28 Ağustos 2014 Perşembe

HEP ISPANAK! HEP DETERJAN ADAM! YETER AMA!


Ayşe’m sekiz yaşındaydı. Makarna yapmışım bir gün, ellerini çırparak zıplamıştı sandalyesine:

"-Hem ıspanak , hep ıspanak, sen de sonunda sıkıldın, değil mi?"

Bu cümle bendeki milatlardan biridir,  ve bendeki milatlar konusunda Guiness’e başvursam bir rekor kapardım, yemin ederim.

Evet ben de ölesiye sıkılmıştım, hep ıspanak, hep kereviz. Eskiden öyle miydi, gelsin kokoreçler, gitsin işkembeler, günün en olmaz saatlerinde. Ama nedense, Ayşe’min mevcudiyetiyle ona, buna, benzerlerim sandıklarıma bakıp alışkanlıklarımı değiştirmeye yeltenmiştim ben de. Ama alışmamış bünyede durmadı tabi. İçimden hortlamaya çalışan o her iyi eğitilmiş annede olan  “her şeyi mükemmel yapmaya çalışan canavar”,  bu masum, içten gelen cümleyle tamamen alt edildi.  Bin şükür diyeceğim. Kendi alışkanlıklarım neyse, o çerçevede  devam etti annelik  hünerim. Zamanla değiştim elbet, alışkanlıklarım değişti, midyeyi azalttım mesela, köfte yaparken iki üç taneyi çiğ lüpletmeye de sınır getirdim ama tamamen  kesemedim itiraf ediyorum. Annelik şeklim  sadece ve sadece ben değiştikçe değişti, başkalarına bakarak , okuyarak, seyrederek değil. Bende sakil duran bir şeyi bir daha da denemedim. Mac Donalds ben de yemezdim, Ayşe de sadece  bu nedenle yemedi. Ben makarna yediysem yedi, enginar yediysem yedi. Bana uymayan hiçbir şeyi ona uydurmaya çalışmadım. Sağlıksızlıktan, mikroplardan korkmazdım, ondan sonra da korkmadım. Ama maalesef mikroplar gerçekten korkulası bir hal almaya başladı, bu nedenle yazmak istedim bu yazıyı… 

Bugünkü konumuz sağlık endişesi, ve bunun olmazsa olmazı mikroplar. Beni artık çok sıktıkları için, içimden atmam gereken mikroplar, mikrop olasıcılar, yerebatasıcılar! Hayatı insanlığa dar eden geberesiceler...Kaç kadının hayatını söndüren pislikler.. Ellerinden tüm yaratıcılıklarını alan, kendileriyle kavgalı hale getiren allahın cezaları...

Bu mikroplar reklamlar sayesinde geçirdikleri evrim neticesinde öyle bir canavar haline geldi ki, sesleri daha bir gür çıkar oldu. Bunlara karşı hissedilen, tarifi  zor olan abartılı korku ise insanı hep yer bitirir, hep bir şeyleri “pis”, “sağlıksız” yaptığını fısıldar durur oldu. Hep daha temizi, daha sağlıklıyı gösterir oldu. Hepimiz bu mikropları iyi bilir hale geldik, eskiden oldukları gibi sadece tuvaletlerde, pis yerlerde falan değiller artık. Her yerde, her an olabilirler. Evrimleştiler ve dışarıya taştılar.

Mottoları şudur: "Düşman uyur, mikrop uyumaz". Ve bunlar bizlerden ziyade çocuklarımızı tehdit ederler. Çoğu zaman kendimiz için boşverebiliriz, bu mübahtır. Ama çocuklarımız için asla boşveremeyiz kendilerini. Maazallah! Evlerden uzak, organ taciri, çocuk tecavüzcüsü misali korkunçturlar... Tövbe tövbe..

