11 Temmuz 2017 Salı

TORONTO HAKKINDA KİMSENİN ANLATMADIKLARI-1-GİDENLER NE ŞEKİL? GELENLER NE ŞEKİL?


Acı kahvemi aldım, oturdum yazmaya yine... Gerçekten acı yaptım, isot koydum içine. Deneysel mutfak, fusion kahve”. Bazen kakao falan koyuyorum içine, ama kakaom bitmiş, biberli deneyim dedim. Tavsiye ederim...

"Bugün dedikodu yapacağım sizinle...
Toronto dedikodusu. Kahvenin yanına likörden sonra en iyi giden şey."

Bir ara epey niyetlendim dedikoduyu tamamen bırakmaya, ama Kerem (yeni başlayanlara bilgi: kocam olur kendisi, kağıt üstünde koca, gerçek hayatta can yoldaşı, en iyi arkadaşım) dedikoduyu bırakırsam ve vejetaryen olursam boşanabileceğini buyurdu, eh işime de geldi...Dedikodu biraz kalsın, ama içkiyi bıraktım, o kesin bilgi yayalım. Aklımı hep başımda istiyorum. Gerçi beynimi uyuşturmadan da bir tuhaf sayılırım genele göre ya. Esas içki  beni bıraktı, olmazsa olmazım rakı bile burnuma böcek ilacı gibi kokmaya başladı. Hormonal değişikliklerden olsa gerek...Vücudumu dinliyorum, kocamı da dinliyorum...

Toronto mahallemin en sevdiğim yeri, The Beaches

Bu Toronto çok merak konusu ya memlekette. En kolay (?) göçülen yerlerden biri olduğu için gidişattan endişe edenler akın akın buraya yollanıyor. Her hafta üç beş eş dost skypı yapıyoruz burada yaşayan bizler. İnternete güvenmeyen herkes bizleri arıyor, eh övünmek gibi olmasın çevre de epey geniş hiç anlayamasam da. Zira Türkiye’de büyümedim bile ama allahın işi işte. İnternetten her şeye bakma yetisine sahip arayan herkes çok şükür, ama arıyorlar yine de. Old school diyorlar buna... Anam babam usulü türkçesi. İlla birine soracaksın. Yahu sen beni tanır mısın, akıllı mıyım, manyak mıyım bilir misin? Dıdısının dıdısının dıdıları arıyor. Gerçi haksızlık etmeyeyim , tatlı insanlar tanıdım bu şekilde, ama memleketim insanı genelde çok renkli malum...

Toronto dedikodularına gelmeden önce gelenleri çeşit çeşit inceleyeceğim, amme hizmeti benimkisi. Dilerim faydalı olur birlerine...

1-Gelmeye gönlü olmayan ama dolduruşa gelmişler kararsızlar kategorisi “eş dost gitti biz kalmayalım geride”:

Bunlar kutudan çıkan joker oyuncaklar gibi ara ara hortluyorlar. Ve her seferinde aynı şeyleri soruyorlar. Aynı sorulara farklı cevap umarak sanırım. Çoğunluk ilk seferinde oldukça kararlı görünüyorlar, zannedersin bavullar yapılmış, hatta tartılmış (ilk gelirken bu bavul tartma işlemi başlı başına olay= “Kitapları çıkar, donları ekle, yok olmadı bir kaç da ayakkabı çıkaralım, zaten eskimiş bunlar,  yahu ne işi var bu bibloların işi burada, sıktı mı?” Şeklinde diyalogları var o işin) ,  telefonu kapatıp ayakkabıları giyip yola çıkacak. Bu aşamadaki birinin soracağı soruları sorar bunlar. Sonra bir bakarsın gelmeye çok uzaklardır...Bir sonraki arayışlarında artık çok ciddiye almayıp, “Ya kısmet, gelirseniz gelirsiniz, olmadı başka sefere, ne oldu senin öteki işler” diye lafı çevirmek en iyisi. Hatta araya “Aman iyi ki gelmeye kalkmadınız, bak burada da havalar hep soğuk, daha bahar da gelemedi” diye geçiştirip içlerini ferahlatmak sevap. Kolay karar değil, kesin... Aynı soruyu farklı şekillerde sormaya başladı mı, anla ki o kişi  uzak gelmelere, bırakmalara...Kal yerinde, bozma hiç düzenini. Haklı olduğun çok yeri de var bu karasızlığın, bakma dalga geçtiğime.

