göçmek etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
göçmek etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5 Aralık 2017 Salı

KANADA’DA KIŞIN NELER YAPILABİLİR? (HENÜZ DONARAK ÖLMEMİŞLER İÇİN KILAVUZ)


Gözümüz aydın, dört mevsimin sultanı, sosyal medyanın eğlencesi Kanada’ya kış geldi...

Daha soğuklar başlamadan, “Amanın, soğuklar da kapıda!” nidaları doldurdu bile her yeri. Kanada’ya kış gelmesi büyük olaydır. Bahara kadar artık her sohbete soğuk havadan bahsetmekle başlanılır. Hadi diyelim ki benim gibi yeni gelenler için değişik bir şey. Hatta, ondan da emin değilim, zira Ankaralıyım, ve Ankara da Toronto kadar soğuk inanın. Daha buraya yağmamış olan kar, Ankara’ya yağdı bile. Ama çok eskiden göçmüşler bile bu “evet, evet, sahiden çok soğuk, donuyoruz, donabiliriz, Antarktika haltetmiş” telaşına katılıyorlar.  Bayılıyorum buna. Adı çıkmış bir kere. Donarak öleceğiz sanırsınız...

Ben de bu kez size o ölümcül Kanada kışında, henüz ölmemiş olanlar (allah uzun ömürler versin) neler yapabilir, anlatayım dedim.

Öncelikle bütün kahvecilerde Eggnog çıkar. Bir tür çakma sahlep. Adından da anlaşılacağı üzere, yumurta bazlı, baharatlı bir sıcak içecektir. Sonra snow candy, ya da diğer adıyla maple taffy zamanıdır kış. Bu eğlencelik tatlı bildiğimiz macun olup, karın üstüne akçaağaç şurubu dökerek yapılıyor. Bunun festivalleri de var Toronto civarındaki küçük şehirlerde. Dileyen Hz. Google’a danışsın, tarihleri ve yerleri öğrensin.

Sonra Toronto’da yılbaşı öncesi hediyelik eşya kermesleri başlar. En popüleri Distillery District’te olandır. Bir sürü ufak tefek hediyelikler meraklısına büyük heyecanlarla satılır. Ateşler yanar, etrafında sıcak şaraplar içilir. Konserler olur. Dev Noel ağacının önünde fotoğraf çekilir, Noel Babalar etrafta salınır. Bildiğiniz yılbaşı geyiği. Üç sene önce ben ilk geldiğimde parasızdı, şimdi haftasonu gitmek isterseniz 6 dolar girişi. Öyle böyle kalabalık değildir haftasonları. Donarak değil, ama ezilerek can vermek mümkündür. Toronto Christmas Market 23 aralığa kadar açık. Pazartesileri kapalıymış, bilginiz olsun. Detaylar www.torontochristmasmarket.com ‘da.

Esas “Yok biz öyle her yerde olan şeyler değil de, daha özel hediyeler almak isteriz, bize oralardan bahset” derseniz, sizi One of a Kind Show’a göndereceğim. Tasarımcıların katıldığı kocaman bir fuar. www.oneofakindshow.com websitesinde detayları var. 23 Kasım- 3 Aralık arasında Exhibition Place’de. Gez, gez, al, al bitmez. Giriş 15 dolar, haberiniz olsun.

Şimdi de sıra benim gibi olanlara geldi...O mükemmel bir şekilde pazarlanan krismıs ruhuyla pek bütünleşemeyen, kıştan anladığı, ruhun bir sürü şeyi tartma, biçme, değerlendirme, korunma, baharlara hazırlanma zamanı olduğuna inananlar için Toronto’da alışveriş yapmadan zaman nasıl geçer derseniz, size kar yağdığında  Beaches’e gitmenizi öneririm. Özellikle soğuk havalarda, ısı eksinin altına düştüğünde donmamak koşuluyla önleminizi alıp giyinerek gidip, yer yer buz tutmuş göle bir göz atın derim. Gölün etrafında donmuş her bir dalın yarattığı benzersiz masalsı tabloya doya doya bakın. O aydınlık beyazı içinize çekin. Ya da adalara salının, donmuş göl üstünde antreman yapan hokeycileri seyredin. Hokey maçından çok farklı, bale kadar güzel bir görüntü. Şehirde bir sürü yerde buz pateni de yapabilirsiniz. En tanınanı Philip Nathan Square’deki.

Uzağa gitme imkanınız varsa, Muskoka’da bir cottage tatili yapın. Ben Huntsville’de Cedar Grove Lodge’a gitmiştim. Sabah, akşam geyikler donmuş gölün üzerinde salınsın, seyredin. Gölde uzun uzun yürüyün, beceren buz pateni de yapabilir. Ya da buzda balık avlamayı deneyin. Dog sledding de çok değişik bir şey, www.torontoadventures.ca ‘den Toronto yakınlarındaki günübirlik turlara bakabilirsiniz. Köpekler kızaklarla sizi çekiyor, Andersen masalında  gibi hissediyorsunuz kendinizi. Hazır şehirden biraz uzaklaştınız, Collingwood’da Blue Mountain’a da uğrayın, kış geldi de bir kaymadı demesinler...


Hadi herkese keyifli donmalar... 

27 Ağustos 2017 Pazar

YURTDIŞINA YERLEŞMEK HAKKINDA BİR YAZI DA BEN PATLATAYIM DEDİM

kendini bilmezsen ahanda böyle düşünürsün 


Adamın biri bir yazı yazmış... Türkiye’den gitmek isteyenlere hitaben. Diyor ki, gidersen sıçacaksın, dikkat et, ne varsa memlekette var. Bunu da Göçmen Kadınlar diye tatlı bir grup var, benim de üyesi olduğum, herkes gittiği yerle ilgili birbirinden fikir alıyor, muhtemelen yaş ortalaması benden küçük, medeni kızlardan oluştuğunu düşündüğüm bir grup. Orada biri paylaşmış. Malum konu ilgi alanımda, üşenmedim okudum. Kardeşim seneler önce İranda'ya göçtü, biz sonraya kaldık. Ve biz de işte Toronto’dayız.

Yazan doktormuş. İnsanda “aman müşteriler durun, kaçmayın, hoop, nereye, daha karpuz kesecektik?” hissi uyandıran, kalmaya teşvik eden bir yazı. Üşenmedim okudum, bir sürü kadının okuduğu gibi.