Hiç mikrop görmemiş olanınız olduğunu sanmıyorum, bunlar en çok reklamlarda görünür. Ek gelir olsa gerek. Çocuk kovalamadıkları zaman televizyonda, dergilerde boy gösterirler. Bir de bunların düşmanı, nedense her ev kadınının rüyası olduğu sanılan amerikan rüyası, yakışıklı deterjan adamlar vardır…Ne fantazidir bu adamlar. Gerektiğinde pelerin de olabilen isviçre çakısı misali çok fonksiyonlu karbeyaz önlük, çapkın duruş, üçgen vücut, müstehsi gülümseme, yok yok adamlarda. Şahsen benim rüyalarımı süsleyemedikleri için bu konuda hep bir eksiklik hissetmişimdir. Belki Kıvanç oynasa o rolde bünyemde etkisini gösterebilirdi ama hepsi çizgi kafa. Reklamcı olmanın çok kolay olduğunu düşündürtmüştür bana, hayal gücünün üst sınırı çizgiden Süpermen olan reklam  camiası. Deterjan adam! Tatataaam!! Gel kurtar bizi…Gece gündüz farketmez, yeter ki gel! Elinde deterjanınla gel, kurtar bizi...

Bu gülünesi durum  marketlerdeki deterjan reyonlarınını besler durur. Az daha üstünde çalışılsa uzay gemisi olacakmış hissini veren çeşit çeşit silme süpürme aparatı, ki  aparat derken ezildim, kelime dağarcığım boynunu büktü alet karşısında.  Bu mikrop korkusunu çarp sağlıklı yaşamak endişesiyle, al sana ortaya daha karışık durum: organik temzileme düzeneği. Deterjan elbetteki daha zararlı mikroptan, organiğini sunalım, hem temzileyemesin, hem de saha çok kazanalım…

Haklı olduğumun ispatı, sadece cereyanda kaldığında değil, ce’sini gördüğünde  zırt pırt hasta olan bir nesil. Alerjiler bizim zamanımızda olmadığı kadar tavan. Tüm çocuklar vitamin desteğinde, ama hepsi hep hasta nedense…Neden? Çünkü  mikroplar her yerde ve bunların kalkanları yok, gelişmesine izin verilmemiş çünkü, hep "iyi anneler" tarafından. ”Sokakta-kedilerle-köpeklerle-oynayan-anneleri-özenmediği-halde-daha-dayanıklı-olan-çocuk “tan müteşekkil şehir efsanesi ise hep fısıldanır bu arada. Az kibirle, az aşağılayarak, bir taraftan da  kendine “iyi annelik” payesi çıkarılarak, kıyaslayarak, yargılayarak.

“İyi anne” hayali, arzusu aslında hep bir kıyastan kaynaklanmakta. Gittiğim her arkadaş toplantısında,  mevzu “hep ıspanak, hep ıspanak”  kıvamında, kimse “kötü anne” yaftası yemek istemediği için, öyle aşırı doz ki bu muhabbet, insan bayılıp bir daha da ayılmamak istemekte, ya da benim durumumda, mikroplar cennetinde ayılmak istemekte. Bu mikroplara yalvarmak istemekte:

-“Ne olur aranızda anlaşın şu deterjan adamla, bu çocukların hatırına, bir süre mola verin taarruza, belki birkaç çocuğun ruhu kurtulur, en azından önyargılarından kurtulur: "sağlıksız beslenen , mikroptan korkmayan alt seviye yaşam türüdür" önyargısından, onu, bunu  kendini daha iyi, daha akıllı, daha becerikli hissetmek için yaftalamaktan kurtulur”

Arkadaşlarım beni affetsin, yüzlerine de söylüyorum, sağolsunlar beni sevenler benimle kalmakta allahtan… Ama mikroptan, sağlıksız yaşamdan  korktukları kadar bunu pompalayan düzenden korkmak daha anlamlı. Endişeden beslenen, korku üzerine kurulmuş bu tüketim toplumu dayatmasının farkına varılsın istiyorum. Ama tam tersi, ne kadar çok “hijyeniksen”, o kadar “ farkındasın” demek olmuş günümüz  tüketim hegamonyasının lamıcimi…

