15 Şubat 2016 Pazartesi

KİMBİLİR NERELERE




Elif'cik, Elif'cik...
Nereden nerelere Elif'cik.
Sabahlardan, aksamlara...
Diyarlardan diyarlara...
Kalplerden kalplere...
Onca velvelelerden,
Suspus olmalara.
Buz kestiren yaz günlerinden,
Ipılık karakışlara...
Nereden nerelere Elif'cik.
Kimbilir daha nerelere...

4 Şubat 2016 Perşembe

KIVIRCIK OĞLANLA TEKBOYNUZUN MASALI





Bir varmış, bir yokmuş.

Her masalda olduğu gibi.

Gerçeklere  uzak, hayallere yakın bir yerlerde, ne yeryüzünde, ne gökyüzünde, her yerde ve hiçbir yerde bir küçük oğlan yaşarmış. Kimi kimsesi yokmuş bu lüle lüle saçlı oğlanın. Öyle yalnız, öyle yalnızmış ki, bazen kendisi var mı yok mu, onu bile bilemezmiş. Sadece saçlarını çok eskiden seven birini hatırlarmış. Bir kadınmış hatırladığı, hep bir ses hatırlarmış, ama ne söylediğini hatırlayamazmış.  Onu hatırladığında içine hep bir meltem esermiş, öyle bir esermiş ki, daha fazlasını hatırlamak istermiş, ama uğraştıkça hatırlayamaz, daralır, sıkılır, hepten yalnızlığına gömülür, içli içli ağlarmış. Bundandır ki, hatırlamaktan nefret edermiş. Ağlamaktan nefret edermiş. Yalnızlığından nefret edermiş.
Bir gün, masal bu ya, rüyasında yine duymuş o serin sesi, hissetmiş saçlarına değmeden seven tatlı yeli. Kalbinden bir dua geçmiş, aklı itiraz etmiş:

- Burada kalmak istiyorum ben artık, rüyamın içinde, bu esintide, uyanmayacağım, uyanıp kahrolmayacağım, sonsuza kadar essin istiyorum bu ses, bu nefes. Ne olduğunu bilmesem de, uyanmak istemiyorum.

-Uyan güzel oğlan, uyan, bana yardım et.

Pınarları yaşla dolu gözlerini açmış oğlan. Ve nefesi kesilmiş, karşısında o güne kadar hiç görmediği, ne olduğunu bilmediği güzellikte bir yaratık varmış. Her şeyi unutmuş, gözleriyle gördüğüne, kalbiyle değdiğine tutulmuş. Ne ses kalmış hafızasında, ne o serin nefes saçlarında.  Uyandığına şükreden gözleri  kalmış bir tek oğlanda.

Nefessiz fısıldamış:

-Nesin sen?

-Hiç mi tekboynuz görmedin kıvırcık hayatında? “ demiş yaratık, “ unikorn da diyebilirsin, ama ben dil konusunda hassasım, onca yer, once gök dolaştım, yıllara, yollara rağmen dilime kültürüme sahip çıktım, tekboynuzda ısrarcıyım. Lütfen bana yardım et. Ejderhalar peşimde, lanet olsun, bir türlü kurtulamadım şunlardan. Evren kazan ben kepçe, dolanıp duruyoruz birbirimizin peşinde. Etraf da pek tenhaymış senden başka kimselere rastlamadım, yardım et bana.

Anca nefesine kavuşan oğlan bir an bile tereddüt etmemiş:

-Senin için her şeyi yaparım, dağlara çıkar, aya dalarım. Yeter ki söyle bana. Ejderhalarla savaşırım. İstersen kaleler yaparı… İster altından, istersen gümüşten.  Sen nasıl ışıldasın istersen.  Yeter ki benim ol. Benimle ol. Sonsuza kadar seninle kalayım, yeter ki hep seninle olayım.”

-Ay ne o, prens  gibi konuştun kıvırcık! Pek şekersin, ama belli ki sen ejderha görmemişsin hiç,  üç tanesi peşimde, ve inan bana bu kadar şaşırdıysan, ejderhaların o sımsıcak nefesini hissedince ne yaparsın bilemiyorum.

Oğlan birden “nefes” kelimesini duyunca bir sarsılmış. Daha üç dakika önce uyanmak istemediği rüyayı hatırlamış, o sıcak esintiyi hatırlamış. Hiç uyanmak istemediğini hatırlamış.

