir inziva yerine gidip şarj oluyormuş. Kulağa tuhaf geldiğini biliyorum: “ölümü bekleyen”. Sanki bizim başımıza gelmeyecekmiş gibi... Beklemiyoruz ya...Seviyor işini, tesadüfen farkedilmiş hastalara iyi geldiği, o gün bugündür bakımevi onu, o bakımevini bırakmamış.

Neyse, Arzu beş senedir kocası ve oğluyla Guelph’de yaşıyor. Guelph buranın şirin, küçük, medeni şehirlerinden. Bal dök yala, o kadar da temiz...Yabancısı azmış Guelph’in, İngiliz göçmenlerinin yerleştiği yerlerden. Üniversitesi de var bir tane, genç doluydu otobüs. Greyhound’la gittim, Bir buçuk saat uzaklıkta Toronto’ya. Önce bana kıyak bir reiki seansının ardından kahvaltı, kahve üstü çene derken, evden çıkabildik.

Elora bir minik sanat kasabası. Elora ve Fergus yanyana iki minik kasaba, biri nerede bitiyor, diğeri nerede başlıyor anlamıyorsunuz. Ve Elora Gorge, outdoor aktiviteleriyle ünlü Grand River vadisinde bir boğaz. 

Her bir ayrıntısı oyuncak gibi tasarlanmış kasabalardan. Özenli, temiz, sanki herkes evcilik oyunundaymış gibi atmosferi. Kanada'nın çoğu küçük şehrinde olduğu gibi, hâlâ globalleşmemiş. Bu nedenle her yer film seti gibi.  Alıştığımız tabela , billboard, reklam anarşisi olmayınca, mekanlar insana daha bir "insanî" geliyor. O heryerde karşımıza çıkan nesneler yerine, detaylarında yok olmak istediğiniz mekânlar çıkıyor karşınıza. İnsana sokakta selam verip iltifat eden insanlar kendini turist gibi hissetirmediğinden, kasabanın parçası gibi takılınabiliyor...Yeşil şalvarım hep iltifat alıyor, bu nedenle hiç çıkarmıyorum üstümden.





Biz, o güzel dükkanlarda kaybolmayı başa sefere bırakıp, ilk bulduğumuz birahaneye çöreklendik. Elora Brewing Company. http://elorabrewingcompany.ca/ 

Seyahat bloggerı olmadığım için, size sadece linki veriyorum, yediklerimiz ve içerinin ışığı çok güzeldi diye sadece haber veriyorum.



Sonrasında ise karşımıza birden Tim Murton çıktı  çok matrak bir açıkhava sergisi. Biz gündüz gözüyle gördük, ama esas gece görmek lazımmış. 

Tim Elora'lı bir sanatçı, ressam, heykeltraş. 18 yıllık sanat yönetmeni, 1996'da Halloween için kağıt ve telden canavarlar yapmaya başlamış, ve her sene yenilerini eklediği eserleri kocaman bir hayvanat bahçesine dönüşmüş, ve her sene Halloeen öncesi bu aylarda Twilight Zoo (Alacakaranlık Hayvanatbahçesi) adıyla Elora Sanat Merkezinde sergileniyormuş. Size gece görüntüsünün ne muhteşem olduğunu görün diye linki de ekledim, hizmette sınır tanımıyorum bakınız: http://timmurton.com/the-twilight-zoo/








Fotoğraf makinamı arabada bıraktığımdan, telefonla çektim bunları, çok matrak bir sergiydi, ama gece görmek lazımmış diye tekrar ediyorum, gece fotoğrafları yukarıdaki linkte...Gece gidecekler haber verirse, onlara takılırım, sevinirim de...

Elora adlı bir yer varmış sahiden görmeye değer...

Bir de  Ayşe Egesoy vardı...Hatırlayanlar elime mum diksin...Nereden mi çıktı? Selfiden çıktı abi ki. Kadının programları öyle bir  buğular içindeydi ki, her seferinde "Amanın, lenslerime bir şey oldu," diye paniklerdim...İşte bu akıllı telefonlar şimdi selfi moduydayken, adına güzellik filtresi denen, hatta güzelliğin dozunu  ayarlanabilen  bir filtreyle filtreliyor insanı, buğular içinde, kırşıkları hooop diye siliveren deli bir filtre...Güzellik anlayışını şekillendiren bu "akıllı" dünyamızın yeni akıl dolu icatlarından...