Çünkü hepimiz benzer şeyler hissediyoruz. Gitmeyi biz istedik, ama özlüyoruz. Özlediğimiz zaman, memlekete kızıyoruz. Çoğumuz neden gittiğinin fazlasıyla farkında. Öyle o yazıyı yazan doktor amcamın sandığı gibi pek de tereddüt etmemişiz. Doğrumuz , eğrimiz belli diye gitmişiz.

Biliyoruz nasıl cennet bir anavatanımız olduğunu.

Biliyoruz nasıl güzel havası, suyu... Bu havası, suyu güzel geyiğine de hastayızdır Kerem’le. Çok yer için söylenir. Esas manası: “pek de matah bir yer değil aslında”dır. Övünülecek sadece bir havası, bir suyu vardır. Gerisi de yoktur.

O gerisi nedir dersen, çok şeydir...

İnsan değeridir.
Hayvan değeridir.
Çocuk değeridir.
Doğa değeridir.

En azından varmış gibi yapılmasıdır, insanın gözüne gözüne soka soka pervasızca yok sayılmamalarıdır.

Çoğu giden için Türkiye Gezi’den çok çok öncesinde de tuhaf,  yanan insanları hiç tepki vermeden seyreden bir ülkedir.

Riyadır temeli. Herkesi bir arada tutan en kuvvetli harç riyadır. Kuzey Ormanlarına destek verenlerin çoğu o ormanların katledilerek yapıldığı villarda oturur. Eski sosyalistleri patron olmuştur,  amma velakin çalışanlarının sigortalarını mümkünse ödemez, ödeyecekse de en düşükten gösterir. Kocalar çocuklarını neredeyse beşikteyken usulsuzce sigortalar, karıları çocuk  dernekleri kermeslerinde boy gösterir. 

Ayıplarının endazesini kendi rahatına göre belirleyenlerin ülkesidir. Askerliği torpille yapanların, ölen mehmetçiklere çok ama çok üzüldüğü tuhaf bir yerdir. En vatanseverinin çuvalla vergi kaçırdığı bir ülkedir. Hatta bu farkedildiğinde, şu uzakta bir yerde bir adada kimlerin hesapları olduğu açıklandığında zenginliği açıklandı diye gurur duyanların ülkesidir. Bunların çoğu da hayırseverdir, haklarını yemeyelim. Kendi hallerine bırakalım, ve bal tutanlar parmaklarını yemeye devam etsinler... Bu arada, gidenlerden de epey böylesi var, sanmayın ki gidenlerin hepsi benimle aynı kafadan...

Tarihini bilmeyen, darbeleriyle övünen bir ülkedir. 

Çağdaşlığı kılık, kıyafette, süslü restoranlarla, outletlerdeki markaların hepsini bilmek  sanıp, oralarda arayan modern insanların ülkesidir.

Bağnazlıktan beslenen bir ülkedir. Tayyip’cisi de , Atatürkçüsü de, dincisi de, laiği de bağnazdır. İkisi de diğerini dinlemez bile. Farketmezler ki, ikisi de aynı çirkinlikte görünür gerçekten huzur peşinde olanlara.

Farklılıkları sevmeyen bir ülkedir.

Kendinden çok konusu komşusuyla alakalı insanların tecessüs cennetidir.

Doktor da herkesi ikna etmeye çalışmış kendi doğrularını herkesin doğrusu sanarak. Bu doğrular arasında kapıcılar, hizmetçiler, ve hatta çanta taşıyanlar gibi fantastik ögeler de var. Adam bilmez ki herkes böyle yaşamaz, herkes farklıdır. Her evde doğu blokundan gelmiş,i sterse hemen gidemesin diye pasaportune el konmuş kayıtsız köleler çalışmaz Türkiye'de... 

Yazdıkça kendimi doldurmayayım... Velhasıl, göçenler de, kalanlar da çeşit çeşit deyip konuyu bağlayayım. Her yerde, her ülkede olduğu gibi.

Ben darbeden çok önce, te ODTÜ’de okurken en çağdaş öğretim kurumumuzun bağnazlıklarını farkettiğimde "çocuğum olursa buralar  da okutmayacağım" demiştim. Sonra kızımla geldiğimde sevdim Toronto’yu, kalmak istedim. Bu arada da memleket zıvanadan çıktı. Gerçi bana göre zıvanadan çıktı, çoğuna göre memleket hala Bodrum, Alaçatı, "Ay ne güzel bir ülke!". Ne hapiste çürüyenlerin, ne haksız yere işsiz kalıp hakkını aramak için açlık grevinde olanların, ne bir ilkokul piyesi tadında kurulmaya çalışan yeni sürreel düzenin farkında bir dolu insan...

Herkes aynı topraklarda farklı farklı Türkiye yaşıyor. Ben sizinle benim gördüğümü paylaştım, sizler başka şey görüyor olabilirsiniz...Frekanslar çeşit çeşit.

Anneannemin eteğinde radyoda yurttan sesleri, Arkası Yarın’ları dinleyerek güvenli hissettiğim Türkiye’den, şimdilerde tırstığım  Türkiye’ye yurtdışında geçirdiğim çocukluk sebebiyle başka ülke insanlarını görerek, bunlar üstünde düşünerek yavaş yavaş geçiş yaptım ben de. Sanırım tamamen orada büyüseydim ben de Orhan Pamuk'tan, Elif Şafak'tan herkes topluca nefret ettiği  için, salt dışlanmamak adına nefret eden bir insana dönüşebilirdim. 

Herkes canı nasıl istiyorsa öyle yapsın. Bütün memleketin gidecek hali yok, ama gitmek isteyene de kimse mani olmasın. Kalanlara da kimse “bunlar salak ya, hala kalıyorlar” demesin. Zira ne kadar insan varsa, o kadar da doğru var hayatta. Herkes başka başka şey görüyor yaşadığında, ve herkesin koşulları bambaşka...Gidenlerden de bir çoğu benimle aynı nedenlerden ötürü gitmiyor eminim.

Ben de belki döneceğim memlekete, gerçekten buralarda ellisinden sonra hayat kurmak kolay değil. Ayrıca bu memleket gerçekleri dışında herkesin bambaşka aile gerçekleri var.

Doktorun dedikleri arasında kimi doğru noktalar da var. Ama hayat tercihler silsilesi, yapıyorsun bir tercih ve önüne bakıyorsun. Habire kıyaslarsan ayvayı yedin. “Tükiyedeki pastaneler gibisi yok” lafına da çok güldüm...her şeyi de kıyaslamış, canım...

