15 Şubat 2016 Pazartesi
4 Şubat 2016 Perşembe
KIVIRCIK OĞLANLA TEKBOYNUZUN MASALI
Her masalda olduğu gibi.
Gerçeklere uzak,
hayallere yakın bir yerlerde, ne yeryüzünde, ne gökyüzünde, her yerde ve hiçbir
yerde bir küçük oğlan yaşarmış. Kimi kimsesi yokmuş bu lüle lüle saçlı oğlanın.
Öyle yalnız, öyle yalnızmış ki, bazen kendisi var mı yok mu, onu bile
bilemezmiş. Sadece saçlarını çok eskiden seven birini hatırlarmış. Bir kadınmış
hatırladığı, hep bir ses hatırlarmış, ama ne söylediğini hatırlayamazmış. Onu hatırladığında içine hep bir meltem
esermiş, öyle bir esermiş ki, daha fazlasını hatırlamak istermiş, ama
uğraştıkça hatırlayamaz, daralır, sıkılır, hepten yalnızlığına gömülür, içli
içli ağlarmış. Bundandır ki, hatırlamaktan nefret edermiş. Ağlamaktan nefret
edermiş. Yalnızlığından nefret edermiş.
Bir gün, masal bu ya, rüyasında yine duymuş o serin sesi,
hissetmiş saçlarına değmeden seven tatlı yeli. Kalbinden bir dua geçmiş, aklı
itiraz etmiş:
- Burada kalmak istiyorum ben artık, rüyamın içinde, bu
esintide, uyanmayacağım, uyanıp kahrolmayacağım, sonsuza kadar essin istiyorum
bu ses, bu nefes. Ne olduğunu bilmesem de, uyanmak istemiyorum.
-Uyan güzel oğlan, uyan, bana yardım et.
Pınarları yaşla dolu gözlerini açmış oğlan. Ve nefesi
kesilmiş, karşısında o güne kadar hiç görmediği, ne olduğunu bilmediği
güzellikte bir yaratık varmış. Her şeyi unutmuş, gözleriyle gördüğüne, kalbiyle
değdiğine tutulmuş. Ne ses kalmış hafızasında, ne o serin nefes
saçlarında. Uyandığına şükreden
gözleri kalmış bir tek oğlanda.
Nefessiz fısıldamış:
-Nesin sen?
-Hiç mi tekboynuz görmedin kıvırcık hayatında? “ demiş
yaratık, “ unikorn da diyebilirsin, ama ben dil konusunda hassasım, onca yer,
once gök dolaştım, yıllara, yollara rağmen dilime kültürüme sahip çıktım,
tekboynuzda ısrarcıyım. Lütfen bana yardım et. Ejderhalar peşimde, lanet olsun,
bir türlü kurtulamadım şunlardan. Evren kazan ben kepçe, dolanıp duruyoruz
birbirimizin peşinde. Etraf da pek tenhaymış senden başka kimselere
rastlamadım, yardım et bana.
Anca nefesine kavuşan oğlan bir an bile tereddüt etmemiş:
-Senin için her şeyi yaparım, dağlara çıkar, aya dalarım.
Yeter ki söyle bana. Ejderhalarla savaşırım. İstersen kaleler yaparı… İster altından,
istersen gümüşten. Sen nasıl ışıldasın
istersen. Yeter ki benim ol. Benimle ol.
Sonsuza kadar seninle kalayım, yeter ki hep seninle olayım.”
Oğlan birden “nefes” kelimesini duyunca bir sarsılmış. Daha
üç dakika önce uyanmak istemediği rüyayı hatırlamış, o sıcak esintiyi
hatırlamış. Hiç uyanmak istemediğini hatırlamış.
Bütün bu mahmurlukta, tekboynuzun yakarışını duymuş aniden:
-Yardım et bana yakışıklı. Aç ağzını, içine gireyim. Onların
derdi benimle, sana dokunmazlar… Müsaade et, içine saklanayım. Onlar gelince,
beni sorduklarında, “Ben hiçbir şey görmedim,” dersin.