Bu şekilde çekilmiş, absürdlüğünün ziyadesiyle farkında, adeta bebek poposu yumuşaklığında suretlerimizi de  Elora Hatırası olarak koymak istedim bu kısa gezimin sonuna... 





22 Eylül 2016 Perşembe

HEY YOU, DON'T BE AFRAID...





Life has its own money bank. Our values are determined there.

We presume that the value of every one of us is determined by life, but actually that bank is not governed by life. Its master is us, ourselves.

We are the authors of the value we give ourselves. We think we are “worth” something, or “donot worth a lot”.  It doesnot only depend on how much we love ourselves, it is a matter of how much we accept, how much we appreciate our being. Some of us are conscious of their divinity... But most of us are not.

The clue to understand how much we think we are worth is hidden in the small prices we determine for our actions in life, or the value for spending a potion of our time.

Most of the time, we find that we have so many time to waste, that we say “yes” to everyone, not regarding if that yes is appreciated or not.

Or we perform an action that is so easy for us to do, that we throw away many many favours into air, not even asking really where they really  go to.

Or  we  have given a value to some people previously, and doing something for them is priceless. We give away pieces of our being free of charge, feeling good just because that precious one will appreciate us.

Then one day, we find ourselves complaining about:

-how we have wasted time for this, and that,
-how people treat us as if we are a bowl of rubbish,
-how people we think are not of much value are the center of the universe,

And the list goes on...

All that is because we are afraid of not being appreciated...

Paradoxal it is; we are the ones who are not appreciating ourself indeed, waiting to be appreciated by others...

But if we set ourselves a value from the start, then it is much easier for us to say “no”, or to think about what our “yes” means. And for that, all  we need to do is not to fear, not be afraid of being left alone.

Don’t be afraid...Just go out and set your price... Moneywise, timewise, anythingwise...Knowing your blacks and whites...Being wise...


Then let the bank do its work...

16 Eylül 2016 Cuma

BÜYÜYÜNCE BUNLAR GİBİ OLMAK İSTİYORUM


Fotoğraf: Barbara Cole

Tarık Akan’ı sevmeyen var mıydı? Adile Naşit gibiydi o. Sihirli şahsiyetlerdendi. 

Birbirini asla beğenmeyen bir ulusun tüm fertlerine kendini sevdirmeyi başarmış bir dünya güzeli. Bir sene, şu depremin olduğu sene, Kadırga Koyu’nda yaptığımız bir tatilde plajda gördüğümüzde ne sevinmiştim “canlısını” gördüm diye. Meğer aynı pansiyonda kalıyormuşuz.

Hayat öyle uygun görmüş ama bize göre erken  gitti. Allah rahmet eylesin.

Tam da erken gitmekle, geçe kalmak arasında bir yazı yazmak gelmişken içimden, sabah gördüm haberini.

Konu aslında gitmek de değil, geçe kalınca neler yapmayı planladığımız.

Yaşlanmakla ilgili bir derdim olmadığını sanıyorum...Sanıyorum diyorum, artık doğru bildiğim çoğu şey öyle  büyük yalanlarmış ki, farketmeye başladığımdan beri, "sanıyorum" demeyi tercih ediyorum. En azından panik yok- henüz...Onun yerine gündemimde zamanın daha “bereketli”,”verimli” kullanılmasına dair uzun, derin düşünmeler var. 

Eh, gelmez gibi görünen elliye dayanınca, gündem değişebiliyormuş bazen...“Ooo! 2000 mi? Ben o zaman 30 yaşında olacağım,”lar öyle geride kaldılar ki, göremiyorum bile buradan...Ama 70’lerim, 80’lerim açmışlar ışıklarını, “Biz buradayız,” diyor ara ara...