Kıyastan çok çektim hayatta, siz siz olun kıyaslamayın.

Yoksa ne gittiğin yerde huzur var, ne bıraktığın yerde, asılır kalırsın arafta...

Okuyana sevgiler...

26 Temmuz 2017 Çarşamba

TORONTO HAKKINDA KİMSENİN ANLATMADIKLARI-2-ÇOCUK OKUTMAYA GELEN KADINLAR

Riverdale parkından Toronto

Devam edeyim Toronto hakkında başka yerde duymayacaklarınıza...

Ben şimdi heyecanla iki gün sonra gelecek kocam Kerem’i bekliyorum. Bunu yazacağım bugün...

Üç senemde neler oldu yazacağım.

Zira Tarih Kanada'ya Çocuk Okutmaya Giden Kadınları Nasıl Yazacak diye bir yazı yazmıştım bir ara. Bakın üst satıra tıklarsanız, o yazıyı da  okuyabilirsiniz. (Bunu belirtiyorum, ki okurlarımın çoğu benim kuşak, tıkla demesem, tıklamazlar.)

"Biz dediğim kim? Biz özellikle çocuğu için buraya gelmiş, kocası geride kalmış kadınlar. Eh tarihten önce ben bir el atayım konuya dedim."
Çoğu insanın fedakarlık gibi gördüğü şey, bizim bünyemizde otomatik olarak gerçekleşen bir kararla gelmişiz hepimiz.

İyi okumuşuz hepimiz, işlerimiz güçlerimiz varmış, bırakıp gelmişiz, çocuk işini de her şeyi önemsediğimiz için fazla önemsemişiz. Doğrusu, yanlışı her şey gibi tartışılır elbet, ama titiziz çoğumuz. “En iyi”leri isteyen türdeniz, en çok da etrafımızdakiler için. Ve hepimiz becerikliyiz, kendi başına kalmak herkese göre değil. Bütün işler sana bakıyor, resmisi, gayrı resmisi, bebelerin derdi. Kimimiz memlekette iyi okuyamayanı getirmiş, kimimiz üstün zekalısını. Kimimiz çok paralı, kimimiz az paralı. Ama hepimizin derdi, sevinci benzer...İnsanız altı üstü.

Burada seneler geçirmeyi göze almışız. Kimimiz sevmiş burayı, kimimizin hasreti çok büyük. Kendimize elliler civarında bir tenefüs almışız gibi br şey yani. Bir tür mola hayata.
Uzaklaşmak bazen iyi gelmiş, bazen kötü.

hissettiğim çoğu zaman  sonsuzluğun ortasında bu ağacın bünyede hissettirdiğiydi

Kendim için devam edeyim yazmaya, şimdi kahvemi de aldım...

Hevesli hevesli geldim ben. Yeni olan her şey hoştur benim için. “Bakalım şimdi ne olacak?” durumu.

Önce iyi taraflarını sayayım. Uzaktan bakınca tüm dünya farklı göründü gözüme benim. Uzaklaşmak iyiymiş. Mevcut, alışılmış düzenin dışına çıkınca biraz şaşırsam da, kendimi ne çok yerde kandırdığımı net gördüm. Arkadaş konusu var bir araya geldiğimizde konuştuğumuz. Bizi çok seven eş, dost giderek uzaklaştı bir kere. Gerçek yol arkadaşları netlik kazandı. İnsanın elli yaşında, biraz daha kendini bildiği halde çevresini baştan yaratması da hoşmuş. 

Bir tür gurbet olduğu için de, dayanışmanın başka bir hazzı da var burada. Herkes herkesin iyi günüyle, kötü günüyle ilgili. İnsan her yerde aynı insan, ama sen kendini daha da tanıdıkça, sana uyan davranış şekillerini etrafında istiyorsun. 

"İyi, kötü diye ayırmıyorum bunları bakın, sadece bana uyanları seçtim. Uymayanlardan uzak durmayı seçtim. Kendime ayıracak çok zamanım oldu."

Bu elli yaşında evli ve  çocuklu biri için iyi bir şey. Kendimi dinlemeye, anlamaya, ilgi göstermeye zaman buldum. Kafası kesik tavuk misali koşturduğum, aynı anda onbin şeyi yapmakla gurur duyduğum manyak hayatımdan başka seçeneklerim de olduğunu anladım. Yavaşladım, Toronto çok müsait yavaşlamaya. Telaşsız bir şehir gelmek isteyenlere... İstanbul’dan sonra Seferhisar mübarek. 

Yavaş, ama yavan değil. Sanat, müzik ilgi alanınsa seçenekler çeşit çeşit ve ulaşılabilir. Kendi kendine hareket etmek kolay, 24 saat hem de. Daha kimse yolda laf atmadı bile, buna üzülsem mi, sevinsem mi bilmiyorum. Ama kadın, erkek iltifat edebiliyor sokakta, metroda, otobüste. Hadi bir de itirafta bulunayım:  bazı kıyafetlerim var, iltifat garantili, kendimi kötü hissetmeye meyl ettiğimde giyip sokağa çıktığım. Ama hiç rahatsız hissedeceğim bir olay yaşamadım. Sadece konsoloslukta tanışıp, yaşlı ve biraz zavallı gördüğüm için lafını kesmeyip sohbeti ayıp olmasın diye biraz uzattığım bir türkün telefonla tacizi dışında başıma bir şey gelmedi...Onu hikaye olarak yazacağım bir ara.

Kızımla ilişkimin şekli değişti ayrıca. Anne kız sürtüşmesi meşhurdur ya, o değişti. Birbirimize arkadaş olduk. Biz özlemlerimizi paylaştık. "Yok"larımızı paylaştık. Daha yakınlaştık. Bugünleri başka türlü kalbine kaydettiğinden eminim, ihtiyacı olduğunda çıkarıp bakacak. Eminim işine yarayacak.

Negatif taraflarına gelirsek bu işin: ben en çok Kerem’in şefkatini özledim. Kendi kendime epey cimri davrandığım olgudur bu şefkat konusu, dışardan epey ihtiyacım olan şeydir. Allahtan gönlü büyük biriyle eşleştirdi bu hayat beni. 