2-Aynı soruları yüzbeş farklı kişiye sormuş, ama yine de sorma ihtiyacı hiç bitmeyen, eşşeği sağlam kazığı bırak, Boğaz Köprüsünün ayağına (bana en sağlam ayak köprü ayağıymış gibi geldi de) bağlasa da dönüp dönüp kontrol etmekten kendine alamayan obsesif kompalsif kategorisi: (Alınma gücenme yok, zira ben de obsesif kompalsifim, kavanoz kapaklarını öyle uzun uzun ve sıkı sıkı kapatırım ki, He Man gelse açamaz)

Bunlar sahiden matrak oluyor. Önce sahiden hiç bilgisi yok sanıyorsun. Öyle zavallı zavallı takılıyor en başta. “Ne biliym ki ne?” tarzı bu. Sende bir tür acıma duygusunu tetikliyor bunlar. Oldukça tehlikeli bir durum. Her şeyi dinozorlardan başlayarak anlatmaya meyl edebilirsin. Hemen gereken kontakları seferber edebilir, kendini onlar için birilerinden bir şeyler rica ederken bulabilirsin. Sonra bir de ne görmüşsün, Toronto’yu sor onlar sana anlatsın. Neredeyse muhtarlığa aday olacaklar! Herkesi senden önce tanımışlar, edindikleri bilgiler sendekilerden detaylı. Aslında ortadoğunun bir geleneğidir bu tarz. Aciz görün, işini gör. “Ben bilemem ki?”, “Ben yapamam ki?” lerle ilerlerler, bütün işlerini başkalarına hallettirirler.

Bu tarz öyle hemen anlaşılmıyor, biraz zaman kaybediyorsun. Ama farkedince de hemen uzamak lazım. Hep nefse çalıştıkları için bütün bunları bildiğin halde kendini onlar için koştururken bulabiliyor insan. Kızamıyor da insan. Onlar da bir geleneği sürdürmekteler işte. Yalan söyledim, bazen kızıyor insan...O zaman da bunu arkalarından söylemek yerine, yüzlerine söylemeyi uygun buluyorum.

3-Bütün işlerini yoluna koymuş, sadece ayrıntıları biraz daha bilmek isteyen şuurlular kategorisi:

Bunlar tadından yenmiyor, hızlı ve netler, ne soracaklarını biliyorlar. Yazışarak halloluyor çoğu şey. Geldiklerinde de bunlardan hoş arkadaş da oluyor.

Başka bir en sevdiğim yerden, Ward's Island'dan Toronto silueti
"Sadece gelenler mi çeşit çeşit? Değil elbet...Buradaki herkes elinden geleni yapmaya dünden gönüllüler...Onları da yazmak lazım, zira akıl verenler de çeşit çeşit... Ve izlemesi matrak. Yani benim için matrak tabi...Hele ilk geldiğimde, canım çok sıkıldığında gözlem yaparak kendimi eğlendiriyordum."
1-“Çok zor çok zor çok zor” da ısrar edenler:

İlk gelen herkes zorlanıyor burada genelde, maddi açıdan, manevi açıdan. Zor zenaat göçmenlik. Bu kategori  yeni gelecek olanın iyiliği için, hazırlıklı olsunlar diye başlarına ne kadar berbat şey geldiyse, önce onları sıralayanlar. Mümkünse gelmeye niyetliyi bile yolundan döndürebilirler. Gerçekçi olmalarıyla gurur duyduklarından önce negatif deneyimler sıralanıyor. Haklı oldukları çok şey var genelde, ama insan onları dinleyince “eve git, bileklerini bir koşu kes de gel” duygusuna kapılıyor. Aslında bu yardımseverler, kendi kendilerine ne kadar yol katettiklerini anlatıp duruyorlar yeni gelenlere anlatırken. Haklılar da. İnsan bazen unutmamak için hatırlatıyor. Zira devam edebilmek için buna ihtiyacı oluyor.

2-“Çok kolay çok kolay çok kolay” da ısrar edenler:

Bakın bu kategoriye ben de girdim bir ara. Sadece elalemle değil kendimle de dalga geçiyorum ki, kalp kırmayalım. Zorlandığını kendine yediremeyip, ağlamayı kendine yakıştırmayıp, “Ben nasıl olur da zorlanırım? Olacak iş değil,”ciler bunlar. Kol kırılır yen içinde kalır tarzı bu. Sürekli herkes kendine “Vay canına, nasıl da becermiş, helal olsun”a ihtiyacı olanlar. Pespembe tablolar çizerler, üstteki kategori kadar yanıltıcılardır. Bunların da kendilerine hep bütün zorlukların geçeceğini tekrar etmeye ihtiyaçları var, ki devam etmeye güçleri olsun.