Yalvarması öyle içtenmiş ki, oğlanın kalbi dayanamamış. Bir
an düşünür gibi olduysa da, açmış ağzını kocaman. O güzelim tek boynuz şaha
kalkmış, kalkmasıyla bir an rengarenk bir gökkuşağı olmuş, ağzından içeri bir
nefes kadar kolay girivermiş. Oğlanın içine aynı rüyasındaki güzel his
yayılmaya başlamış, hem de bu kez uyanıkken …
Ve o esnada karşıki dağdan tozuyan dumanı fark etmiş. Tam üç
tane ejderha kafası görmüş, vücutları tozdan, alevden görünmez haldeymiş. Hiç
korkmamış, içindeki huzur öyle büyükmüş ki, beklemiş yaklaşmalarını.
-Delikanlı, buralardan hiç tekboynuz geçti mi, deyiver bize.
-Önce bir selam verir insan ejderha kardeşler. Neden
sorarsınız?
-Peşindeyiz, onu ararız biz. Yaptığımız anlaşmaya karşı
geldi, elimizden kaçtı, bedelini ödeyecek!
-Anlaşma neymiş , merak ettim…
-Bu unikorn aslında sıradan bir köylü kadındı. Bir gün dağda
odun toplarken karşılaştık. Çok güzeldi, ama çok fakirdi. Çok dertliydi. Biz
ona rastladığımızda “Bıktım bu hayattan,” diye ağlayıp duruyordu. “Bıktım bu
fakirlikten, bıktım bütün gün üstüme yığılan işlerden, bıktım bütün yapmam
gereken şeylerden, ölsem de kurtulsam,” diye ağlıyordu. Biz de ona acıdık. “Gel
ağlama, seni dertsiz tasasız yapalım,”
dedik. “Gel yorulma, seni işsiz, güçsüz yapalım,” dedik. “Gel ölme, seni
ölümsüz yapalım,” dedik. “Ama karşılığında
sen de bizim olacaksın, yanımızdan ayrılmayacaksın, senden fazla bir şey
istemiyoruz, bizim hiç arkadaşımız yok, bize arkadaş olacaksın.” O da seve seve
kabul etti. Biz onu tekboynuz yaptık. Her şey çok güzeldi başlarda. Yanımızdan
ayrılmıyordu hiç, keyfi yerindeydi. Ama zaman geçtikçe çok üzgün olmaya başladı. Neşesi gitti, hep
surat , hep surat! Hep eski hayatını özler! Biz de kendisini çekemez olduk.
Bizim istediğimiz bizi neşelendirecek arkadaştı, yerine kasvetli biri geldi.
Kasvet, karanlık bizde zaten var, napalım fazlasını. Hep kalbinin acıdığından
bahsetmeye başladı… Neşemiz kaçtı, halbuki biz onu ölümsüz bir unikorn
yapabilmek için gücümüzden epey büyük bir kısmını harcamıştık. O bize ihanet
etti. Ve bir kavganın ardından, kaçtı gitti bizden. Aylardır kaçmakta, ama
bizim de onu bulmamız lazım, kendimizi kazıklanmış hissediyoruz. Bedelini
ödeyecek! Onu öldürür, kanından içersek, biz de kaybettiğimiz güce
kavuşacağız…Yani bize yardım edersen, adalet yerini bulmuş olacak!
Bu üç canavardan hiç korkmadığını fark eden kıvırcık oğlan
şaşırmış. O rüyadaki güzel hisse borçluymuş korkusuzluğunu. Biri seslenmiş
derinlerden, içinden: “Bana yardım et!”.
Cesaretini toplamış, ve üçüne birden demiş ki:
-Ey korkunç ejderhalar… Gördüm ben sizin dediğiniz yaratığı.
Haklılığınızdan emin oldum, size kazık atmış. Cezasını ödemeli. Yardım
edeceğim. Size ne tarafa gittiğini göstereceğim, gelin peşimden.
Ejderhaları takmış peşine. Az gitmişler, uz gitmişler, dere,
tepe düz gitmişler, ve gele gele bir yara gelmişler. Oğlan biraz geride durmuş,
demiş ki:
-Sanırım aşağıda, nehrin kenarında bir kovukta saklanıyor.
Bana da kartal kardeş söyledi, “Öyle güzel bir yaratık gördüm ki,” dedi, “eşi
benzeri yok dünyada, girmiş bir yar dibindeki ağaç kovuğuna, titreyip duruyor,
ejderhalar peşimde, diye sayıklıyor.”