İnanın mikropla cephede karşılaşmak yerine, mikropla hiç tanışmamış olmak sorun.  Bu çocukları küçük yaştan itibaren steril steril büyütüp, sonrasında her  karşılaştığı mikropta nakavt olacak hale getirmek sorun.  Her mikrop istilası sonrasında daha da sterili ortamlar arandığından,yaratılmaya çalışıldığından esas canavarın çokuluslu kanemiciler olduğu görmezden gelinmekte. Bunu gördüğünü iddia edense  dayansın organiğine!  Görünmeyen canavarlar her yerde! İlaç desteksiz çocuklar parmakla gösterilmekte artık.

Hele hele yenilende, içilendekiler! Bazı yiyeceklere arsenik muamelesi yapıldıkça yemin ederim içerliyorum. "Nayır! Nolamaz! Nokadar değil!" diye haykırasım var..."Rahat bırakın şu çocukları!" Bazı şeylerin tadını çok geç yaşa kadar öğrenemeyen var içlerinde...Ne o! Sağlıklı olacaklar, peki ya ruhları? Herşeyden korkarak büyüyen bir kuşak, nolacak sonları? Her şeyin "en, en, en 'ini, en sağlıklısını, en iyisini" hedefleye hedefleye nereye varacaklar? Üniversite sınavında tam puan hedefleyen, alamayınca her şeyden vazgeçenler sürüsüne mi katılacaklar? Kim bunlara  mantıken " en iyisi"ni hedeflemenin bünyede yarattığı tahribatı anlatacak, "en " lerin hedefçisi ebeveynleri mi? Sonra hep kavgalı ruhları nerede huzur arayacak? Hangi kıtada? Hangi öğretide? Hepsinin dediği bir işte:

 "Endişesiz hayat şart, korku kötü şey, korkma, rahatla". Ben önden söylüyorum  işte, hem de amme hizmeti, beleşe: "Yeter artık, korkutmayın şu çocukları!" Korku en fena şey, endişe kadar hayatın içine eden şey yok hayatta. Sonrası iyi ihtimalle   Prozak.. İyi ihtimal diyorum çünkü, ilacı olan dert versin Allah...Belki yenileri çıkmıştır da haberim yoktur, ben Prozak'ta kaldım. Bir de Xanax var sanırım en popülerlerinden...Unilever, P&G bir, ilaç sektörü iki... onlar korkularınızı, siz de onları beslemektesiniz... Ya da onlara özenen yan sektörleri. Olan, korkuyla içtiğini, yediğini şaşıran yavrulara olmakta, el yıkamaktan, deterjandan helak olan o güzel ellere olmakta. Temizlikle kaybolup giden yıllara, her yeni olanı takipte kalma endişesiyle ne güzellikler ıskalayan hayatlarda olmakta...Hayatın anlamı salt sağlık, salt temizlik olmasa gerek diyor içsesim...Temizliğin, sağlıklı yaşamın obsesif kompalsif dozu nerede başlıyor ruhun hissetmesine izin verin.

Kızmayın bana...Sadece bir düşünün! Siz de sıkılmadınız mı bundan? Hep ıspanak, hep ıspanak? Söyleyin bana...Ya da kendinize...