Gözlem severim. Bu konudaki gözlerime dayanarak söylüyorum, ilerisi için genelde şunlar düşünülüyor sanırım elli  yaş grubu arasında:

1-Ege’de bir yerde pastoral rüyalar, hayaller, rakılar, mezeler eşliğinde deniz kenarına yayılmaca

2-Bütün nazını çekecek bir “turcu” bulup, dünyayı gezmece, fotoğraf çekip eşe dosta göstermece

3-Evde, yazlıkta torun, evlat beklemece, beklerken facebookta, instagramda sıradışı insanların sözlerini  paylaşmaca (sosyal medyayla ilgili kısmı ben ekledim, zira kime sorsan "sosyal medyayı azaltmalarda", ben de dahil. Yalnıznığa en kolay reçete, hiç bir gayret gerekmiyor ulaşmak için, ve çok tehlikeli yaşlanma esnasında)

4-“Yaşlanmayayım, gençken gideyim,” diyenlere de rastlıyorum. “Elden ayaktan düşmeden, erkence...”

5-Çocuklarına "yük" olmadan, kendince yaşlılar evi planları yapmaca (evet,  çocuk-ebeveyn ilişkisinin yük olmaktan çıkabileceği  böyle düşünenler arasında seçenekler dahilinde değil)

Bunların hepsinin bir ucu cazip gelse de, nedense içime hiç biri sinmiyor benim.

Öncelikle erken gitmek istemem, neme lazım, gidip de bir daha gelememek var. Her ne kadar kalbim “İnan, bu tek hayatın değil,” dese de, belli mi olur? Ya  “başka hayatlar,” külliyen yalansa? Zaten,  şu anki donanımımla hepsi üstünde hükmüm yoksa,  benim için bu yalan hayat  yegâne olan şu an için. Ve kıymetli... Ve eğer bir yanımız ebediyse dahi, ben mümkün olduğunca çok kalmak istiyorum bu yeryüzü deneyimimde, ruhen ve bedenen olabildiğince sağlıklı olarak tabi. Seviyorum burada olmayı.

Sonra, çocuk, çoluk konusunda, "hayat tarafından" diyeyim de arıza çıkmasın, eğitilmekte olduğumdan, o konuyla ilgili şöyle düşünüyorum: Kızımla ilgili yegâne hayalim: istediği hayatı yaşaması. Bizim bağımız ebedi, bu dünyada en çok dilediğim, özgür hissetmenin ne olduğunu tadabilmesi.

Gezme, tozma kısmı en cazip kısmı olsa da, o şekilde turlamaca işi, bana içine  bir türlü sığamadığım, gdiderek uzaklaştığım bir yaşam biçimini hatırlatıyor. Yapanlara sefaları bol olsun diyorum. Gezeceğim, orası kesin, ve bunun bana daha çok uyan başka vesilelerle ve şekillerle olmasını diliyorum.

Pastoral rüyalar da hoş, itiraf edeyim. Arkası orman, önü masmavi sonsuzluk...Ama pakette bir boşluk var burada da...Böyle bir yer olsun, ama sürekli olmasın, araya başka şeyler alayım. Beni gezdirsin, tozdursun. Üstteki paketle bu paket  bir dengede olsun, ve ikisi de başka bir şeye sahne olsun...

Aslında, sizi yenilerde tanıdığım, benim için iki ilham verici Kanadalıyla tanıştırmak için yaş konusunu açarak  başlamıştım yazıya aslında, laflar başka yerler aktı. Uzatmadan değineceğim şimdi, Beni heyecanlandıran altmışlar, yetmişlerini yaşayan kadınları tanıştıracağım... Yaş almanın imrenilecek bir şey olduğunu bana gösteren kadınlar bunlar.

Geçen sene Le Petit Prince balesinin broşür fotoğraflarına hayran olmuştum, “Bu, bu, nasıl bir şey bu?” deyip şaşırmış, neticede senelerdir hep dilimde olup eyleme geçiremediğim fotoşop olayına beni biraz daha yaklaştırmıştı bu rüyamsı fotoğraflar.



Fotoğraf: Barbara Cole



Bu sene, üyesi olduğum Toronto Camera Club’ın ilk misafiri o fotoları çeken ilham perisiydi. Adı Barbara Cole. http://barbaracole.com/ 


Buranın ünlü fotoğraf sanatçılarından. 63 yaşında.  Su altında çekmiş o destanları. Ve bu sene dalış brövesi almış kocasıyla birlikte, okyanısta dalabilmek için. Dedi ki:

-Yeni şeyler yapmam lazım, dalmayı bu nedenle öğrendim.  

Üretmek üzerine bir hayal. 63 yaşında daha.