Ejderhalar keyiften dört köşe, oğlana teşekkür etmişler, onu
ödüllere boğacaklarına söz vermişler. Ve yarın kenarına kadar gidip aşağıya
nasıl ineceklerini düşünüp tartarken, oğlan arkalarından sessizce yanaşmış,
masal bu ya, kendisinin de nasıl olduğunu anlamadığı bir güçle hepsini arka
arkaya yardan aşağıya itmiş.
Arkalarından bakınca, aşağıdan geçen nehrin birden kahverengimsi kırmızı kana bulandığını görmüş, derin bir
nefes vermiş.
Vermesiyle , içinden ılık, rengarenk bir bulut dışarıya
süzülmüş. Bu çok yoğun rengarenk bulut önce gözlerini kamaştırmış. Sonra
gözleri yavaş yavaş görmeye başlayınca birden karşısında upuzun ipeksi sarı
saçları, eski püskü elbiseleriyle bir kadının durduğunu farketmiş. Kadın ona
kollarını açmış:
“Yavrum!” demesiyle,
gözyaşlarıyla oğluna sarılması bir olmuş.
O sesmiş! Rüyasındaki ses.
O dokunuşmuş! Rüyasındaki dokunuş.
Oymuş meğer, annesiymiş rüyalarında ayrılmak istemediği…
-Yavrum, demiş… Yavrum… Beni affet… Bir anlık mutsuzluğuma
yenildim. Hayatımdan hiç memnun olmadığım bir anda, nefsime yenildim. Anneler
de insan, hata yapabilirler. Ama ne dertsizlik, ne tasasızlık, ne ölümsüzlük,
ne de başka hiç bir şey beni mutlu etmedi. Sende bıraktığım parçam beni hep
kahretti. Her şeyim vardı, ama hiç tamam olamadım. Daha ilk gün pişman
olmuştum, ama kaçamadım. Sadece rüyalarına girebildim, beni unutmaman için, beni
gördüğünde tanıyabilmen için. Seni bulursam, bana bir tek senin yardım
edeceğini biliyordum. Büyüleri bir tek gerçek sevgi bozabilir. Bütün
hataları bir tek gerçek sevgi affedebilir. Beni affedebilecek misin?
Kıvırcık oğlan zaten öyle mutluymuş ki annesinin kollarında,
nefesi yüzünde, sesi kulaklarında.
-Anneciğim, demiş… Ben seni hep ne beklediğimi bilmeden
bekledim… Uyanığım ve yanımdasın… Daha ne isterim…
Ve o anda gökten üç elma düşmüş…
Biri mükemmel olması
gerekmeyen her anneye, biri affetmeyi yol yakınken öğrenebilen her yavruya, biri de zaman
ayırıp bu masalı okuyana…
21 Ocak 2016 Perşembe
NE TUHAFSIN BE HAYAT- 2
Ne tuhafsın be hayat!
Neden herkes senden aynı şeyi diler de, herkes hep aynı şeyleri
dilediği halde şimdi olduğumuz hallerde buluruz kendimizi?
Herkesin dilinde birlik, barış, huzur vır vır danır durur
da, bunu dileyenler birbiriyle bir türlü anlaşamaz?
Barış diler bütün diller, neden bu dilek hep dillerde
oyalanır? İnemez kalplere...Bir de dilemeseler ne hallerde olacağız kimbilir...
Şartı olur mu barışın?
“Birlik” herkesin dilinde neden üçe, beşe, ona bölünür, bir
türlü aynı BİR olamaz?
Dinlisi, dinsizi, demokratı, teokratı neden herkes illâ da
benim dediğim de benim dediğim diye tepinir de gürültüden duyamaz hale gelir
karşısındakini?
BİR olacaksak, neden kabullenemez “ötekini”?
Tepemizdeki çatı bir, bastığımız toprak bir, soluduğumuz hava bir...Sözde bölen adem eli...
Aynı “safta” görünenler dahi birbirini anlamaya çalışmaz,
bırak anlamayı “diğeri”ni ?
Dillerde aynı nakarat...
Neden kalpler söyleneni duyamaz ki?
Etrafı dolduran gürültüden
mi?
Ey be hayat!!!
17 Ocak 2016 Pazar
MARTI'NIN DERSİ
MARTI'NIN DERSİ
Kim uçar kim kalır bilinmez...