21 Ağustos 2014 Perşembe

KOLAY KOLAY ÇIKMAYAN CAN: SIKILAN CAN


Okurken dinlemek için tıklana, Ayşe'min ilk bestesi: Torontonian, O-ceania

Yaz tatilleri geçmek bilmezdi, Ankara'nın kuru-sıcağında, apartman boşluklarında… Ne sıkılırdık allahım… Bir takım arkadaşlarım vardı, Yavrukurt’tu onlar. Ne olduğunu bilmesem de benim için Yavrukurt olmak büyük bir eğlence demekti. Hiç Yavrukurt  oldum mu? Hayır, ama hem adları güzeldi, hem de kampa giderlerdi. Oysa biz kardeşimle ve apartmandaki diğer garibanlarla, ne yavru, ne de kurt olabilmişlerle mal mal otururduk yazın çoğunda. Sadece iki sene tüm yaz boyunca bir köye gitmiştik, köy elalemin köyüydü gerçi neden gittik hiç bilemem, o da artık epey büyüdüğümüzdeydi. Bahsettiğim ondan önceki yazlar, sıkıntıyla kanka olduğumuz yıllar. Azıcık tatile gidilir, gerisi kocaman bir can sıkıntısı bulutu.

Nereden aklıma geldi derseniz,  Ayşe’min iki aydır hiç “canım sıkıldı” demediğini fark ettiğimde geldi. İki aydır benimle birlikte, kendi yaş grubundan kimseyi görmedi, yabancı bir şehirde, alışmış olduğu eğlence anlayışından uzakta, dip dibeyiz. Can sıkıntısıyla piştiye oturacak kıvama geldi, yine de hiç "canım sıkıldı," duymadım ağzından. 

“Sıkı can iyi olur kolay kolay çıkmaz”, dedemin mottosuydu.  Kuzenim Pelin’le can sıkıntısından anneannemin eşarplarıyla şarkıcılık oynarken aynalar bize oyun arkadaşı olduğunda, “Aynanın içine düşeceksiniz” derdi. O zamanlar Alis’ten bihaberdik tabi, halbuki bize şans verilseydi, belki de bugün Alis değil, Pelin’le ben dünya çapında bir şöhrete sahip olacaktık.  Hep düşünürüm, Alis’in demek ki daha fazla canı sıkılıyordu ki, o aynanın içine kadar düştü. Kısmet onaymış.

Anneannem dışında kimse bizi oyalamak derdine düşmezdi. Küçücük dünyasında, küçücük evinde, kocaman kalbinde bize meşgaleler yaratırdı. Erişte kesmece, tarhana ufalamaca, akşamsefası tohumu toplamaca, teğel sökmece gibi bugünün çocuklarının bilumum aktiviteleriyle boy ölçüşecek değerde aktiviteler yaratırdı. Hem de beleş. Bu nedenle evde sıkılmaktansa, anneanne evinde sıkılmak hep on numaraydı. Evde en baba yaz aktivitesi olarak  sadece sinek öldürmece hatırlıyorum. Annem adedine para verirdi, servetimiz  kayda değer bir şey değildi, üçgen kutuda meysulardan almaya bile yetmezdi. Kitaplara kalırdım ben de ne yapayım, çaresizlikten. Bizim kuşak klasiğidir, evde okunacak kitap kalmaz, annemin yemek kitaplarına, eski püskü ansiklopedilere, kapağının açıldığından hep şüphe duyduğum ecnebiler tarafından yazılmış çocuk büyütme kitaplarına kalırdık. 

Annemle gidilen günler de vardı elbet, bir tür aktivite,  ama oralar da büyüklere eğlence, bize ızdıraptı. Sıkıntının üzerine bir de adabı muaşeret stresi binerdi. En eğlenceli yanı eve geri dönmekti.

Ve her, “Canım sıkıldı” dendiğinde aynı cümleyle muhatap olurduk: “Sıkı can iyi olur, kolay kolay çıkmaz”.

O zamanların cümle diye yüzüne bile bakmadığımız cümlesi, meğer  gerçekten hayatın kadim sırlarından biriymiş,  Ayşe’yi büyütürken, kendim büyürken anladım. Can sıkıntısı gerçekten ruhun gelişimi için şartmış. Çocukken insanın canının sıkılması huzurlu büyümenin koşullardan biriymiş meğer, de kimseler o zamanlar kıymetini bilmezmiş.