Geçen sene de aynısının yetmiş yaşındaki başka bir versiyonu gelmişti kulübe konuşmaya. O da kendini geri dönüşüme adamış, çöp fotoğrafları çekiyor. İlginizi çekerse, ismi Heidi Leverty. http://www.heidileverty.com/biography



Elli yaşında fotoğraf çekmeye başlamış, "Anca sıra geldi," demişti. Geri dönüşüm fotoğrafları çekiyor, dünyanın her yerinde fotoğrafları sergileniyor, ve geri dönüşüm konusunda aktivist. 


fotoğraf: Heidi Leverty

Tarık Akan erken gitti sahiden, ama samimi bir hayat yaşadı, kendisini yaşadı. Bizi hayran bıraktıran şey de bu aslen. 

Ben de bu yaşımda, ileriyi azıcık düşündüğüm dönüm noktasında (her  sıfırla biten yaş, kendimizce bir dönüm noktası oluyor sanırım), şu yağmurlu Toronto gününde, kendimce kendime gaz vermekteyim...Ha, bünye müsait mi, alır o gazı uçar gider mi, yoksa, makina olayı kavrayamaz mı, bilemem...Şu an, ileri yaşlarımla ilgili bu seçeneklerin kalbime çok dokunmasını seviyorum. 

Şu yalan dünyanın tüm karamsarlığında yüzümü çalışkan insanlar, hayalleri olan insanlara çeviriyorum...

Büyüyünce onlar gibi olmak istiyorum...

13 Eylül 2016 Salı

KAÇ KAVŞAKTIR HAYAT?

fotoğrafı Tom Hsiao çekmişti, daha da uygununu bulmazdım sanırım


Kaç kavşaktır hayat?

Kaç kavşak gerekir kendin olabilmek için?

Bu kavşaklara kendi iradesiye gelmez sanır insan. Ama geçtiği yolların virajları, hendekleri, yokuşları, tozu, çamuru, yolboyu seyrine doyulmayan manzaralarıdır insanı kavşağa eşlik eden.

Geldim ben de, işte yine kavşakta dikildim duruyorum bir kaç senedir. Sen seçmezsin ne kadar bekleyeceğini orada, tam ortada. Ne kadar beklemen gerektiğini hayat belirler.

Bugün o bana çok güzel görünen websitemi hazırlayan Deniz’den bir mail aldım:
-Kapatacağım demiştin siteni, emin misin Elif? Devam edeceksen hosting ödeme zamanı geldi.

Evet, sitemi de kapatıyorum. Ve  www.nilisilver.com ile birlikte bir dönem daha kapanıyor, geride sadece kalbimdeki yeri kalıyor. Kimi acı, kimi tatlı başka defterleri kapattığımda olduğu gibi, geriye bir soluk kalıyor. Kapatırken anlamadıklarımı sonradan çok şükür ki anladığım, kendime kattığım, şimdi anladım sandıklarımın da bambaşka anlamları olduğunu sonradan anlayacağım hikayeler kalıyor...

Toronto’ya iki seneliğine geliyorum demiştim... Bilemedim bu kadar seveceğimi. Bilememişim aslında neleri daha çok sevdiğimi...

Geldikten altı ay sonra kapattım şirketimi. Ama websitemi , neden bilmem, kapatamadım o an. Bir şeye ne kadar emek verirsen , o kadar zor oluyor bırakmak diye yazmışım bir kenarıma. Emekten mi bilmem, yoksa o bırakmaya ahdettiğim sıfatlarımın bazılarını hâlâ bırakmaktan ödüm koptuğu için mi kapatamadım?

Ama geldi zamanı. Vedâlaşmak istedim onbeş senemi adadığım işle bu akşam.

Ayşe’ciğim vesile olmuştu tamamen tesadüflerle temelleri atılan gümüş işime. Onu doğurduğumda, ille de kendim bakacağım, günahı, vebâli bana ait olsun diye ayrıldığım mimarlık işimden üç sene uzak kalmam neticesinde  başlamıştı. Bana çok iyi geldi o iş. Bir iş, daha fazla şeye hizmet edemezdi. Ne insanlar çıktı karşıma, bana beni gösterdi... Kimi kaldı, kimi gitti...Hepsine minnettarım. Aldığım keyf, kazandığım maddi, manevi her şey yanıma kâr kaldı.