Kerem'in Kanada'da bizi ilk ziyareti sanırım bu

Kerem en iyi arkadaşımmış sahiden, ara ara şüphe ettiğim olmuş zamanında. Zira bambaşkayız. İlgi alanlarımız, karakterimiz, sevdiklerimiz, sevmediklerimiz... Ama hayat algımız aynı. Kendime iyi davranmayı O'nunla öğrenmeye başlamıştım, ama malum uzun yıllar alıyor o iş, diplomamı alamadan gelmişim meğer. Çok gece vardır yatakta büzüşüp, yastıklardan yaptığım köşeye sıkıştığım. Desteğine ihtiyacım olduğu çok an oldu. Hâlâ da, her şeyi ilk onunla paylaşmak isterken, "Zaman geçiyor ve biz neden ayrıyız," diyorum bazen...Ve anında memleket gerçekleri yığılıyor önüme, dağ gibi...


Çok alışmışız birbirimize. Sanırım ben en çok hep yanıbaşımda olan en yakın arkadaşımı aradım. Ama iyi tarafından bakarsak, kıymetini daha iyi anlayamazdım. 

Bir tek onun değil, bu süreçte benimle kalan bütün dostlarmın kıymetini daha iyi anladım. Kendilerin bilirler. Ağlaya zırlaya aradıklarım onlar, öyle aradığımda hep karşımda bulduklarım onlar.

Ben, yenilerini edinene kadar olan süreçte benim acil durum insanlarımı özlerken, eminim başkaları da kendininkileri özlemiştir aynı şekilde. Ne evim, ne barkım, ne mahallem...Alıştığım insanlardan uzak olmak bana özellikle kriz anlarında epey zor geldi. Ama zaman geçince yavaş yavaş yeni dostlar ediniyor insan..

"Başka negatif tarafı, anneler babalar, büyüklere karşı duyulan hisler. Genelde vicdanını sürekli çalkalayan hisler."
minnoş annem de huzurlarınızda

Biz elliyiz, onlar yetmişten başlayarak yükselen yaşlarda hepsi. Ve çoğumuzda o tarifi zor his. Hep buruk bir özür kalplerde...Bunlardan birine es kaza bir şey olduğunda, bütün elli yaşlı biz yavruların hissettiği o adı zor konulası his. Zira çok uzağız. Bir de elâlemin sessiz, yargılayan baskısı. Ben kendim için bunu hissettim. Ummadığım insanlardan hem de. Söyleseler daha az canım yanardı. Unutayım iyisi mi...Unut tonton...

Yordu beni  bu yazı, toparlayayım...Bu anlattıklarımdan daha fazlası da vardır elbet... Ama şimdilik bu kadar. Dağılabilirsiniz...

Kerem’ciğimi beklerken yazasım geldi bunları.


Kendi tercihimiz olan bu hâli yazasım geldi. Kendimiz için mi tercihimiz ne olurdu, şu an tam olarak bilemesem de...

Okuyana sevgiler...

11 Temmuz 2017 Salı

TORONTO HAKKINDA KİMSENİN ANLATMADIKLARI-1-GİDENLER NE ŞEKİL? GELENLER NE ŞEKİL?


Acı kahvemi aldım, oturdum yazmaya yine... Gerçekten acı yaptım, isot koydum içine. Deneysel mutfak, fusion kahve”. Bazen kakao falan koyuyorum içine, ama kakaom bitmiş, biberli deneyim dedim. Tavsiye ederim...

"Bugün dedikodu yapacağım sizinle...
Toronto dedikodusu. Kahvenin yanına likörden sonra en iyi giden şey."

Bir ara epey niyetlendim dedikoduyu tamamen bırakmaya, ama Kerem (yeni başlayanlara bilgi: kocam olur kendisi, kağıt üstünde koca, gerçek hayatta can yoldaşı, en iyi arkadaşım) dedikoduyu bırakırsam ve vejetaryen olursam boşanabileceğini buyurdu, eh işime de geldi...Dedikodu biraz kalsın, ama içkiyi bıraktım, o kesin bilgi yayalım. Aklımı hep başımda istiyorum. Gerçi beynimi uyuşturmadan da bir tuhaf sayılırım genele göre ya. Esas içki  beni bıraktı, olmazsa olmazım rakı bile burnuma böcek ilacı gibi kokmaya başladı. Hormonal değişikliklerden olsa gerek...Vücudumu dinliyorum, kocamı da dinliyorum...

Toronto mahallemin en sevdiğim yeri, The Beaches

Bu Toronto çok merak konusu ya memlekette. En kolay (?) göçülen yerlerden biri olduğu için gidişattan endişe edenler akın akın buraya yollanıyor. Her hafta üç beş eş dost skypı yapıyoruz burada yaşayan bizler. İnternete güvenmeyen herkes bizleri arıyor, eh övünmek gibi olmasın çevre de epey geniş hiç anlayamasam da. Zira Türkiye’de büyümedim bile ama allahın işi işte. İnternetten her şeye bakma yetisine sahip arayan herkes çok şükür, ama arıyorlar yine de. Old school diyorlar buna... Anam babam usulü türkçesi. İlla birine soracaksın. Yahu sen beni tanır mısın, akıllı mıyım, manyak mıyım bilir misin? Dıdısının dıdısının dıdıları arıyor. Gerçi haksızlık etmeyeyim , tatlı insanlar tanıdım bu şekilde, ama memleketim insanı genelde çok renkli malum...

Toronto dedikodularına gelmeden önce gelenleri çeşit çeşit inceleyeceğim, amme hizmeti benimkisi. Dilerim faydalı olur birlerine...

1-Gelmeye gönlü olmayan ama dolduruşa gelmişler kararsızlar kategorisi “eş dost gitti biz kalmayalım geride”:

Bunlar kutudan çıkan joker oyuncaklar gibi ara ara hortluyorlar. Ve her seferinde aynı şeyleri soruyorlar. Aynı sorulara farklı cevap umarak sanırım. Çoğunluk ilk seferinde oldukça kararlı görünüyorlar, zannedersin bavullar yapılmış, hatta tartılmış (ilk gelirken bu bavul tartma işlemi başlı başına olay= “Kitapları çıkar, donları ekle, yok olmadı bir kaç da ayakkabı çıkaralım, zaten eskimiş bunlar,  yahu ne işi var bu bibloların işi burada, sıktı mı?” Şeklinde diyalogları var o işin) ,  telefonu kapatıp ayakkabıları giyip yola çıkacak. Bu aşamadaki birinin soracağı soruları sorar bunlar. Sonra bir bakarsın gelmeye çok uzaklardır...Bir sonraki arayışlarında artık çok ciddiye almayıp, “Ya kısmet, gelirseniz gelirsiniz, olmadı başka sefere, ne oldu senin öteki işler” diye lafı çevirmek en iyisi. Hatta araya “Aman iyi ki gelmeye kalkmadınız, bak burada da havalar hep soğuk, daha bahar da gelemedi” diye geçiştirip içlerini ferahlatmak sevap. Kolay karar değil, kesin... Aynı soruyu farklı şekillerde sormaya başladı mı, anla ki o kişi  uzak gelmelere, bırakmalara...Kal yerinde, bozma hiç düzenini. Haklı olduğun çok yeri de var bu karasızlığın, bakma dalga geçtiğime.