Aktivitemiz oldu bizim de Ayşe’m çok küçükken tabi ki.  İlk ve son aktivitesi baleydi, birkaç kez gitti ve sonra gitmeyeceğim dediğinde ne çok sevindiğimi hatırlıyorum, ikiletmedim. Çünkü çocukken insanın canının sıkılmasından beterdi bir dolu kadınla bir salonda  o bir saatin bitmesini beklemek. Konuşmadan duramam ben, habire birkaç annenin ağına düşerdim. Çok karakter biriktirdim, o ayrı, ama çok sıkılırdım. Sonrasında Ayşe biz ne yapıyorsak onu yaptı hafta sonları ve  tatillerde. Tatilleri de ona göre ayarlayalım dedik önce, tatil köyü falan, baktık bize ızdırap, tez vakitte vazgeçtik o sevdadan da. Ara ara tereddüte düşmediğim olmadı değil, acaba yanlış mı yapıyoruz dediğim oldu. Kolay değildi aktivitesiz boynu bükük kalmak sosyal ortamlarda. "Sizin kız  neler yapıyor?" cümlesi bazen fena ezerdi insanı. Anında alakasız ebeveyn çuvalına atarlar adamı, ne yaptığının, neden yaptığının idrakında değilsen çıkamazsın asla. Fedakar olanlar olmayanları döver o çuvalda, ama işin aslı şudur: hep "fedakarlık" diye adlandırdığın her şey, çocuğunun boynuna astığın prangadır. Ayşe'min doktoru tatlı Zermine bize ilk gittiğimizde bir kitapçık vermişti, kitabın ilk cümlesi şuydu: "Size iyi gelmeyen hiç bir şey çocuğunuz için iyi olamaz". Diğer cümlelere ise başka yazılarda geleceğim.

Kolay değil sürünün dışında kalmakta ısrarcı olmak, ama şimdi içim rahat, kızımın ruhu için en doğrusunu yapmışız, bize uyandan ödün vermemişiz. Ona sık sık “Sıkı can iyi olur kolay kolay çıkmaz” dedik. Alışmış o da...

Etrafım tazı gibi bir aktiviteden diğerine akan insan dolu.  Çocuklara yapılana hiç değinmeyeceğim, aktivitesiz iki dakika duramayan bir kuşak  oluştu. Öyle “mal mal oturmak” diye bir şey kalmadı. İnsanlar boş durmayı unuttu. Koşup koşup bir yerlere varılmadığını, canların hala sıkkın olduğunu görünce, her “gel” diyenin ardından gitmeye başladı, nerelere gidilmedi… Ama  hala sıkkın canları eğlemek kolay değil, keramet boş oturmakta, bedeni, zihni durdurabilmekte. Bunu anlatmak için kocaman bir sektör oluştu. Sektörün beslendiği düzen önce “aktiviteden aktiviteye koşacaksın” dedi, sonra “duracaksın”. Gerek yokmuş halbuki. Biz o düzene belli bir yaştan sonra eğitilerek tabi edildik, hep derim eğitim aslında fena bir şeydir diye. Çocukluğumuzun derin can sıkıntılarıymış bizi kurtaran, şimdi anlıyorum.

Kıyamıyorum o aktiviteden aktiviteye akan, tüm o meşguliyetlerinin arasında tatminsizlik hissinden kurtulamayan arkadaşlarıma. Hep bir yere yetişememe, hep bir şeylerden eksik kalma duygusunun yarattığı türbülansta savrulup duruyorlar. 