Bütün bu mahmurlukta, tekboynuzun yakarışını duymuş aniden:

-Yardım et bana yakışıklı. Aç ağzını, içine gireyim. Onların derdi benimle, sana dokunmazlar… Müsaade et, içine saklanayım. Onlar gelince, beni sorduklarında, “Ben hiçbir şey görmedim,” dersin.

Yalvarması öyle içtenmiş ki, oğlanın kalbi dayanamamış. Bir an düşünür gibi olduysa da, açmış ağzını kocaman. O güzelim tek boynuz şaha kalkmış, kalkmasıyla bir an rengarenk bir gökkuşağı olmuş, ağzından içeri bir nefes kadar kolay girivermiş. Oğlanın içine aynı rüyasındaki güzel his yayılmaya başlamış, hem de bu kez uyanıkken …

Ve o esnada karşıki dağdan tozuyan dumanı fark etmiş. Tam üç tane ejderha kafası görmüş, vücutları tozdan, alevden görünmez haldeymiş. Hiç korkmamış, içindeki huzur öyle büyükmüş ki, beklemiş yaklaşmalarını.

-Delikanlı, buralardan hiç tekboynuz geçti  mi, deyiver bize.

-Önce bir selam verir insan ejderha kardeşler. Neden sorarsınız?

-Peşindeyiz, onu ararız biz. Yaptığımız anlaşmaya karşı geldi, elimizden kaçtı, bedelini ödeyecek!

-Anlaşma neymiş , merak ettim…

-Bu unikorn aslında sıradan bir köylü kadındı. Bir gün dağda odun toplarken karşılaştık. Çok güzeldi, ama çok fakirdi. Çok dertliydi. Biz ona rastladığımızda “Bıktım bu hayattan,” diye ağlayıp duruyordu. “Bıktım bu fakirlikten, bıktım bütün gün üstüme yığılan işlerden, bıktım bütün yapmam gereken şeylerden, ölsem de kurtulsam,” diye ağlıyordu. Biz de ona acıdık. “Gel  ağlama, seni dertsiz tasasız yapalım,” dedik. “Gel yorulma, seni işsiz, güçsüz yapalım,” dedik. “Gel ölme, seni ölümsüz yapalım,” dedik.  “Ama karşılığında sen de bizim olacaksın, yanımızdan ayrılmayacaksın, senden fazla bir şey istemiyoruz, bizim hiç arkadaşımız yok, bize arkadaş olacaksın.” O da seve seve kabul etti. Biz onu tekboynuz yaptık. Her şey çok güzeldi başlarda. Yanımızdan ayrılmıyordu hiç, keyfi yerindeydi. Ama zaman geçtikçe  çok üzgün olmaya başladı. Neşesi gitti, hep surat , hep surat! Hep eski hayatını özler! Biz de kendisini çekemez olduk. Bizim istediğimiz bizi neşelendirecek arkadaştı, yerine kasvetli biri geldi. Kasvet, karanlık bizde zaten var, napalım fazlasını. Hep kalbinin acıdığından bahsetmeye başladı… Neşemiz kaçtı, halbuki biz onu ölümsüz bir unikorn yapabilmek için gücümüzden epey büyük bir kısmını harcamıştık. O bize ihanet etti. Ve bir kavganın ardından, kaçtı gitti bizden. Aylardır kaçmakta, ama bizim de onu bulmamız lazım, kendimizi kazıklanmış hissediyoruz. Bedelini ödeyecek! Onu öldürür, kanından içersek, biz de kaybettiğimiz güce kavuşacağız…Yani bize yardım edersen, adalet yerini bulmuş olacak!

Bu üç canavardan hiç korkmadığını fark eden kıvırcık oğlan şaşırmış. O rüyadaki güzel hisse borçluymuş korkusuzluğunu. Biri seslenmiş derinlerden, içinden: “Bana yardım et!”.  Cesaretini toplamış, ve üçüne birden demiş ki:

-Ey korkunç ejderhalar… Gördüm ben sizin dediğiniz yaratığı. Haklılığınızdan emin oldum, size kazık atmış. Cezasını ödemeli. Yardım edeceğim. Size ne tarafa gittiğini göstereceğim, gelin peşimden.