2-Aynı soruları yüzbeş farklı kişiye sormuş, ama yine de sorma ihtiyacı hiç bitmeyen, eşşeği sağlam kazığı bırak, Boğaz Köprüsünün ayağına (bana en sağlam ayak köprü ayağıymış gibi geldi de) bağlasa da dönüp dönüp kontrol etmekten kendine alamayan obsesif kompalsif kategorisi: (Alınma gücenme yok, zira ben de obsesif kompalsifim, kavanoz kapaklarını öyle uzun uzun ve sıkı sıkı kapatırım ki, He Man gelse açamaz)

Bunlar sahiden matrak oluyor. Önce sahiden hiç bilgisi yok sanıyorsun. Öyle zavallı zavallı takılıyor en başta. “Ne biliym ki ne?” tarzı bu. Sende bir tür acıma duygusunu tetikliyor bunlar. Oldukça tehlikeli bir durum. Her şeyi dinozorlardan başlayarak anlatmaya meyl edebilirsin. Hemen gereken kontakları seferber edebilir, kendini onlar için birilerinden bir şeyler rica ederken bulabilirsin. Sonra bir de ne görmüşsün, Toronto’yu sor onlar sana anlatsın. Neredeyse muhtarlığa aday olacaklar! Herkesi senden önce tanımışlar, edindikleri bilgiler sendekilerden detaylı. Aslında ortadoğunun bir geleneğidir bu tarz. Aciz görün, işini gör. “Ben bilemem ki?”, “Ben yapamam ki?” lerle ilerlerler, bütün işlerini başkalarına hallettirirler.

Bu tarz öyle hemen anlaşılmıyor, biraz zaman kaybediyorsun. Ama farkedince de hemen uzamak lazım. Hep nefse çalıştıkları için bütün bunları bildiğin halde kendini onlar için koştururken bulabiliyor insan. Kızamıyor da insan. Onlar da bir geleneği sürdürmekteler işte. Yalan söyledim, bazen kızıyor insan...O zaman da bunu arkalarından söylemek yerine, yüzlerine söylemeyi uygun buluyorum.

3-Bütün işlerini yoluna koymuş, sadece ayrıntıları biraz daha bilmek isteyen şuurlular kategorisi:

Bunlar tadından yenmiyor, hızlı ve netler, ne soracaklarını biliyorlar. Yazışarak halloluyor çoğu şey. Geldiklerinde de bunlardan hoş arkadaş da oluyor.

Başka bir en sevdiğim yerden, Ward's Island'dan Toronto silueti
"Sadece gelenler mi çeşit çeşit? Değil elbet...Buradaki herkes elinden geleni yapmaya dünden gönüllüler...Onları da yazmak lazım, zira akıl verenler de çeşit çeşit... Ve izlemesi matrak. Yani benim için matrak tabi...Hele ilk geldiğimde, canım çok sıkıldığında gözlem yaparak kendimi eğlendiriyordum."
1-“Çok zor çok zor çok zor” da ısrar edenler:

İlk gelen herkes zorlanıyor burada genelde, maddi açıdan, manevi açıdan. Zor zenaat göçmenlik. Bu kategori  yeni gelecek olanın iyiliği için, hazırlıklı olsunlar diye başlarına ne kadar berbat şey geldiyse, önce onları sıralayanlar. Mümkünse gelmeye niyetliyi bile yolundan döndürebilirler. Gerçekçi olmalarıyla gurur duyduklarından önce negatif deneyimler sıralanıyor. Haklı oldukları çok şey var genelde, ama insan onları dinleyince “eve git, bileklerini bir koşu kes de gel” duygusuna kapılıyor. Aslında bu yardımseverler, kendi kendilerine ne kadar yol katettiklerini anlatıp duruyorlar yeni gelenlere anlatırken. Haklılar da. İnsan bazen unutmamak için hatırlatıyor. Zira devam edebilmek için buna ihtiyacı oluyor.

2-“Çok kolay çok kolay çok kolay” da ısrar edenler:

Bakın bu kategoriye ben de girdim bir ara. Sadece elalemle değil kendimle de dalga geçiyorum ki, kalp kırmayalım. Zorlandığını kendine yediremeyip, ağlamayı kendine yakıştırmayıp, “Ben nasıl olur da zorlanırım? Olacak iş değil,”ciler bunlar. Kol kırılır yen içinde kalır tarzı bu. Sürekli herkes kendine “Vay canına, nasıl da becermiş, helal olsun”a ihtiyacı olanlar. Pespembe tablolar çizerler, üstteki kategori kadar yanıltıcılardır. Bunların da kendilerine hep bütün zorlukların geçeceğini tekrar etmeye ihtiyaçları var, ki devam etmeye güçleri olsun.

3-Başkalarının hep iyiliğini isteyen sistematik yardımseverler:

Bunlar için oturulacak yer, çocukları gönderilecek okul, alışveriş yapılacak harika  Cosco gibi burada genel hayat tarzına uygun mutlak doğruları vardır. Ellerinde listeyle dolaşırlar, sen akıl sormasan dahi, onlar cömerttir , verirler. Çok yardımseverlerdir ve bir kısmı da ısrarseverdir...Her dediklerine “hı,hı” demek, gerçekten faydalı olan bilgileri alıp, damıtıp, kendi tarzına uyarlamak gerekir. Listeleri vardır yeni gelenler için sürekli güncelledikleri. Ben bazen bu kategori olduğumu farkedip duruyorum. Hazır durmuşken de dönüp kendime bakıyorum...