Aldım derslerimi...
Susarım
Herkesin doğrusu kendine,
Ben işime bakarım...
Nafile konuşmuş,
Haybeye oyalanmışım...
13 Ocak 2016 Çarşamba
TARİH KANADA'YA ÇOCUK OKUTMAYA GİDEN KADINLARI NASIL YAZACAK
Bizi de yazayacak tarih bir gün...
Almanya’ya çalışmaya giden kadınlar vardı bir zamanlar. Beni
çok etkilemişti bu, çünkü anneannemin bir arkadaşı vardı. Torunuyla yaşardı, ve
herkes o toruna ahlar, vahlardı. Üzücüydü, çünkü annesi sağ olduğu halde
yanında değildi. Almanya’daydı, çalışmaya gitmişti. Öyle çaylar kahveler içilir,
tığlar, şişler tıkır da tıkır, tıkır da tıkır işlerken, benim çay içme müsadem
olmayan “gün”lerde annem ve gün arkadaşları bahsederken duyup etkilendiğim bir
şeydir bu benim.
Neden çay içmezdim, sorun bir kere... Çünkü annem
hoşlanmazdı öyle zırt pırt çay isteyen arsız çocuklardan. Bu nedenle bana tümden
yasaktı. Nokta. Bu detay anlatacaklarım için önemsiz, ama benim içim kıymetli
bir detaydır, bundan girdi araya...
Bu kızın annesi para kazanmak için gitmişti yavrusunu
annesine bırakıp. Ve bir dolu kadın gitmişti Almanya’ya o zamanlar, erkeklerden
bana ne...Tarihe geçtiler hepsi...Almanyadan gelirken sabun getirirlerdi, bir
de çukulata...Onlarla birlikte tarihe geçen yakınca uçları ışıl ışıl yanan,
incecik incecik yaylanan kablolardan, bir zamanlar denizanasına benzettiğim
lambalar vardır bende kalan...
Kerem, benim koca, yılbaşı tatili için geldiği Toronto’dan
ayrılınca geldi aklıma bu tarihe Almanya’ya çalışmaya geçen kadınlar.
Bizi de anlatacaklar yıllar sonra, dedim...”Çocuklarını
okumaya Kanada'ya götüren kadınlar”. Az değiliz, sosyal bir hareketin parçasıyız çünkü, büyük bir göç hareketinin parçasıyız...
Ne diyebilirler acaba? Dedim sonra.
İçim gülümsedi...
“Çocukları okutmaya götürdüler, iyi de yaptılar” denebilir...
“Çocukları okutmaya götürdüler, hiç iyi yapmadılar”
denebilir...
Bunu herkes nasıl anlatmak isterse öyle anlatacak...
Ve yine herkes ne anlamak isterse anlayacak...
Bizi kim nasıl anlatmak isterse öyle anlatacak muhemelen,
tarihe malolmuş her şey gibi, her olay gibi...
Hepimizi aynı kalıba sokup genelleyecekler...Almanya’ya
gidenlere yaptıkları gibi.
Ama bir tek biz, bunu yaşayanlar bileceğiz bunun nasıl bir
şey olduğunu: ne tam göçmüş, ne tam kalmış, arafta geçen günlerin getirdikleri,
götürdüklerini biz bileceğiz...
Ve bir tek biz anlayacağız, çok yakın olmadıklarımızın dahi
nasıl kalplerinden geçeni kendi kalbimizde hissedebildiğimizi...Kırk yıllık
dostmuşuz gibi...
Geçmişi uzun olmayan arkadaşlıkların nasıl kuvvetli olabileceğini
bir biz bileceğiz, asker arkadaşı
misali...
İçlerinde yapı olarak en uzak olduğumuza dahi nasıl empati gösterebildiğimiz aklımıza geldiğinde hoşumuza gidecek...
İçlerinde yapı olarak en uzak olduğumuza dahi nasıl empati gösterebildiğimiz aklımıza geldiğinde hoşumuza gidecek...
“Uzakta bıraktığımız eşler dostların kalplerine ırak düştük”,
diye hissettiğimizde, hiç olmadık yerde nasıl birbirimizin aklına gelebildiğimizi
bir biz anlayacağız...
Tarih ne derse desin, bir tek biz bileceğiz bu günleri...