Ejderhaları takmış peşine. Az gitmişler, uz gitmişler, dere, tepe düz gitmişler, ve gele gele bir yara gelmişler. Oğlan biraz geride durmuş, demiş ki:

-Sanırım aşağıda, nehrin kenarında bir kovukta saklanıyor. Bana da kartal kardeş söyledi, “Öyle güzel bir yaratık gördüm ki,” dedi, “eşi benzeri yok dünyada, girmiş bir yar dibindeki ağaç kovuğuna, titreyip duruyor, ejderhalar peşimde, diye sayıklıyor.”

Ejderhalar keyiften dört köşe, oğlana teşekkür etmişler, onu ödüllere boğacaklarına söz vermişler. Ve yarın kenarına kadar gidip aşağıya nasıl ineceklerini düşünüp tartarken, oğlan arkalarından sessizce yanaşmış, masal bu ya, kendisinin de nasıl olduğunu anlamadığı bir güçle hepsini arka arkaya yardan aşağıya  itmiş. Arkalarından bakınca, aşağıdan geçen nehrin birden kahverengimsi  kırmızı kana bulandığını görmüş, derin bir nefes vermiş.

Vermesiyle , içinden ılık, rengarenk bir bulut dışarıya süzülmüş. Bu çok yoğun rengarenk bulut önce gözlerini kamaştırmış. Sonra gözleri yavaş yavaş görmeye başlayınca birden karşısında upuzun ipeksi sarı saçları, eski püskü elbiseleriyle bir kadının durduğunu farketmiş. Kadın ona kollarını açmış:

“Yavrum!”  demesiyle, gözyaşlarıyla oğluna sarılması bir olmuş.

O sesmiş! Rüyasındaki ses.

O dokunuşmuş! Rüyasındaki dokunuş.

Oymuş meğer, annesiymiş rüyalarında ayrılmak istemediği…

-Yavrum, demiş… Yavrum… Beni affet… Bir anlık mutsuzluğuma yenildim. Hayatımdan hiç memnun olmadığım bir anda, nefsime yenildim. Anneler de insan, hata yapabilirler. Ama ne dertsizlik, ne tasasızlık, ne ölümsüzlük, ne de başka hiç bir şey beni mutlu etmedi. Sende bıraktığım parçam beni hep kahretti. Her şeyim vardı, ama hiç tamam olamadım. Daha ilk gün pişman olmuştum, ama kaçamadım. Sadece rüyalarına girebildim, beni unutmaman için, beni gördüğünde tanıyabilmen için. Seni bulursam, bana bir tek senin yardım edeceğini biliyordum. Büyüleri bir tek gerçek sevgi bozabilir. Bütün hataları  bir tek gerçek  sevgi  affedebilir. Beni affedebilecek misin?

Kıvırcık oğlan zaten öyle mutluymuş ki annesinin kollarında, nefesi yüzünde, sesi kulaklarında.

-Anneciğim, demiş… Ben seni hep ne beklediğimi bilmeden bekledim… Uyanığım ve yanımdasın… Daha ne isterim…

Ve o anda gökten üç elma düşmüş… 

Biri mükemmel olması gerekmeyen her anneye, biri affetmeyi  yol yakınken öğrenebilen her yavruya, biri de zaman ayırıp bu masalı okuyana…






21 Ocak 2016 Perşembe

NE TUHAFSIN BE HAYAT- 2


Ne tuhafsın be hayat!

Neden herkes senden aynı şeyi diler de, herkes hep aynı şeyleri dilediği halde şimdi olduğumuz hallerde buluruz kendimizi?

Herkesin dilinde birlik, barış, huzur vır vır danır durur da, bunu dileyenler birbiriyle bir türlü anlaşamaz?

Barış diler bütün diller, neden bu dilek hep dillerde oyalanır? İnemez kalplere...Bir de dilemeseler ne hallerde  olacağız kimbilir...

Şartı olur mu barışın?

“Birlik” herkesin dilinde neden üçe, beşe, ona bölünür, bir türlü aynı BİR olamaz?

Dinlisi, dinsizi, demokratı, teokratı neden herkes illâ da benim dediğim de benim dediğim diye tepinir de gürültüden duyamaz hale gelir karşısındakini?

BİR olacaksak, neden kabullenemez “ötekini”?