4-İşine gelene yardım eden, gelmeyene etmeyenler:

Eh, bir toplumun olmazsa olmaz kategorisi. Adına networking dene  şeyin etrafında yoğunlaşmış bir kategoridir bu...Üstüne roman yazılası... Dünyanın her yerinde bence aynı dert olan şey. Ama anlayabildiğim bir şey, sonuçta herkes hayatını baştan kurmak derdinde. Üstünde kafa dahi yormadığım, çok gerilerde bıraktığım bir dünyaya ait bir kategori.

"Dedikodum şimdilik bu kadar. Kahvem de bitti zaten..."

Gözlemlerimi aktarmaya devam edeceğim. Zira gelmek isteyen herkes emlakçısına, eğitim danışmanına, finans danışmanına, muhasebecisine referanslar yoluyla ulaşabiliyor. Benim gözlemlerim  sosyal hayata dair. Ben de onları aktarayım, belki birilerinin işine yarar, belli mi olur?

Hem kendimi eğlendiriyorum, hem de sevaptır...Amme hizmeti...

13 Ocak 2016 Çarşamba

TARİH KANADA'YA ÇOCUK OKUTMAYA GİDEN KADINLARI NASIL YAZACAK


Bizi de yazayacak tarih bir gün...

Almanya’ya çalışmaya giden kadınlar vardı bir zamanlar. Beni çok etkilemişti bu, çünkü anneannemin bir arkadaşı vardı. Torunuyla yaşardı, ve herkes o toruna ahlar, vahlardı. Üzücüydü, çünkü annesi sağ olduğu halde yanında değildi. Almanya’daydı, çalışmaya gitmişti. Öyle çaylar kahveler içilir, tığlar, şişler tıkır da tıkır, tıkır da tıkır işlerken, benim çay içme müsadem olmayan “gün”lerde annem ve gün arkadaşları bahsederken duyup etkilendiğim bir şeydir bu benim.

Neden çay içmezdim, sorun bir kere... Çünkü annem hoşlanmazdı öyle zırt pırt çay isteyen arsız çocuklardan. Bu nedenle bana tümden yasaktı. Nokta. Bu detay anlatacaklarım için önemsiz, ama benim içim kıymetli bir detaydır, bundan girdi araya...

Bu kızın annesi para kazanmak için gitmişti yavrusunu annesine bırakıp. Ve bir dolu kadın gitmişti Almanya’ya o zamanlar, erkeklerden bana ne...Tarihe geçtiler hepsi...Almanyadan gelirken sabun getirirlerdi, bir de çukulata...Onlarla birlikte tarihe geçen yakınca uçları ışıl ışıl yanan, incecik incecik yaylanan kablolardan, bir zamanlar denizanasına benzettiğim lambalar vardır bende kalan...

Kerem, benim koca, yılbaşı tatili için geldiği Toronto’dan ayrılınca geldi aklıma bu tarihe Almanya’ya çalışmaya geçen kadınlar.

Bizi de anlatacaklar yıllar sonra, dedim...”Çocuklarını okumaya Kanada'ya götüren kadınlar”. Az değiliz, sosyal bir hareketin parçasıyız çünkü, büyük bir göç hareketinin parçasıyız...

Ne diyebilirler acaba? Dedim sonra.

İçim gülümsedi...

“Çocukları okutmaya götürdüler, iyi de yaptılar” denebilir...

“Çocukları okutmaya götürdüler, hiç iyi yapmadılar” denebilir...

Bunu herkes nasıl anlatmak isterse öyle anlatacak...

Ve yine herkes ne anlamak isterse anlayacak...

Bizi kim nasıl anlatmak isterse öyle anlatacak muhemelen, tarihe malolmuş her şey gibi, her olay gibi...

Hepimizi aynı kalıba sokup genelleyecekler...Almanya’ya gidenlere yaptıkları gibi.

Ama bir tek biz, bunu yaşayanlar bileceğiz bunun nasıl bir şey olduğunu: ne tam göçmüş, ne tam kalmış, arafta geçen günlerin getirdikleri, götürdüklerini biz bileceğiz...

Ve bir tek biz anlayacağız, çok yakın olmadıklarımızın dahi nasıl kalplerinden geçeni kendi kalbimizde hissedebildiğimizi...Kırk yıllık dostmuşuz gibi...

Geçmişi uzun olmayan arkadaşlıkların nasıl kuvvetli olabileceğini bir biz  bileceğiz, asker arkadaşı misali...

İçlerinde yapı olarak en uzak olduğumuza dahi nasıl empati gösterebildiğimiz aklımıza geldiğinde hoşumuza gidecek...

“Uzakta bıraktığımız eşler dostların kalplerine ırak düştük”, diye hissettiğimizde, hiç olmadık yerde nasıl birbirimizin aklına gelebildiğimizi bir biz anlayacağız...


Tarih ne derse desin, bir tek biz bileceğiz bu günleri...

10 Kasım 2015 Salı

TORONTO'NUN HAVASININ, SUYUNUN MASALI




Bir  yaprak daha yırttım Saatli Maarif’ten, Kasım’ı ortaladık.

11 çarşambaya hazırladım kendisini. Saatli Maarif buraya geleli onbir ay olmuş, ondan öncesi altı ay…Bir buçuk yıldır adresim Toronto. “İlk sene çok hızlı geçer”, demişlerdi ilk seneyi gömenler. Öyle de oldu.

Önümde bana buraları soran, tanımadığım birinden bir posta…

Bunlardan oldukça sık alıyorum. Meğer benim Kanada’dan küfrederek sözeden İzmirli’ye yazdığım mektup, oldukça sık tıklandığı için burası hakkında Hz. Google’da görüş arayanların uğrak yeri olmuş. Ben de tam fikir soracak averaj biriyim ya, insanlara saçma sapan detaylar anlatırken buluyorum kendimi…Kafa karıştırabilecek romantik detaylar çoğu, bana sorarsan olacağı bu…

Aslında herkes sadece çok iyi tanıdıklarına fikir sormalı, hayat tarzı, felsefesi, zevklerine güvendiklerine sormalı. Hoş ben de aynı şeyi yaptım gelirken.  İnsan aslında gerçekten merak ettiği için sormuyor. Çoğu soran, zaten kararını vermiş de, konuyu kendi içinde pekiştirmek, duymak istediğine yakın bir nokta yakalayıp, “hah işte , ben de zaten böyle düşünüyordum"u, onaylamak için soruyor.