Bırakın sıkılsınlar çocuklar… Siz de sıkılın hatta. Can sıkıldığında o canla baş başa kalınıyor, sesler susuyor, hareketler duruyor, bünyeye sükunet hakim oluyor. O zaman duyulabiliyor esas sesler. O zaman tanışıyor insan kendisiyle. Can sıkılsın ki, ne der o can insana dinlensin, ihtiyacına çare aransın bulunsun. Bırakın çocukken alışsınlar kendilerine, yoksa çok yabancılaşılıyor, çok uzaklaşılıyor, zor tanıyor insan kendini sonradan… Ve netice de nahoş oluyor: herkes birbirinin aynı olmaya başlıyor, renkler azalıyor…Her can sıkıntısı, cana bir renk eklenme ihtimalini artırıyor. 

O-ceania Ayşe'min renkleri eşliğinde yazdım bu yazımı. İlk ve en sevdiğim bestesi de yazıma eşlik etti, linki yazının başında, dinlerken okuyasınız diye. 

Küçükken canı çok sıkılanlara gelsin  Ayşe'mden ve benden, sevgilerimle.



15 Ağustos 2014 Cuma

MELEK OLMAK İÇİN KANAT GEREKMEZ, YARASALARI KOV YETER*

Daha kıkırdak bir kadın  görmemişti hayatında.

“Allahım bir sussa şu çekik,” dedi içten içten. Hem çekik, hem kıkırdaktı öteki kadın. Kelimeleri kıkırdamaların arasına sızdığı için, un ufak oluyordu, hepten anlaşılmıyordu. Bzzzt bzzt,  doğru frekansı bir türlü tutturamadığın anneanneden kalma radyo gibiydi , cümlenin bittiği sadece kahkahalı noktadan anlaşılıyordu. İki çocuğu varmış, ikisi de çok komikmiş, İngilizceleri kötüymüş, bu Kanada denen yerde herkesi ve her şeyi yanlış anlıyorlarmış, başlarını hep derde sokuyorlarmış, bir İngilizce öğrenselermiş…

“ Bana ne be, bana ne! Neden beni seçtin anlatacak tüm bunları?” içinde habire başa sarıyordu bu cümle.

Kalabalık ve sıcaktı okulun içi. Okulları oldum olası hiç sevmezdi. Sabahın köründe kalkmıştı, kızını seviye belirleme sınavına getirmişti. Çekiğin ağına düşmeseydi de, zaten içten içe boğazını bir el sıkmaya başlamıştı bile . Sıralı, tahtalı, abuk sabuk öğrenci elişleriyle kaplı duvarlar üstüne üstüne yürüyorlardı. İçeride farklı milletlerden çocuklar kendilerine yabancı bu memlekette hangi sınıfa gideceklerini belirleyen bir sınava giriyorlardı.

“Nerden çattık ulan”, dedi kendi kendine. “Mıknatıs var bünyemde mübarek, nerede Allahın aceleyle yarattığı biri var, hiç ıskalamaz!”

Düşüncesi havada kaldı, çünkü birden o iki çekik gözün kendisine bir soru ışınladığını fark etti. Sağa baktı bizimki, sola baktı,  kaçacak yer yoktu. Soruyu sektirebileceği bir kimse de yoktu, gözlerinde kaldı soru. Bir de anlayabilseydi çekiğin ne sorduğunu.

Kendisi gibi sınavdaki çocuklarını bekleyen diğer tüm akıllı kadın ve erkeklerin gözleri kapsama alanı dışındaydı. “Buyur, işte herkes dart tahtasının dışında. Sen nasıl hedef oldun be kızım,” dedi. “Tabi, girerken herkesin gözlerinin içine içine, içten içten gülümse, günaydın de, tabi avlanırsın böyle en zevzeğine. Soru ne anlamadık zaten, kadın cevap bekliyor, iyisi mi yüksek sesle gül,” dedi kendi kendine. Yüksek sesle gülmek hep güzel bir cevap yerine geçer, gerektiğinde evet, gerektiğinde hayır demektir, bazen “haklısın”dır, bazen “aman boşver”dir. Ama hep bir şey demektir. Boş boş bakmaktan hep daha iyidir.