Tepemizdeki çatı bir, bastığımız toprak bir, soluduğumuz hava bir...Sözde bölen adem eli...

Aynı “safta” görünenler dahi birbirini anlamaya çalışmaz, bırak anlamayı “diğeri”ni ?

Dillerde aynı nakarat...

Neden kalpler söyleneni duyamaz ki?

Etrafı  dolduran gürültüden mi?

Ey be hayat!!! 

17 Ocak 2016 Pazar

MARTI'NIN DERSİ



MARTI'NIN DERSİ

Kim uçar kim kalır bilinmez...
Aldım derslerimi...
Susarım
Herkesin doğrusu kendine,
Ben işime bakarım...
Nafile konuşmuş,
Haybeye oyalanmışım...

13 Ocak 2016 Çarşamba

TARİH KANADA'YA ÇOCUK OKUTMAYA GİDEN KADINLARI NASIL YAZACAK


Bizi de yazayacak tarih bir gün...

Almanya’ya çalışmaya giden kadınlar vardı bir zamanlar. Beni çok etkilemişti bu, çünkü anneannemin bir arkadaşı vardı. Torunuyla yaşardı, ve herkes o toruna ahlar, vahlardı. Üzücüydü, çünkü annesi sağ olduğu halde yanında değildi. Almanya’daydı, çalışmaya gitmişti. Öyle çaylar kahveler içilir, tığlar, şişler tıkır da tıkır, tıkır da tıkır işlerken, benim çay içme müsadem olmayan “gün”lerde annem ve gün arkadaşları bahsederken duyup etkilendiğim bir şeydir bu benim.

Neden çay içmezdim, sorun bir kere... Çünkü annem hoşlanmazdı öyle zırt pırt çay isteyen arsız çocuklardan. Bu nedenle bana tümden yasaktı. Nokta. Bu detay anlatacaklarım için önemsiz, ama benim içim kıymetli bir detaydır, bundan girdi araya...

Bu kızın annesi para kazanmak için gitmişti yavrusunu annesine bırakıp. Ve bir dolu kadın gitmişti Almanya’ya o zamanlar, erkeklerden bana ne...Tarihe geçtiler hepsi...Almanyadan gelirken sabun getirirlerdi, bir de çukulata...Onlarla birlikte tarihe geçen yakınca uçları ışıl ışıl yanan, incecik incecik yaylanan kablolardan, bir zamanlar denizanasına benzettiğim lambalar vardır bende kalan...

Kerem, benim koca, yılbaşı tatili için geldiği Toronto’dan ayrılınca geldi aklıma bu tarihe Almanya’ya çalışmaya geçen kadınlar.

Bizi de anlatacaklar yıllar sonra, dedim...”Çocuklarını okumaya Kanada'ya götüren kadınlar”. Az değiliz, sosyal bir hareketin parçasıyız çünkü, büyük bir göç hareketinin parçasıyız...

Ne diyebilirler acaba? Dedim sonra.

İçim gülümsedi...

“Çocukları okutmaya götürdüler, iyi de yaptılar” denebilir...

“Çocukları okutmaya götürdüler, hiç iyi yapmadılar” denebilir...

Bunu herkes nasıl anlatmak isterse öyle anlatacak...

Ve yine herkes ne anlamak isterse anlayacak...

Bizi kim nasıl anlatmak isterse öyle anlatacak muhemelen, tarihe malolmuş her şey gibi, her olay gibi...

Hepimizi aynı kalıba sokup genelleyecekler...Almanya’ya gidenlere yaptıkları gibi.

Ama bir tek biz, bunu yaşayanlar bileceğiz bunun nasıl bir şey olduğunu: ne tam göçmüş, ne tam kalmış, arafta geçen günlerin getirdikleri, götürdüklerini biz bileceğiz...

Ve bir tek biz anlayacağız, çok yakın olmadıklarımızın dahi nasıl kalplerinden geçeni kendi kalbimizde hissedebildiğimizi...Kırk yıllık dostmuşuz gibi...

Geçmişi uzun olmayan arkadaşlıkların nasıl kuvvetli olabileceğini bir biz  bileceğiz, asker arkadaşı misali...

İçlerinde yapı olarak en uzak olduğumuza dahi nasıl empati gösterebildiğimiz aklımıza geldiğinde hoşumuza gidecek...