Benim bir şikayetim yok, zira lafı uzatmayı, anlattıkça anlatmayı sevdiğim için seve seve yanıtlıyorum o postaları…

Onları hayal kırıklığına uğratmamak için bahsediyorum bir buçuk senedir heybeme attıklarımdan. Ama aslında hepsine şu masalı anlatmak istiyorum:

“Uzak diyarların birinde, surlarla çevrili bir kasabanın girişinde yaşlı çobanla çırağı, her gün sabahtan akşama koyunları, kuzuları otlatırmış. Biraz üşengeçlermiş diye düşünüyorum, gitsene şöyle su kenarına falan! Yok, bunlar benim Kerem’le aynı kumaştanmış. “Kapının önü uygundur, uzaklaşırsak yoruluruz falan” diye hem küçükbaşları seyreder, hem örgü örer, hem de geleni, geçeni keserlermiş…Örgüyü niye mi örüyorlar? Ben istedim diye sanırım. Bir çobana yakışacak detay...Scrabble oynuyorlar desem esas şüphelenin...

Bir gün, yorgun argın bezgin bir adam kasabaya yaklaşmış, gelmiş kapının önünde durmuş.

-Selamün aleyküm , beybaba , nasılsın?

-İyiyim evlat, hoş gelmişsin, kime baktın?

-Kimseye bakmadım beybaba, ben kendime yerleşecek yer arıyorum. Bizim oralar yaşanmaz oldu. Kendime yepyeni sayfa açacağım. De bana bir zahmet, nasıldır buranın havası, suyu, insanı?

-Evlat, hava, su bedava, güzel. Sen de esas, nasıldı geldiğin yerin insanı?

-Sorma baba, bizim oralarda herkes hıyar! Hepsi üçkağıtçı, yalancı, dolancı, fırsatçı… Ciğerleri beş para etmez. Ben kendime şöyle güzel insanların olduğu bir yer arıyorum. Burası nasıldır söyle bana?

-Evlat, az soluklan, buyur iç bir ayran. Sonra da arkana bakmadan dön git. Buranın insanı da aynen dediğin missal, sana yaramaz, hepsini kessen bir cacık olmaz…

Adam, hayal kırıklığına uğramış. Ama ne yapsın, az oturmuş, havadan, sudan, ayrandan laflamış, sonra da uzaklaşmış.

Çırak göz ucuyla bakmış yaşlı çobana. İçinden:

“Yuh be baba, amma yaptın. Gerçi kasap sahiden boktan herifin teki, bakkalın da terazisi oynak, ama o kadar da değil yahu!”, demiş, ama sesi dışına  geçmemiş…

Bizim iki çoban günlük kuzu otlatma, örgü örme aktivitelerine devam ededursun, uzaklardan başka bir adam belirmiş… Beriki misal, yaklaşmış, selam vermis, selam almış…

Ve masalların en sevdiğim sonsuza kadar tekrar edebilecek  yeri gelmiş. Anlatırken de kolay, yazarken de copy-paste…

-Selamün aleyküm , beybaba , nasılsın?

-İyiyim evlat, hoş gelmişsin, kime baktın?

-Kimseye bakmadım beybaba, ben kendime yerleşecek yer arıyorum. Bizim oralar yaşanmaz oldu. Kendime yepyeni sayfa açacağım. De bana bir zahmet, nasıldır buranın havası, suyu, insanı?

-Evlat, hava, su bedava, güzel. Sen de esas, nasıldı geldiğin yerin insanı?

-Sorma dede, mecbur kalmasam ayrılmazdım. Sebebi bende gizli, konuşunca beni üzen bir konu. Ne ağladım, ne ağladım vedalaşırken. Herkes can, herkes canandı. Ben bu kadar güzel insanı bir daha nerede bulurum, ama mecburum. Aranır dururum.

-Evlat, az soluklan, buyur iç bir ayran. Sonra da kalbin ferah gir içeri. Buranın insanından güzelini başa yerde bulamazsın. Gir kur hayatını, herkes olur sana can…

Adamdan  mesudu yok, az oturmuş, havadan, sudan, ayrandan laflamış, sonra da girmiş kapıdan içeri.

Çırak göz ucuyla bakmış yaşlı çobana. Bu kez dayanamamış,  dışından:

-Yahu usta…Bir kasaba halkı bir kaç saat içinde bu kadar değişir mi. Sen ne yaptın? Birini gönderdin, birini aldın? Hangisine doğruyu dedin, hangisini aldattın?

Usta elinden örgüsünü bırakmış. Dönmüş çırağa bir göz atmış:

-Her ikisine de doğrusunu söyledim, kimseyi aldatmadım, demiş. Bu iki yolcu geldikleri yerden  içlerinde taşıdıkları  neyse, gittikleri yerde de onu bulacaklar. İkisi de kendisini anlattı."


İnsan sadece neden ve ne kadar çok gitmeyi istiyor, hepsinden önce ona bakmalı…. Yoksa, her yere kendisiyle gidiyor unutmamalı…

Sanırım daha çok anlatacağım Toronto mahallemi...

not: masalı hem Judith Liberman'dan okudum, hem Toronto Storyteller Group'tan dinledim.

14 Ocak 2015 Çarşamba

KANADA'YA YERLEŞEN İZMİRLİ'YE KANADA'YA YERLEŞEN ANKARA'DA DOĞMUŞ, AFRİKA'DA BÜYÜMÜŞ, İSTANBUL'DA YAŞAMIŞ BİRİNDEN MEKTUP


Sevgili Kanada’ya Yerleşen İzmir’li,

Karşıma o kadar çok çıktın ki son zamanlarda , eş dost sağolsun, sen de beni tanı istedim. Ben de Kanada’ya altı ay önce gelmiş, Afrika’nın sıcağında büyümüş, İstanbul boğazına karşı 20 sene sefa sürmüş biriyim. İlk kışım burada. Herkes bana, "Daha bekle, kış görmedin," diyorlar. Nedense, sanki sonunda o efsaneleşmiş kışı görsem, yılsam, bezsem haklı çıksalar ne farkedecek, yaşamam gerekeni yaşıyorum işte, insanlık hali.