Öyle de yaptı, havaya bir kahkaha savurdu. Bu kahkahanın karşılığı hep kahkahadır, şaşmadı bu kez de. Manasız kahkahalar havada uçuştu. Ve birden sessizlik oldu tüm sınıfta. “Tam zamanı” diye düşündü bizimki, “hemen kalk ve sıvış, çişim geldi de, susadım de ve şu çekik kadının ışın alanından çık.”  Ama olmadı, olamadı, çekik daha hızlıydı, çantasından bir torba fıstık çıkardı, uzattı. Bu kez konuşmadı, sadece başını eğdi, kaşlarını kaldırdı, elindekini uzattı. Bizimkinin karnı pek acıkmıştı, sabah yediği sağlıklı yulaflar midesini tırmalamaya başlamış, ve bu açlık hissi ruhunda sağlıksız bir etki yaratmıştı bile. Karşı koyamadı, derin bir nefes verdi, pes edercesine, omuzlarıyla birlikte göz kapakları düştü, elini torbaya uzattı.  ”Kaçamıyorsun madem, zevk almaya bak” dedi kendi kendine.

-Sen nerden geldin?  dedi karşısındakine.

-Filipinlerden, şakıdı diğeri ağzını kocaman açarak, gözlerini küçücük kısarak. On sene önce geldim. Sen nerdensin?

-İstanbul, dedi. Bildiğini umarak.

-Oooooo, dedi çekik en uzunundan.

Fıstıklar biraz asabiyetini  almış, götürmüş, geriye ağızda sadece tuzlar kalmıştı. “Tad, tuz” her şey diye düşündü bizimki. Aklına babasını tuz kadar seven kızın masalı geldi. Babasından ayrılmıştı kendi kızı, babasını tuzdan bile çok seven kızı. İçi titredi azıcık. Damarlarındaki kan okul duvarlarından sekmeyi bırakmış, artık normal seyrinde akmaya başlamıştı. Çekik göçmen artık gözüne daha az diken, daha çok bir kadın gibi görünmeye başlamıştı.

-Peki sen on sene önce geldiysen, çocuklar neden şimdi okul için sınava giriyorlar?

-Onlar on senedir memleketteydiler. Yeni getirebildim.

On senedir ayrı mıydı yani çocuklarından?

-Beraber gelecektik. Kocam göçmenliğe başvurduktan sonra öldü.

Öldü mü? Gencecik daha bu kadın, on sene önce muhtemelen çocuktu! Öldü mü?

-Ama yaşanacak yer değil bizim oralar, iş yok, para yok, napayım, çocuklara tek başıma bakamazdım,ben kendim geldim.

Nasıl yani? Kocayı göm, çocukları bırak, ve gel!  

-Anca işleri rayına koydum.

Senelerdir kendi kendine debeleniyor bu kadın!

-Çocuklar yeni geldiler.

Senelerdir ayrılar!

-İş buldun mu?

İş mi? 

-Çocuk yardımına başvurmayı unutma, 3 ay sonra vurabiliyorsun. 

Çocuk yardımı mı? 

-Alışırsın, bulursun merak etme. Göçmenlere çok kolaylıklar tanınıyor burada.

Yine fırlattı bir kahkaha kocaman ağzını açıp, zaten olmayan  gözlerini kısarak... 

Kahkaha aynı kahkaha, ama bu kez diğerine ok olmadı, sadece sihir oldu, üstlerini örttü.   

Diğeri kalbindeki yarasaları farketti, hepsini kovdu. Herkesin yarası aynı şekilde kanarmış, diğer kadını kanatlarıyla  gördü...

*Aaron," Lili" den alıntıdır.

3 Ağustos 2014 Pazar

SİZİNKİLER, BİZİMKİLER, ÖTEKİLER


Yepisyeni düzenimden, amma velakin hep aynı benden merhaba… 

Toronto’ya geldiğimden beri geçen bir ayda kafamda ne deli hikayeler yazdım, ama kafada yazmak kolay, oturmak zor benim için. Sonunda oturdum. Kim oturttu derseniz, Kemal oturttu.