“Uzakta bıraktığımız eşler dostların kalplerine ırak düştük”, diye hissettiğimizde, hiç olmadık yerde nasıl birbirimizin aklına gelebildiğimizi bir biz anlayacağız...


Tarih ne derse desin, bir tek biz bileceğiz bu günleri...

6 Ocak 2016 Çarşamba

BOĞAZ BOĞUMLARI HAKKINDA BİR YAZIDIR


Gönülden gelecek her dile vuran...

Öyle laf olsun diye çıkmayacak ağızdan.

Savruluyor evrene rastgele günaydınlar, mutlu yıllar, geçmiş olsunlar, iyi dilekler... Ve beddualar, kızgınlıklar, hüzünler...

Önce kalbe düşecek harfler, yanyana dizilirken heyecanla, çok dikkat edilecek.

Kalp duyacak önce, müsade edecek: “Buyrun,” diyecek, “kapıyı açtım, çıkın yola, haydi uğurlar ola.”

Sonra elele verecek harfler, yükselecekler. Göğüs kafesinden yavaş yavaş geçecekler.

Dile yaklaşınca bir soluklanacaklar. Yol boyunca bir değişiklik oldu mu hislerde, bakılacak. Bazen vazgeçilecek belki, diyecekler: “Yahu, bu kadar önemli mi? Gelin dönelim yerimize... Bir katkımız olmayacak ki ne geldiğimiz kalbe, ne gireceğimize”.

Bazen de diyecekler: “Tam zamanı, tam havası, tam yeri... Işığımız, sıcaklığımız, güzelliğimiz tam kıvam... Hadi tam zamanı... Güç bizde artık! ”

Arkadaşım Gülin’den duymuştum, ona da anneannesi dermiş: “Yavrum, boğaz dokuz boğum, ağızdan çıkan her şey, her boğumda demlenecek.” O zaman da güzel gelmişti bu laf. Anladım sanıp beğenmiştim, ama sanırım daha yeni anlamaktayım derinliğini. Anlamanın da kademeleri olduğunu farkettiğimden beri...

Ağızdan çıkan her şey çok kıymetli...

Az evvel sosyal medya turumu tamamladığımda yazmak geldi içimden. Yine en çok kendime yazdıklarım, hep diyorum bunu... Zaman akışında sıralanmış her bir üzüntü, her bir kızgınlık, her bir tebrik ifadesi aslında sahibinin sanıyoruz, ama değil. Hepsi dünyaya karışıyor, herkese sirayet ediyor. Dalga dalga süzülüyor. Sert, keskin olanlar kimimizin katılaşmış yerlerine değince acıtıyor, sarsıyor. Güzel olanlar sarıyor sarmalıyor, tebessüm ettiriyor. Kalpten telaşla, yüzünü bile yıkamadan çıkmış sözcükleri ayıklıyabiliyor kimi kalpler,  kimiyse ayıklayamıyor.


Yayılıyor dünyaya, günümüze...Hızla geçen her ana...Dalga dalga...

Bir şey yapmak istiyor ya bütün kalpler bu kabulü zor dünyaya, işte tam da zamanı farketmenin...

Nasıl ki bir şey imzalamadan önce uzun uzun okumalı , bir tartmalı imzalamalı mı imzalamamalı mı, bir zarar görür müyüz, görmez miyiz bir imzayla anlamaya çalışmalı...İşte öyle bir şey ağızdan çıkan söz de ...

Önce bir kalbe danışmalı...





5 Ocak 2016 Salı

SAY A LITTLE PRAYER FOR YOU


Say A Little Prayer - Aretha Franklin

I had no family therapy or whatsoever…

I did not know if I ever needed one.

I had no time nor energy to think so deeply about it, since I was so busy struggling with the pressures of a really difficult and demanding mother. I was either busy hating her, or fighting her, or lying to her, just to ease the situation, to make life bearable, supportable. Hating someone is already very painful by itself, it always ends up with a terrible feeling of despair. And when that someone is your mother, it is such a dark dungeon, the only way to escape is to admit that hatred, which is worse than burning in hell. But only those who dare to say that outloud can find a way out of that prison.