Haklısın, ben de yeniyim ve daha kışın ilk günleri. Gerçekten muhteşem bir doğası var buranın. Soğuk  olduğu doğru.  Ben ki yazın yorganla yatardım, Afrika sıcağı yabana atılır bir sıcak değildir, kış bilmeden büyüdüm ben. Hafızamda Ankara’mın 70’li yıllardaki soğuğu var eser miktarda.  Çok üşürdük o zaman da. Ama çok kısa bir döneme ait hafıza bu. Sonrası bende sadece Cezayir sıcağı. Ailecek severiz sıcağı, bir tanecik  yeğenimin adı  Sahra,  sen anla bünyemizle sıcağın ilişkisini. 

Ama verdik bir karar ve geldik buralara, sebepleri es geçiyorum, zira sadece o sebepler yeter soğuğu hissetmemeye. Ama o başka konunun yazısı olsun. Bir arkadaşım “Soğuk yoktur, doğru giyisi vardır,” demişti geldiğimizde. Aklın yolu bir, üşümeyeceğimiz garantili kıyafetler aldık. Bazıları ibiş gibi bulsa da, ben zaten modayla pek işi olmayan biri olduğumdan, memnunum  -40’a dayanan üstümden başımdan. Sıpsıcacık,   öyle kat kat giyinmem dahi gerekmiyor.  Bana çirkin de gelmiyor, sadece Vogue’dan fırlamış gibi olmadığım, asla da öyle olmak istemediğim kesin. 

Soğuğu apaydınlık buranın. Güneşi hiç gitmiyor, bunu kimse bilmiyor bizim oralarda. Herkes bir soğuk tutturmuş, ışık kimsenin umurunda değil. Hep ışıklı olmasının ne kadar ruha iyi geldiğini bilmiyorlar. Şahsi fikrimdir tabi, ışık çok önemli, güneş önemli. Kışın güneşin ışığını hep hissetmek öyle hoş ki... Saatlerce yürüyorum, -20’de  dolaştım daha dün, durup fotoğraf da çektim Beaches’de.  Suyu özlüyorum,  zira gözümü açar açmaz denize derdim ilk günaydını, gece yatarken de  yaz, kış fark etmez terasımda az gevşemeden, dünyayla hesaplaşmadan yatağa gitmezdim.  Bir koşu gidiyorum çok özleyince, hep su kenarında oturmayı hayal ediyorum. En büyük özlemim o şu aşamada. 

Kar daha çok yağmadı, ama yağsa da küremem gerekmiyor. Çünkü  apartmanda oturuyorum. Burada herkes kapısının önünü temizlemekle yükümlü. O çok şikayet ettiğin şey aslında hayatın bence özü, temel fikri, olması gereken: herkes kapınsın önünden sorumlu, her anlamda.  Herkes komşusuna karşı sorumlu, sokağına karşı sorumlu. Bize uzak bunlar. Yadırganır tabi ki. Kar küremeyi sevmiyorsan apartmanda oturmayı tercih edeceksin, sorun kalmıyor. Kerem, eşim "Ben hayatta bahçeli evde oturmam," diyor. Zira kendisi ekâbirdir, hayatta  ne kar kürer, ne araba yıkar, ne de mangal yapar, bunların tümü, ve bilumum insanlığa faydası olmayan başka işler insan doğasına aykırıdır ona göre.  Mümkünse başkalarına yaptırır, yaptıramayacaksa teşebbüs etmez. Haklıdır da, çünkü kendini bilir. Ev yuvadır bizim için sadece, ayrıca zaman da kıymetlidir, dolayısıyla ev demek iş demek olmamalıdır. Ama sefasını sürecek bir özelliği varsa o zaman da şikayet edilmeden yapılır. O terası boğazın hatırına senlerce bayıla bayıla temizledik, onlarca çiçeği hep  söylenmeden suladık senelerce. Bahçeli ev tercihinse,  dikenin de seveceksin, hayat böyle kocaman bir terazi, neyi neden tarttığını bilmen koşuluyla...

Ha, kendimi biliyorum bu nedenle araba da almadım. Zaten harika şoför sayılmam,  ben mümkünse araba almayayım. Hiç sevmedim trafiği, İstanbul'da da tercihim toplu taşımaydı. Bu yadırganan bir şeydir Türkiye'de, nedense , ait olduğumuz sosyal sınıfımız için toplu taşıma münasip görünmez. Ama ben vapur, metrobüs, minibüs, dolmuşçuydum. Burada da yadırgamadım. 

Hele karda kışta. Oturacağımız yeri ulaşımı kolay olan bir yer seçtik. Zaten toplu taşıma gayet kolay, ve her yere ulaşıyor. Taksi var, Uber var, Zipcar var, araba kiralama var. Öyle 3000 dolar hasarı olacak araban yoksa için rahat ediyor biliyor musun. Benim tercihim bu: araç beni bir yerden bir yere götürecek bir şeydir, benim olması şart değildir.  Kazasıyla, kaskosuyla ne uğraşacağım ki, böyle bir tercihle ne araba, ne kaza, ne masraf derdim var.

Artık karşıma çıkıp durma, belli ki burası sana uygun değilmiş, öyle de geç. Herkes çok eğleniyor yazınla,  ve soğukta yaşamamış arkadaşlarım  gerçekten nasıl bir şey bu kadar soğukta yaşamak diye merak da ediyor.  Elif soğukla nasıl başedecek diyor beni düşünen, sıcak sevdiğimi bilen kalpleri. 

Aslında sana yazıyorum dediysem de, sanırım ben arkadaşlarıma  yazdım bu yazıyı: merak etmeyin tatlı arkadaşlarım, İzmir'li değilim, bir yerli saymıyorum kendimi, her yerliyim gibi geliyor bana. Ve herkes kendi tercihini, gerçek tercihini yaşarsa bu hayatta, o gerçeğin her şeyiyle daha kolay baş ediyor diye düşünüyorum tüm kalbimle. 

Biz tercihimizden şimdilik memnunuz. Her yerin olduğu gibi, güzellikleri de var, nahoşlukları da. Neyi seçerse kalbin işte, peşine takılıyorsun. Ben inceliklerini paylaşmayı tercih edeceğim arkadaşlarımla. Hoşuma gitmeyenleri de yaşamam gerekiyormuş deyip, becerebildiğimce alacağım dersimi, önümdeki maçlara bakacağım...Bu saatten sonra hep yapmayı hayal ettiğim gibi...

İzmir'e selam benden sevgili İzmir'li...Dönmüşsün madem, sana mutluluklar İzmir'de. Yolun düşerse beklerim,  lâflarız havadan, sudan...