Şimdi yine Ayşecik için buradayım, ve iki senem bitti... Yine güzel kızım getirdi beni başka bir kavşağa. Yollar karşımda. Kimi daha gösterişli, daha vızır vızır, kimi daha sade, daha ıssız...Bir sürüler... Kalbime güvenip kendimi saldım.  Aklım her ne kadar eski güçlü haliyle beni bir yerlere zorlasa da, nafile... İyi beslemişim keratayı...Asla pes etmiyor. Ama o hâlâ pek anlamadı: dümeni gönül rızasıyla bıraktım ben...

Geçen sefer, benim için yepyeni olan o yola molanın üçüncü senesinde girmiştim.

Ey, Toronto’daki üçüncü senem...

Bana artık ihtiyacım olduğunu düşündüğümü değil, sahiden hakettiğimi ver.

İçinde bütün güzel şeylerin bolluğuyla, bereketiyle ver.

Olduğumu sandıklarımı al, bana gerçeğimi ver...

Kendimi ucundan gördüm, bütünüme neyin hayrı olacaksa, onu ver...






2 Eylül 2016 Cuma

KENDİNE BİR MADALYA TAK



“Şimdi bu akşam, yatmadan evvel, kendine bir madalya tak,” dedi Ayla annem.

“Onsekiz senelik anneliğin için.“

On senelik iyi niyetim için, gayretim için.

Bir şey yapmaya niyetlendiysek, bana uyan şekilde yapmaya çalıştığım onsekiz sene için.
Sevabıyla, günahıyla.

Kimi zaman neşeyle, kimi zaman hüzünle, kimiz zaman öfkeyle, kimi zamansa şükürlerle...

Her annenin yaptığı gibi, kendi usulümce...

Hep elimden geldiğince, sevgiyle...

Artık ne kadar olduysa da, kabulümce...

Daha iyisi, daha kötüsü olmayan bu görevde bunca senelik liyakatım için bir madalya...

Zaman zaman beceremediğimi düşündüğüm için kendimi suçladıklarımı unutarak...

Ya da “daha iyisi”ni nafile yapmaya çalıtığımı hatırlayıp, iyilerin, kötülerin benim için (nispeten, ve epeyce)  mazide kalışını kutlayarak...

Bir göreve talip olduysak, onu tamamlamış olmanın verdiği hazzı her bir hücremde tadarak...

Haddimi, sınırımı hep bileceğimi kendime hatırlatarak...

Kendisi de bir madalya hakeden başrol arkadaşım Kerem’e (herkes kendine takılacak olanı ayarlayacak artık,) ve benimle bu sahneyi paylaşan tüm oyun arkadaşlarımı şükranlarımı sunarak...

“Ara ara hep yap bunu, benden sana tavsiye,“ dedi.


“Ara ara, dön bak kendine  ve, hakettim ben bunu, diyerek kendine bir  madalya tak.”

Siz de yapın ara ara, güzel tavsiye...





28 Ağustos 2016 Pazar

TÜRK ANNELİK KANUNLARI, DOĞA KANUNLARINA KARŞI


resim Ayşe'den, seneler öncesinden


Level atladık...

Yavrulu bir hayat kararı almış biz, seviye atladık...” Level atladık”, “seviye atladık”tan daha doğru geldiği için kulağıma bilerek ingilizcesini kullandım, yoksa allahıma şükür, dilime hâlâ sahibim, ingilizce beni esir alamadı, direnirim sonuna kadar...

(Bu arada,  bu aralar facebookta bir yazı dolanıyor, yavrulamamış biri, yavrulayanların ona karışmasına çatmış... Yavrulayanlar ise, biri hemşirelere, hosteslere veya bilimum meslek gruplarına genelleyerek laf söylediğinde, birleşip beyannâme veren  söz konusu meslek grubu mensupları gibi dayanışma içersinde, kıza yanıtlar döşemişler.  Çok eğlendim...Herkes kendi yaptığının en doğrusu inancına maşallah dibine kadar sahip çıkıyor, sanki o denli tutunmasalar, doğru bildikleri sarsılacakmış gibi. Herkese uygun başka bir sürü çeşitli, farklı doğrulardan ibaret değilmiş gibi bu yaşam. Sonra neden biz böyleyiz, de elâlem başka hayatlar yaşıyor başka yerlerde, diye dövünüp duruyoruz...Neyse ayrı konu, sonra deşerim. Konu, benim konuma da bağlandığı için dikkatimi çekti sadece, not düştüm araya.)  