I do not have the intention of telling you about how unhappy I was. Since it seems really far away now, so far that I cannot even describe it correctly… But as one who has finally escaped, I can tell you how miraculously  it faded away as a nightmare, so long forgotten…

The magic happened after I really wanted to get rid of that burden… When I say, I really wanted, I really wanted from the very deepest part of  my heart. I even remember the night I felt that wish coming from the deepest part of my being, the night I prayed so intensely. My terrible, distorted, twisted relation with my mother had started to kill me more after the birth of my daughter. I found myself often behaving like my mother, and I could not even help it. The fear that my daughter also would not hug me with love, as I could never hold my mom in my arms without feeling a disgust,  was so petrifying. I wanted her remember me as a “good mother”, not as I would remember my mother, and it seemed that there was no chance since I was becoming more and more like my mom.

It was a beautiful warm night in spring and there I was , tearing down so sadly, so miserable I was,  I wished from a part of my heart that was unknown to me till that night, for my very precious girl not to hate me as I hated mine.I kept on asking where was the mistake, what was I doing wrong…

Only those who pray from so deep know that kind of prayer. I believed somehow that it could be possible, just a slight feeling it was.

Then what happened is a really worth to tell…

Every single friend of mine was persuaded that there was nothing wrong with me, my mom was malfunctioning, and  nothing would change, that most of the mothers were also almost like that anyway… Since she would not change whatever I do, life was supposed to go on like that…forever and ever..My brother also, who had suffered as much as I had,  was among those persuaded ones.

I was 45 then. Now I am almost 49.

They were all wrong.

I was right. It was possible. She would not change, but I would…

I told you, I never had any therapy of any kind. But what happened is, I started to meet people, different than the ones I knew till then.  They started to tell me about things I did not know till that age. I did not look for them, it was as if they were passing by, just to stop near me, to tell me “new things”. Now many of them are so precious to me, some became real good friend, filling in the gaps formed by the old ones  who started to fall off my life unexpectedly.

While I was trying to understand my mother, I started to understand myself…It was tough at the beginning, hurt more than my hatred, I assure you…But there was always a guide nearby, like a torch lighting up my path,  who held my faith, even at times when I wanted to drop it, and go back.

One of them gave me a book, which totally turned upside down my notion of ego; another remodeled my way of looking at the stars, taught me how to follow their guidance; one other told me that the road was a very lonely and rough one, but assured me that I would have the correct hand stretching out at perfect moment, and there were rewards waiting for me around some corners, that I would no longer want to quit that path. Another made me aware of my chakras, taught me how to loosen  my body  all tightened from the burden  of 45 stressful years. Some whispered me the value of silence, some  whispered “go on Elif, there is no longer turning back.”

Then I started to know more about regression therapies, family constellations, etc. But I never had any money to spare for those things, which I believe are very useful… Instead I came across magnificent movies, books, even dreams like the ones  I had never dreamt before and then I started to remember  things I did not even know that I knew…I started to understand more, and forgive more as I knew more…I knew more the “why”s of having such a mother, as well as having such friends who got off my  train on the way.

That is exactly what happened after the prayer of that night of May, 5th, 2012.

My relationship with mom changed totally. She is still a very difficult person. But I know now the reasons of her behavior, I can see her real self, my dearest companion beyond her scars. My reactions are totally different. The most important of all: I can hug her with love, although she still really can get on my nerves as she always did. Nothing seems to have changed actually, but at the same time, a real lot has changed. I am no longer the victim; no one is ever the victim. We are all living the life that we are meant to live. It is up to you to choose  to learn  the rules well, thus enjoy the game while we are here anyway…

Last year on my birthday, I got the biggest present  of my life. My mom  called me to say she was sorry for everything, that was a real shock for me. She had read many of my writings on my blog, especially the ones written at the beginning of my journey, full of complaints, pain, tears.

She has her own facebook account at the age of 80, the kind of mom that everyone “loves” to see on social media, putting her nose in every detail, making remarks on all comment. We have to be really careful as a family.  My friends had warned me that  now the internet monster she had become, she could reach my writings. I had thought of erasing some of my essays where she had the leading role as the wicked witch. Then I decided not to. If she was meant to find them, she surely would find them. And that would have a reason.

There she was, at the end of the phone, last winter, day of my birthday,  asking me how I would remember her.

I felt my heart smile at that moment.  The reason was evident…

And I told her:

“I will remember you as  my favorite witch, who made me who I am today. I will always be thankful for that.”

Thank you for all you have done for me mom… I love you.