3-Başkalarının hep iyiliğini isteyen sistematik yardımseverler:

Bunlar için oturulacak yer, çocukları gönderilecek okul, alışveriş yapılacak harika  Cosco gibi burada genel hayat tarzına uygun mutlak doğruları vardır. Ellerinde listeyle dolaşırlar, sen akıl sormasan dahi, onlar cömerttir , verirler. Çok yardımseverlerdir ve bir kısmı da ısrarseverdir...Her dediklerine “hı,hı” demek, gerçekten faydalı olan bilgileri alıp, damıtıp, kendi tarzına uyarlamak gerekir. Listeleri vardır yeni gelenler için sürekli güncelledikleri. Ben bazen bu kategori olduğumu farkedip duruyorum. Hazır durmuşken de dönüp kendime bakıyorum...

4-İşine gelene yardım eden, gelmeyene etmeyenler:

Eh, bir toplumun olmazsa olmaz kategorisi. Adına networking dene  şeyin etrafında yoğunlaşmış bir kategoridir bu...Üstüne roman yazılası... Dünyanın her yerinde bence aynı dert olan şey. Ama anlayabildiğim bir şey, sonuçta herkes hayatını baştan kurmak derdinde. Üstünde kafa dahi yormadığım, çok gerilerde bıraktığım bir dünyaya ait bir kategori.

"Dedikodum şimdilik bu kadar. Kahvem de bitti zaten..."

Gözlemlerimi aktarmaya devam edeceğim. Zira gelmek isteyen herkes emlakçısına, eğitim danışmanına, finans danışmanına, muhasebecisine referanslar yoluyla ulaşabiliyor. Benim gözlemlerim  sosyal hayata dair. Ben de onları aktarayım, belki birilerinin işine yarar, belli mi olur?

Hem kendimi eğlendiriyorum, hem de sevaptır...Amme hizmeti...

8 Temmuz 2017 Cumartesi

GÖRÜNMELERE DAİR



Beni kahve tetikliyor...

Sabah kahvemi içerken değil de, genellikle yaparken akıyor içime yazılar...Neler yazıyorum o arada, bilseniz, yazsam sahiden roman olur.

Oturmuyorum çoğu zaman klavye başına. İçimden yazıyor, içimden okuyorum.

Bir yere dökmesem de, döksem de, o kelimeler  beni sakinleştiriyor.

Eğer ki kağıda- ekrana- word dokümanına-bloğa dökmüşsem aklımı ziyaret edenleri, o zaman birileri okusun istiyorum. Bekliyorum. Bakıyorum. Like’ları saydığımı farkediyorum.
Halbuki içime yazıp, içimden okuyunca, sadece keyfi kalıyor.

Diğer türlü, beğenenler, beğenmeyenler oluyor. Etkilenmediğimi düşünsem de, geri bildirimlerden haz alıyorum.

Ne kadar üstünde çalışsam da, ben alkışlar için  eğitilenlerdenim...

Görüldüğü zaman var olduğuna inanan, görülmediği zaman “hiç” olduğuna inandırılmışlardanım.

Folklor ekibinde herkes kırmızı şalvar giymişken, çingene pembesine layık görülendim ben.

Herkes sadece öğrenirken, derecelere oynayandım.

Herkes yaşar giderken, ben nefes nefese hayatla yarışanlardandım.

Mutluyum, mutluyum diye coşanlardandım.

Yapıyorum, yapıyorum diye haykıranlardandım.

Burdayım, burdayım diye bağıranlardandım.

Ne kalabalığız aslında biz.

Şimdi ise sadece fısıldıyorum: yazıyorum, yazıyorum diye.

Bazen yazıp yazıp atıyorum.

Evet, biri bana “kalbime dokundu yazın” dediğinde içim ısınıyor.

Yine de sadece senelerin ağırlığını atıyorum diye yazıyorum...

Öyle çok haybeye teşhir etmişim ki kendimi, görünür olmaya tırsıyorum.

Çok şükür, kendimi daha az kandırıyorum.

Yani en azından öyle sanıyorum.




30 Haziran 2017 Cuma

SİVAS


SİVAS
Ölümün hasatıydı Sivas ve bol oldu ürün

bir tırpan ucunda savruldu sesimiz
sesimiz Yasemin, Gül, Hasret
ince ve uzun kanatları kırlangıçların
sesimiz sabah serinliğinin çiğ damlaları.