Neyse, bizimle beraber level atlayanlar, bizimle aynı tercihi yapmış olanlar, bizimle aynı yıllarda yavrulayanlar,  meraktan ya da başka dürtülerden ötürü  diyelim artık, kalpler kırılmasın.... Hepimiz oyunun aynı yerindeyiz. Kuşlar evden uçmaya hazırlanıyor, salacağız selâmetle, gidecekler... Oyunun da, doğanın da kanunu bu: en güzel emanetlerimizi uğruluyoruz çoğumuz, kendi kanatlarını kullanmayı öğrensinler diye açıyoruz kapıyı, pencereyi.

Amma velâkin, Türk annesi olarak bu olay “tık” düğmeye bas, bir sonraki seviyeye geç, bir defteri kapat, yenisine başla şeklinde tezahür edemiyor. Sen öyle olsun arzu etsen de, etraf müsâde etmiyor. En azından benim annem müsâdede zorlanıyor. Kimseye de değil zararı ama kendine ediyor ne ediyorsa. O ve annem gibiler...Endişeden kendini alamıyor.

Bir haftadır her konuşmamızda, gözlerimin içine melul melul bakıyor, dediklerimi pek dinlemeyip, her lafı: “Sen de yalnız kalacaksın,”a getirmeyi başarıyor. Diğer iç açıcı, beni çok yüreklendiren cümleleri sıralıyorum:

-Bakalım yurda haftada kaç kere gideceksin.

-Sen ağlıyor musun? Evete, evet, bak gözlerin dolu dolu oldu. Ah yavrum benim!

-Ne yapacak kendi başına küçücük şey oralarda?

-Nasıl dayanacaksın sen? İşin gücün de yok bir de...

-Ben seni biliyorum, hassassın, zor olacak sana...

Bu cümleler, normal konuşmamızın ortalarına serpiştiriliyor, yani ben her hangi bir serzenişte bulunuyorum fala sanmayın...Diyalog şöyle tezahür ediyor:

-Bugün de yağmur yağdı buralara anne.

-Ah güzel kızım, sen yemek taşırsın artık oraya, değil mi? Ne yiyecek yavrucuk.

Aslında itiraf ediyorum, sadece annemden yağmıyor bu cümleler. Ama ben annem üstünden anlatacağım ki, annem alışık ona sataşmama, diğer arkadaşlarım da kendilerini bulacaklar bu cümlelerde...

"Sana zor olacak! Sana zor olacak! ZOOOORRRR OLAAACAAAKKK!!!! Şşşt, duydun mu elifcik! Sana diyorlar! Çık divanın altından, saklanma! 

Saklanmıyorum işte... Karşıma dizilmiş o cümlelerin tümü, seyrediyorlar beni...Beni düşündüklerinden söylediğimi bilsem de, neden bu cümleye takıldığımla, sadece kendimle yüzleşiyorum yazarken...

Anneme Ayşe’yi toplama kampına yollamadığımızı anlatamadım mâlesef.
Böyle büyüdük biz...Korunmaktan, kollanmaktan, kundaklara sarılmaktan keyifler ala ala büyüdük.

Biz, “Bizim ailelerimiz bir başkadır, elin gâvuru çocuklarını onsekizi doldurur dolmaz kapının önüne koyarlar, biz ölene kadar sarar sarmalarız”hikayeleriyle büyüdük. Hintli anne anne değil mi? Ya da Çinli? “Dünyanın diğer anneleri kötü, biz en iyiyiz.”

Başkasına çamur atmadan en iyisi olunmaz tabi. Yavrulamayı tercih eden, etmeyene çamur atar, ya da tam tesi geçerlidir genelimizde diye genelleyeyim de rahat toparlayayım konuyu. İki farklı tavır, bir topluma fazladır.

Eh işte. Bakın bir halimize...Milletçe...