6 Ocak 2016 Çarşamba
BOĞAZ BOĞUMLARI HAKKINDA BİR YAZIDIR
Gönülden gelecek her dile vuran...
Öyle laf olsun diye çıkmayacak ağızdan.
Savruluyor evrene rastgele günaydınlar, mutlu yıllar,
geçmiş olsunlar, iyi dilekler... Ve beddualar, kızgınlıklar, hüzünler...
Önce kalbe düşecek harfler, yanyana dizilirken heyecanla, çok
dikkat edilecek.
Kalp duyacak önce, müsade edecek: “Buyrun,” diyecek, “kapıyı
açtım, çıkın yola, haydi uğurlar ola.”
Sonra elele verecek harfler, yükselecekler. Göğüs kafesinden
yavaş yavaş geçecekler.
Dile yaklaşınca bir soluklanacaklar. Yol boyunca bir
değişiklik oldu mu hislerde, bakılacak. Bazen vazgeçilecek belki, diyecekler: “Yahu,
bu kadar önemli mi? Gelin dönelim yerimize... Bir katkımız olmayacak ki ne
geldiğimiz kalbe, ne gireceğimize”.
Bazen de diyecekler: “Tam zamanı, tam havası, tam yeri...
Işığımız, sıcaklığımız, güzelliğimiz tam kıvam... Hadi tam zamanı... Güç bizde artık! ”
Arkadaşım Gülin’den duymuştum, ona da anneannesi dermiş: “Yavrum,
boğaz dokuz boğum, ağızdan çıkan her şey, her boğumda demlenecek.” O zaman da
güzel gelmişti bu laf. Anladım sanıp beğenmiştim, ama sanırım daha yeni
anlamaktayım derinliğini. Anlamanın da kademeleri olduğunu farkettiğimden
beri...
Ağızdan çıkan her şey çok kıymetli...
Az evvel sosyal medya turumu tamamladığımda yazmak geldi
içimden. Yine en çok kendime yazdıklarım, hep diyorum bunu... Zaman akışında
sıralanmış her bir üzüntü, her bir kızgınlık, her bir tebrik ifadesi aslında
sahibinin sanıyoruz, ama değil. Hepsi dünyaya karışıyor, herkese sirayet
ediyor. Dalga dalga süzülüyor. Sert, keskin olanlar kimimizin katılaşmış
yerlerine değince acıtıyor, sarsıyor. Güzel olanlar sarıyor sarmalıyor,
tebessüm ettiriyor. Kalpten telaşla, yüzünü bile yıkamadan çıkmış sözcükleri ayıklıyabiliyor
kimi kalpler, kimiyse ayıklayamıyor.
Yayılıyor dünyaya, günümüze...Hızla geçen her ana...Dalga dalga...
Bir şey yapmak istiyor ya bütün kalpler bu kabulü zor dünyaya, işte tam da zamanı farketmenin...
Nasıl ki bir şey imzalamadan önce uzun uzun okumalı , bir tartmalı imzalamalı mı imzalamamalı mı, bir zarar görür müyüz, görmez miyiz bir imzayla anlamaya çalışmalı...İşte öyle bir şey ağızdan çıkan söz de ...
Önce bir kalbe danışmalı...
5 Ocak 2016 Salı
SAY A LITTLE PRAYER FOR YOU
Say A Little Prayer - Aretha Franklin
I had no family therapy or
whatsoever…
I did not know if I ever
needed one.
I had no time nor energy to
think so deeply about it, since I was so busy struggling with the pressures of
a really difficult and demanding mother. I was either busy hating her, or
fighting her, or lying to her, just to ease the situation, to make life bearable,
supportable. Hating someone is already very painful by itself, it always ends
up with a terrible feeling of despair. And when that someone is your mother, it
is such a dark dungeon, the only way to escape is to admit that hatred, which
is worse than burning in hell. But only those who dare to say that outloud can
find a way out of that prison.