Unutsun bütün şarkılarını bu şehir

unutsun ipeksi dönüşlerini turnaların
unut beni sevgilim
yarısı kül bir kadınım artık

Hep böyle ıssız mı olur katliam sonrası kentler

ırmak bile susar mı, rüzgar korkar mı sokaklardan
biter mi çığlık ateş ve dumanla...?

Ölü çocuklar da doğurgandır ölü aşklar gibi

kesilmiş kavaklar da ıslık çalar
dilini yitirmişse de şiir
bir deniz feneri çizmenin tam zamanıdır.


Şiir, yengem şair Zerrin Taşpınar’ın kalbinden...Yengem de o cehennemden, o yangından bedeni kurtulanlardan. Sadece bedeni kurtuldu. Bir yanı hep yangın...
Bu millet topluca seyretti, günler sonrasında, aylar sonrasında, yıllar sonrasında...Hep seyretti.
Hep seyrettik...
En büyük ayıplarımızdandır.
Türkiye’yi değil, dünyayı ayağa kaldırmalıydı memleketim.
Alevisi, ermenisi, kürdü...Kesile, yakıla, yerlerinden yurtlarından söküle söküle geldik bu günlere. Çok ahı var bu toprakların. Çoook!
Hep “ama onlar da”larla başlayan cümleleri vardı bu memleketin. Hep anlayamadığım, insanı insanlığından utandıran cümleleri vardı. Hala da bunlara sıkı sıkı sarılanlar var, bu nedenle dünyanın ta bilmem neresinde de hala bölük pörçüğüz, sadece utançlarımız sapa sağlam, çünkü onlara hala takıntılı bir şekilde tutunan büyük bir kesim var.
El birliğiyle geldik bu günlere, bunu kimsenin kabul edeceği de yok.
Bu “ama onlar da”lı cümleler ne acıdır ki sakız gibi oldu, iyice uzadı, uzadı, uzadı, her yanımıza yapıştı.
Sökemiyoruz artık...
Geldi yıldönümü Sivas’ın.
Tek diyebileceğim: Unutsun bütün riyalarını bir millet...
Unutsun bütün nefretlerini bu ülke...

Herkes içindeki nefretin, kinin dozuna bir çeki düzen verse...
Keşke...

HAVAİ FİŞEKLERİ, SİZE DİYORUM...



yürüyorum boşluğa
ardımda havai fişekleri

gelin, diyorum hepsine
gelin burası karanlık
gerçeğimiz zifiri

korkmayın, diyorum hepsine
bırakın şatafatınızı
ışıltımız anlık

soyunun, diyorum
rahatlayın, bizbizeyiz
hayatımız bir kaç soluk





27 Haziran 2017 Salı

ALTERNATİF BAYRAM YAZISI




Nostaljik bayram yazısıdır bu...

Şu nostaljik bayram yazıları tetikledi beni. “Allahım o ne güzel bayramlardı! “türünden...

Ben de yazacağım bir tane, dedim. Neyim eksik?

Hazır birlik beraberlik mesajları gırla gidiyor ya, düşündüm,  biz bu çok harika bayramlarla birlik beraberlik içinde büyüyen bir kuşağın yarattığı bir Türkiye gerçeğini yaşıyoruz hep birlikte...Ve bu gerçek paramparça.

Çok filozof olmaya gerek yok bir yerlerde bir saçmalık olduğunu anlamak için. 

“Bayramlar değişti, bu nedenle bu haldeyiz,” yaklaşımın yerine, “Madem biz bu birleştirici bayramlarla büyüdük,  neden şu an bölük pörçüğüz?” diyen bir savı öne sürmek istiyorum.

Bu dînî bayramların en baba mesajı nedir arkadaşlar? Birlik, beraberlik, küsler barışsın, hadi aranızda anlaşın falan filan değil mi en halk dili özetiyle? Koca bir yalan o iş, benim zamanında aramın soğuk olduğu arkadaşlarıma "hadi bayram, barışalım," diye mektuplar yazdığım olmuştur. Neticeyi bilmek ister misiniz? Söyleyeyim: kıç üstüne oturma. O zamanlardan bilirim bu küsler barışsın geyiği de kulağa hoş, bünyeye zarar bir cümledir. Netekim, bu bayram da kimseden ses çıkmadı...Zira, zamanı gelince giden gidiyor, bize bu gerçeği anlatsalardı, daha az canımız yanardı eminim...