Onsekizinde oğlunun sırtına üşütüp verem olmasın diye terbezi koymaya çalışan bir milletiz biz. Kaşık elinde, onbeş yaşında ergenin ardından açlıktan ölmesin diye koşan bir ırkız. Başka çocuklara göre daha az üşüyen Ayşe’nin pantalonunun içine külotlu çorap giydirmediğim için anaokulunda fırça yemişliğim var benim, arabadan inip okula yürüdüğü onbeş adımda, İstanbul kışında donarak ölme ihtimali olduğu için. En iğrenci de o pantalon içi külotu çoraptır, pantalonu aşağıya çeker durur, çekiştirip durursun poponda dursun diye. Ondan sonradaha da hayatta kendine gelemez bir daha insan.

“Annesinden çektiğini,  diktatörden çekmemiştir Ortadoğu ve Magrep”.

Benim değil, sevdiğim Cezayirli bir arkadaşımın lafı bu. Biraz sert, ama üstünde düşünmeye değer bir laf. Anne olarak ben de alınmayım, siz de alınmayın lütfen...

Ben de dünyanın tüm anneleri gibi, göbek bağımızın kalan kısmını artık kesme zamanının geldiğinin idrakındayım.  Bu hissin canımı yakabileceği ihtimalinin farkındayım. Ama doğanın kanunu bu: ananın görevi, kanatlarını, bacaklarını, bütün uzuvlarını kendi başına kullanacak zaman geldiğinde, gönül rahatlığıyla salmak yavruyu. Ve analığın en zorlayan kısmı da bu. Ne yedirmek, ne içirmek, ne eğitmek, ne öğretmek, ne okutmak, ne de meslek sahibi edindirmek...

Yegâne görevi, kendi başına uçmasını izlerken endişelenmeden sakin kalabilmek, ki uçabileceğine güvensin...Yapabileceğine inansın... Bu hayatta en önemli şeyin gerçekten “kendi hayatı”nı yaşaması olduğunu idrak etsin.

Hep derim: iyi anne, kötü anne yoktur. Evet, iki türlü anne vardır özünde:

1.       endişesini dizginleyebilen, ya da buna niyet eden,
2.       dizginlemek istemeyen, bu fikire gıcık olan anneler vardır.

Ben  de dualara sığındım dün, onu bıraktığım andan itibaren. Ayrılırken sarıldığımda gözlerim dolduğunda dua ettim.

“Gece yadırgadı mı acaba?” aklıma geldiğinde dua ettim, güzel rüyalar görsün diye.

“Acaba akşam ne yedi, sabah ne yedi?” aklıma geldiğinde dua ettim,  ne yediyse ağız tadıyla yesin diye...

“Ah şimdi napıyor ki? Arasam mı?” aklıma geldiğinde, dua ettim, her anını keyfiyle yaşasın şu güzel gençliğinin, ben nasılsa haberdar olurum bir şekilde diye.

Ben bağımlı ana-kız ilişkimle yüzleşmeye anca 45’imde cesaret edebildim. Bunu kabul edişimi dahi kendimce mucize görmekteyim, çoğu arkadaşımın bunu içinde tabu olarak koruyup, bir sonraki kuşağa özenle aktarmaya hazırlandığını gördükçe.

Uzaktan izleyeceğim bundan sonra o kimi zaman neşeyle, kimi zaman yalpalayarak, kimi zaman kamikâze uçuşu. Kendi gençliğimi asla unutmayarak...  Bir “anne, şunu nasıl yapacağım?” mesafesinde olmayı dileyerek, o çağrıdan önce her şahit olacağıma atlamayarak... Büyümesine, kendi olmasına saygı göstererek. İstediğim gibi olmasa da şahit olduklarım, onu hep çok severek, ve başka hiç bir şeyin (en çok da elâlemin), bu sevginin önüne geçmesine müsade etmeyerek.

Bu öğlen aradı Ayşe’cik bu arada. Her şey olması gerektiği gibiymiş çok şükür.

Anneme haber uçurduk...O da rahatladı çok şükür, diyebilsem keşke, ama hâlâ: “Keşke Avrupalı olsaydı oda arkadaşı,” diyordu.

Canım annem benim... “Hintlinin iyisiymiş bizimkisi,” dedim, ilmini kaptım artık allahtan, duymak istediğini söyleyince hemen ferahlayabiliyor artık...

“Evet evet, oraya çocuk okutmaya gönderdiğine göre, iyi ailedir mutlaka,” dedi son söz olarak. 

"Evet annecim," dedim. "Bizim gibiler," dedim, en çok doğru bildiğine yabancı olandan ürktüğünü bilerek...