I do not have the intention
of telling you about how unhappy I was. Since it seems really far away now, so
far that I cannot even describe it correctly… But as one who has finally
escaped, I can tell you how miraculously it faded away as a nightmare, so long
forgotten…
The magic happened after I
really wanted to get rid of that burden… When I say, I really wanted, I really
wanted from the very deepest part of my
heart. I even remember the night I felt that wish coming from the deepest part
of my being, the night I prayed so intensely. My terrible, distorted, twisted
relation with my mother had started to kill me more after the birth of my
daughter. I found myself often behaving like my mother, and I could not even
help it. The fear that my daughter also would not hug me with love, as I could
never hold my mom in my arms without feeling a disgust, was so petrifying. I wanted her remember me as
a “good mother”, not as I would remember my mother, and it seemed that there
was no chance since I was becoming more and more like my mom.
It was a beautiful warm night
in spring and there I was , tearing down so sadly, so miserable I was, I wished from a part of my heart that was
unknown to me till that night, for my very precious girl not to hate me as I
hated mine.I kept on asking where was the mistake, what was I doing wrong…
Only those who pray from so
deep know that kind of prayer. I believed somehow that it could be possible,
just a slight feeling it was.
Then what happened is a really
worth to tell…
Every single friend of mine
was persuaded that there was nothing wrong with me, my mom was malfunctioning,
and nothing would change, that most of
the mothers were also almost like that anyway… Since she would not change
whatever I do, life was supposed to go on like that…forever and ever..My
brother also, who had suffered as much as I had, was among those persuaded ones.
I was 45 then. Now I am
almost 49.
They were all wrong.
I was right. It was possible.
She would not change, but I would…
I told you, I never had any
therapy of any kind. But what happened is, I started to meet people, different
than the ones I knew till then. They
started to tell me about things I did not know till that age. I did not look
for them, it was as if they were passing by, just to stop near me, to tell me
“new things”. Now many of them are so precious to me, some became real good
friend, filling in the gaps formed by the old ones who started to fall off my life unexpectedly.
While I was trying to
understand my mother, I started to understand myself…It was tough at the
beginning, hurt more than my hatred, I assure you…But there was always a guide
nearby, like a torch lighting up my path, who held my faith, even at times when I wanted
to drop it, and go back.
One of them gave me a book,
which totally turned upside down my notion of ego; another remodeled my way of
looking at the stars, taught me how to follow their guidance; one other told me
that the road was a very lonely and rough one, but assured me that I would have
the correct hand stretching out at perfect moment, and there were rewards
waiting for me around some corners, that I would no longer want to quit that
path. Another made me aware of my chakras, taught me how to loosen my body
all tightened from the burden of 45
stressful years. Some whispered me the value of silence, some whispered “go on Elif, there is no longer
turning back.”
Then I started to know more
about regression therapies, family constellations, etc. But I
never had any money to spare for those things, which I believe are very useful…
Instead I came across magnificent movies, books, even dreams like the ones I had never dreamt before and then I started
to remember things I did not even know
that I knew…I started to understand more, and forgive more as I knew more…I
knew more the “why”s of having such a mother, as well as having such friends
who got off my train on the way.
That is exactly what happened after the prayer
of that night of May, 5th, 2012.
My relationship with mom changed totally. She
is still a very difficult person. But I know now the reasons of her behavior, I
can see her real self, my dearest companion beyond her scars. My reactions are
totally different. The most important of all: I can hug her with love, although
she still really can get on my nerves as she always did. Nothing seems to have
changed actually, but at the same time, a real lot has changed. I am no longer
the victim; no one is ever the victim. We are all living the life that we are
meant to live. It is up to you to choose
to learn the rules well, thus
enjoy the game while we are here anyway…
Last year on my birthday, I got the biggest present of my life. My mom called me to say she was sorry for
everything, that was a real shock for me. She had read many of my writings on
my blog, especially the ones written at the beginning of my journey, full of
complaints, pain, tears.
She has her own facebook account at the age of
80, the kind of mom that everyone “loves” to see on social media, putting her
nose in every detail, making remarks on all comment. We have to be really
careful as a family. My friends had
warned me that now the internet monster
she had become, she could reach my writings. I had thought of erasing some of
my essays where she had the leading role as the wicked witch. Then I
decided not to. If she was meant to find them, she surely would find them. And
that would have a reason.
There she was, at the end of the phone, last
winter, day of my birthday, asking me
how I would remember her.
I felt my heart smile at that moment. The reason was evident…
And I told her:
“I will remember you as my favorite witch, who made me who I am
today. I will always be thankful for that.”
Thank you for all you have done for me mom…
I love you.
Kaydol:
Yorumlar (Atom)