Konuyu dağıtmayayım, geçen hafta Toronto’daki bir türlü memleket hasretiyle, üzüntüleriyle dahi birleşemediğimiz “Adalet” yürüyüşü de konunun tam üstüne tuz ve biber olarak bastı, ve ben bu birlik, beraberlik, bayram, kutlama  konularını yazmazsam patlayacağım noktaya geldim. 

Evet yürüdük.  Otuz, kırk kişi. Ben a çoktan muhalefet olarak ümidi kestiğim için sorgulamayı da kestiğim CHP’nin düzenlediği yürüyüşe gittim. Ertesi gün başka grup yürüdü. Onlar da başka sol görüşlülermiş, daha da deşmedim kimler, neler. İki sol birleşip allahın Toronto’sunda, şu memlekete de az destek verelim, uzaktan da olsa ,” kalbimiz sizinle” diyelim diyemedi malesef.

Bazı arkadaşlarım ikisine de gitti. Ben saçmalık olduğunu düşündüm, gitmedim. İlk Özgecan Aslan cinayetinde yürümüştüm. Ben kürtlerin düzenlediğine gitmiştim, meğer başka bir tane daha varmış, o hem de medyatikmiş. Eh, kameraları duyan gelmiş de diyebiliriz diğerine. Ben garip garip, sessiz sedasız Kürt gençlerle yürüdüm.  Kalbim yanıyordu Özge için... Aynı Nuriye için, Semih için yandığı gibi. Kendi kendimi tatmin etmeye yürüdüm ikisinde de. Bir şeye etkimiz yok, zaten döne döne, kendime baka baka bir hâl olmuşum, yaramı sakinleştirmeye yürüdüm ikisinde de. Öyle uzun uzun düşünecek hâli yoktu bünyemin: o kimdir, kimlerle fotoğrafım çıkacak, kimler alkışlayacak, takdir edecek veya yerecek. Zaten umrum olmaz o ayrı ya...Kimlerle görünmüşüm, nasıl anılmışım...
(Bazen “Acaba umursasam mı?” dediğim de olmuyor değil. Zira, burada  tarikat müridinden, PKK’ya uzanan bir çizgide anıldığım kulağıma geldi ara ara.Gülmekten şaşıramadım bile )

Bir üçüncü şans vereceğim Toronto protestolarına yine de , memleket bu halde oldukça çıkar yakında başka bir protesto nasılsa. Çünkü ben genelde herkese, ya da her olaya  üç kere şans veriyorum artık. Yeğenim Can’ın kulakları çınlasın. Ondan öğrendim üçlemeyi: o kızlara üç kere şans veriyordu, üçünde de iş çıkmıyorsa, yallah başka kıza yollanıyordu. Gayet mantıklı buldum, ve kendime uyarladım. İşe yarıyor, tavsiye ederim.

Velhasıl, kilometrelerce uzakta da bölük pörçüğüz. Ve farklı grupların, istisnasız hepsinin destek aldığı şey: “ötekileştirme”. Bölük pörçük Toronto Türk toplumu. 23 Nisan'ı iki ayrı grup, iki ayrı yerde kutluyor mesela. Akıllara seza. Bu gerçekten sosyoloji vakası, üstünde çok düşünmeme rağmen beni epey aşıyor. Biraz anlamaya çalıştıktan sonra, bünyemi bununla meşgul etmemeye karar verdim. Ama yoğun talep olursa, bu konunun çok da matrak hikayelerine  şahit oldum, yazarım belki. Bir de koruma tahsis etmem lâzım ama kendime...

Birlikte değil, ötekileştikçe güçlüyüz nedense...

Ve gırla gidiyor birleştirmeye yönelik nostaljik bayram mesajları. Ama sanırım bu bayramları baştan formüle etmek gerekecek...

Şimdi idealize ederek, "ah vah, nerde o eski bayramlar," diye dövündüğümüz bayram olayımız aslında neydi, unutanlara hatırlatmak için en başından başlıyorum:

1 1- Bayram temizliği olayı: Pislik malum en korktuğumuz şeydir milletçe. Kapı önünde ayakkabı çıkarırız, beş vakit abdest alırız, ve hepimiz bal dök yala kıvamındayız bu nedenle. Temizlik şarttır. Ev ahalisini canından bezdirircesine hummalı bir temizlik  hâline çoğumuz aşinayızdır. Böyle büyüdük. Bayram mı geliyor, temizlik denetimine müfettiş mi belli değil. Sebebi tabi ki temiz ve düzenli olursa enerjiler hoş olur, ruhumuz hoş olur vs vs. Ama bu idrakta değildir genelde anneler, olay daha ziyade “Konu komşu gelecek, neme lâzım” şeklinde gelişir. Yani müfettişler aslında koynumuza  misafir diye aldığımız yılanlardır. Hele kız çocuğuysan, sıçtın. Kendi evimizin temizlikçisi olduğumuz evlerde büyüdük çoğumuz. (Buna karşı değilim, zira büyüyüp de eve yardımcı, çocuğa bakıcı tarzı yaşamlara geçiş yapınca o hayatı hep sorguladım: modern zaman köleleri çalıştırdık çoğumuz...) Ama annelerimizin temizlik, güzellik ve hummalı yemek, tatlı hazırlığı beni çok yordu. Biraz rahat olsaydık, bayramlarda kendimizi komşular, akrabalar uğruna unutmasaydık başka bir ülke olur muyduk hep düşünmüşümdür.

2 2- Katlanmak zorunda olduğumuz akrabalar: Evet, bayramdan bayrama gördüğümüz akrabalar.  Bayramlarda sevmek zorunda olduğumuz akrabalar. Onlar da bilir senin ne hissettiğini, yalandan edilen iltifatlar... Bilirsin az görüldüğün için daha fazla meraklarına maruz kalmışsındır. İltifat mıdır, nedir anlamadığın cümleleri vardır bunların, hiç unutmazsın: “Elif’ciğim, sen de hiç büyümüyorsun maşallah.” Sanırsın iyi bir şey söyledi. Genç kaldın gibi bir şey dedi sanırsın. Acele edip de sevinmeyesin sakın, gururunun okşanmasına müsade etmeden, bir sonraki cümle  iner şşşrrraakkk diye : “ Çocuk geldin, çocuk gideceksin.”

3 3- Daha da fenası, katlanmak zorunda olduğun misafir çocukları: ”Elif ablası hadi odana götür Öküzcan’ı.” Genelde bunların tümü ileri doz yaramaz olurlar. Normal zamanda gelseler, bayram olmadığı için sen sıvışırsın, okulu, dersi, mersi bahane edip. Ama bayramda herkes evinde gözaltındadir. Uzayamazsın. Misafri çocuğu esir almıştır seni, kurtulamazsın.

4 4-  Fantastik komşu ziyaretleri: Saçma şekilde “önce 2 numaraya, sonra 4 numaraya, 4’ler ve 2’ler birleşip 6 numaraya, sonra 6’lar 5’e, ay hangisini atlamıştık arada, eh 6’dan sonrakiler kalsın yarına, uzaktan unutulmuş akraba gelirse, gel çağır kapıya” şeklinde gelişen absürd komşu ziyaretleri vardır. Her gidilen evde aynı sırada: önce kolonya, sonra kahve, likör, şeker triosu, sonra ardından çatlatmayan allah çatlatmıyor, baklavası, kadayıfı, ve aynı, “daha daha nasılsınız?”la başlayan, hiç bir anlam içermeyen, boş boş, kıt kelime hazneleriyle kurulmuş muhabbetler. Bugün bize miras kalan lafla memleket kurtarmalar, ya da lüzumsuz hava atmalar da cabası...Ve komşulardan daha hızlı hareket edebilen dedikodular, sen daha üst katın kapısını çalmadan, alt katın lafı girmiş oturmuştur başköşeye...

5  5- Aile yemekleri: birinci öğlen, birinci akşam, ikinci öğlen, ikinci akşam, üçüncü öğle, üçüncü akşam diye epey kompleks planlama gerektiren şaşalı organizasyonlar. Bir de o herkesin sizde olduğu akşamın bitmeyen bulaşıkları aklımdadır. Sanki kıtlıktan çıkmışız gibi ha babam tıkınılan bu ortamlar, bayramlara yüklenilen anlamı epey hedeften şaşırtmıştır.

6- Bayram hediyesi: Herkesi derinden etkilediğine şahit olduğum bayram mendili denen takdire şayan harika hediyenin takdirini yorumsuz olarak size bırakıyorum... ve binlerce el öpmeyi...

Bütün bunlara bakınca, neden eski bayramlar yok anlamak mümkün: bıktı millet o yalan sosyalleşmelerden de ondan... Samimiyeti sorgulanan, “aileyiz, birbirimizi sevmeliyiz” riyasından...

Ne kadar popi olduğunun, (gençlerin jargonunda: anlamı ne kadar popülersin) ne kadar sevildiğinin epey kandırıkçı bir göstergesi olan bayram ziyareti şaşaasının gölgesinde büyüdük biz. Eskiden facebook “like”larının olmadığı günlerin ölçütüydü bayram trafiği...Yani insan aynı insan... Değişmeye gönlü olmadıkça, nefsi hep aynı yerlere çalışmakta malesef. 

Bugünün bayramlarının ise bunlara ek ayrı bir trajik durumu var: Memleketim büyük bir travmadan geçiyor. Her yanı kanıyor, yaraya parmak parmak tuz basanlar da çok acımasız. Hep yaralıydı, o da ayrı, ama o yaralar şimdi gözardı edilemeyecek büyüklüğe ulaştı. Ta fizandaki görüyor. Bayram kutlayası yok çoğunluğun, bu boğucu ortamda, anca  bir şekilde kendine nefes alacak alan arıyor.

Bakmayın, bana her gün bayram diye bu kadar önemseyemiyorum bayram nostaljisini...Ama olaya, kutlamaya, mesajlarına, adabına biraz daha şuurla yaklaşma zamanı geldi de geçiyor bence. Hayat devam edecek hep, ama bu bayram geyiğini de az sorgulayalım artık...Mevzuya bir de mesnetsiz bir romantizm ekleyerek kaçtığımız gerçek yüzümüzle yüzleşmeyi daha da ötelemeyelim. Gerçek sınavımızın sözde değil, özde birlik- beraberlik sınavı olduğunu anlayalım.


İçerde ve dışarda... Ötekileştirmemeye samiyetle, şekilcilikten ırak, ilk önce konudan, komşudan başlayalım...

Hadi iyi bayramlar hepinize, dağılalım...

20 Haziran 2017 Salı

BÜTÜN KABAHAT ELÂLEMDE


Kabahat elâlemde...

Evet, bütün suç elâlemde...

Ne Tayyip’te, ne chp’de, ne mhp’de, ne iktidarda, ne muhalefette, ne kürtlerde, ne dinde, ne Feto’da, ne sende, ne bende...

Kabahat elâlemde...

(Özellikle kabahat... suç değil... kökü “kbh”. Çirkin , kötü davranış demek. “Suç”la kıyaslandığında, daha okkalı. Sevdiğim kelimelerden, sesi anlamıyla çok uyumlu kelimelerden)

Koca bir coğrafyanın, tüm ortadoğu ve  magrebin kaderidir elâlem.

Özgürlüğün bittiği yerdir.

Gözlerin esaretidir.

Fısıltıların ağırlığıdır.

Dedikoduların düğümüdür.

Adı konmamış kuralların, kaidelerin baskısıdır.

İnsanın asla kendisi olmasına müsade etmeyen bir müessesedir.

Canevidir bizim buraların elâlem.

Evden çıkarken “Neme lâzım, eğer bugün ölürsem, arkamdan donları yerden yoplamasınlar, ‘ay hale, jale, bütün mahalle de ne pasaklıymış!’ Demesinler” diye evden çıkmadan iki ayağını bir pabuca sokan keratadır elâlem.

“Ele güne karşı” diye başlayan cümlelerle düzülen düğünler, dernekler, törenlerin tadını kaçırdığı güzel günlerin katilidir elâlem.

“Onları misafire yaptım”, “Evi misafire temizledim”lerin ufaladığı benliklerin, kimliklerin gardiyanıdır elâlem.

Özgür olmanın, kendin olmak demek olduğunu öğrenemeden göçenlerin, ve cenazelerin bile elâlemlere göre tasarlandığı bir  coğrafyadır bizim coğrafya.

Öyle bir hapisanedir ki elâlem, içine doğduğun an kaderin bellidir.

Eflatun’un meşhur mağarası misal, dışarısı nasıldır bilinemediğinden, gönüllü mahkumiyettir.

İçki yasağıyla, giyinme kuşanma yasaklarıyla özgürlükler elden gidiyor sanılır.

Oysa ki hiç özgür olmamıştır ortadoğu, magrep.


Onun doğduğu an kucaklayan, sarıp sarmalayan çok sevdiği bir elâlemi vardır...

9 Haziran 2017 Cuma

BU ARBEDEDE HAYATTA KALMA REHBERİ-1


Dolunay bir yandan, zeytin ağaçları bir taraftan, meleketin tüm ibişlikleri bir taraftan, Trump’ın dünyanın içine itme halleri bir taraftan, tam geldi derken istediğim gibi gelemeyen ik bahar bir taraftan, yaş sebebiyle hormonlar  (bunu üstü az kapalı yazıyorum, ki tatlı annem fazla açarsam “sen ne biçim yazdın öyle, yine her şeyin ortada” diye kızmasın diye) ayrı taraftan...

Düşünüp duruyorum yine...

Ulan, nasıl hem bu kadar zor, hem de bu kadar vazgeçilmez şekilde harika olabiliyor şu hayat? Nasıl bu kadar dayanıklı olabiliyor ademoğlu?

Oyuna kendini kaptırdın mı fazlaca sanırım, o zaman biraz daha zorlaşıyor her şey. Şimdi size tüm bu tatava arasında hayatta kalma formüllerimi açıklayacağım:

1-Rolünü “kendin” sanınca sarpa sarıyor her şey. Bu nedenle kendini ara ara antraktta bulabildikçe, bir dinlenip, iki sigara molası, bir de frigo yedin mi, sahnede tekrar yer alma gücünü buldukça biraz daha kolaylaşıyor. Herkesin antraktı farklı. Sadece şunu diyebilme gücüne ve idrakına sahip olmak yetiyor: “Abi, bana müsade, bir mola verelim.” Molada ne yapacağınızı, ne yiyip içeceğinizi de kendiniz düşünün artık. Ne sevdiğinizi ben bilmem. Sadece her şeyin bir koca oyun olduğunu unutmayın, havaya fazla girmeyin. Ölünce bitiyor olabilir, bitmiyor da olabilir. Zamanı gelince göreceğiz. bu konuda bir düşüncem var elbet, ama kimsenin dediğine fazla itibar etmiyorum şimdilik...

2-Dostlarla ağlayın...Önce bir  frekans ayarı yapın ama. Bu önemli. Zira hepimizin binlerce arkadaşı var, sosyal medyadan görüldüğü üzere. Bu ayar, benzer dalga boyunda olduklarınızı belirlemek için. Ama önce kendi frekansınızı bir sabitlemeye çalışın. Zira, çok değişken frekanslar bünyeye zarar... Bir sabitleme, o frekansı bilme gayreti gösterin. Siz “Ahanda buldum , artık cızırdamıyor,” dediğiniz an, diğer frekanslar kendi dalga boylarına çekilecekler. Kalacaksınız hayat görüşünüz benzerlerle.  Bir, ha bilemedin iki, belki zorlarsan üç... Bunları hep arayabilirsiniz, ağlamaya, gülmeye, saçmalamaya... Diğerlerine de takılmayın. Frekans önemli, ama unutmayın.

3-Baktınız çok hüzünleniyorsunuz, ya da çok sinirleniyorsunuz, kızdınız yine dünyaya, düzene, düzenlere vs vs...Hooop, odağı çevirin: kendi içinizdeki kötüye, eziğe, düzenbaza, yıkana, yakana, öfkelenene, dertlenene  bakmaya cesaret edin. Bu biraz fazla mı geldi, o zaman atlayın, şart değil. Benim formülüm bu, dedim ya...İşe yaradığını kendimde gördüm. Bazen kendimi görüp:"Ana! Ben sahiden bu muymuşum lan?" dediğim çok oluyor, ama alışıyor insan bir süre sonra, daha az koyuyor...Tanıdıkça, daha bir sever oldum kendisini, yani başka bir Elif'i...

4-Çok mu geldiler soldan, soldan, kaçın doğaya, suya. Orada her şey normal nasılsa. Bir bakın ağaç ne yapıyor, su nasıl akıyor, güneş nasıl doğuyor, batıyor. Her şey nasıl yenileniyor. Her şey orada aslında, kendimizi kapattığımız, adına medeniyet dediğimiz, çoğu saçma kurallarını kendimize hapishane yaptığımız doğal olmayan ortamlarımız kısır. Bir işaret yok orada, sadece düzene uymayanı öğüten bir değirmen var. Tamamen öğütülmeden önce, elini, kolunu kapıyor insanın.

5-Cüzdanınıza çalıştığınız kadar, ruhunuza da çalışın. Zira denge şaşarsa, işte yaşadığımız dünyaya en baba katkıyı sağlayanlardan oluyoruz. Sonra da memnuniyetsizliğimizi haykırıp duruyoruz parlak ekranlardan. Ve bu zehir sirayet ediyor evrene, çoğaldıkça çoğalıyor...

Beş tane yetsin bugün...
Kendi kendime hatırlattım, tamam ben deşarj oldum.
Dünya aynı dünya...Ne Isis’te kabahat, ne Trump’ta.

Biz değişmedikçe, değişmeyecek bu gariban dünya...