Kemal’i tanımam, kardeşimin asker arkadaşıymış.  Efendim benim çok bilmiş bir kardeşim var Murat, en az benim kadar bilir her şeyi. Facebook  denen er meydanında atmış tutmuş, kendisi anlamaz ama aynı babam gibi olmuş, ya da orta yaşı geçmiş tüm erkek milleti gibi Demirel’i gölgede bırakacak bir edayla politikadan anlar olmuş, ortalığa ilanlar etmiş, oy kullanmayacakmış. Ben de atladım aynı annem gibi, kendisine sinsice de değil direk müdahaleyle  itiraz ettim, ablalık hakkımı helal etmem gibi beylik laflar ederken tanıştık Kemal ile.

Kemal celalli. “Ötekiler”denmiş, vallahi onun yalancısıyım, “ötekiler” ve “bizimkiler” Murat’ın sayfasında iki taraf olduk, ortada görünmez bir çizgi, bir  o çeker bir ucundan lafın, bir biz çekeriz öbür tarafından. Hayalimde Kemal yağız bir delikanlı, dimdik, saygılı, efendi, ama torbada bir yüzü var çıkarsa mı çıkarmasa mı bilemez. Ufak ufak nazik, sizli bizli başlayan uzun paragraflar yerini iki günün sonunda ikili, üçlü giderek sertleşen kelimelere bırakınca ben oyunu terk ettim, bıraktım ipin ucunu düştü mü bilmem…

Düşündüm… Murat askerliğini  ailemin tüm başarısız torpil girişimleri sonucunda biraz sınırda, biraz Irak’ta yaptı. “Torpil” mevsuzundan bir roman yazmayı düşündüğüm için onu es geçiyorum. Bu Kemal de silah arkadaşı. Belli sevmişler birbirlerini zamanında, gerçi biz önümüze geleni seven bir aileyiz ama anladığım kadarıyla o zamanlar ikisi de aynı taraftaymış. Ötekiler yok muymuş daha, ya da bizimkiler? Ne zaman yapıldı bu ay may kumay cevdet sunaylar ( 70’li yılların en baba tekerlemelerindendir bu bilmeyenler için bir not. Kızlar yapardı, oyunda iki takım kurmak için, eşleşmek için söylenirdi, üstelik ellerle yapılan bir de hareketi vardı, "Nihat erim, ciğerini yerim" diye de biter,)  da birileri birilerini seçti aldı arkasına ve dedi ki, “sen bendensin”, “sen git ötekilere”. Hatırlayamadım. Ay may kumay aklımda gayet net, ama bu net çizgi ne zaman bu kadar netleşti, keskinleşti, bileylendi ve karşı tarafı deşer oldu, hiç hatırlayamadım. 

“Yavaş yavaş oldu. İnce ince oldu. Mahal verildi de oldu, meydan boş kaldı da oldu” demek kolay.Ama bence hep vardı. Keskin tarafı bize dönük değildi. Ama vardı. Ben hissederdim.
Anadolu lisesinde okuyordum, yaş 9-10. Seçmeli din dersi alan sınıfta tek tük kişiydik. Benim baba hacı malum. Kuran kursu da gördüm ben, olabilecek en eğlenceli kuran kursuydu. Bir apartman dairesindeydi, özel kurs, bizim mahallede, hatta süslü fırfırlı yere kadar eteklerimiz vardı, savura savura giderdik . Öğretmen kadın bazen yok olurdu, çıkar giderdi, ve hemen bizden büyük ablalar makyaj malzemelerini çıkarır bizi boyarlardı. Tek hatırladığım budur o kurstan, Arapçayı sonra Cezayir’de öğrendim. Bir elifi bilirdim, o da doğuştan sayılır.

O zamanlardan hatırlarım, Anadolu Lisesinde din dersi almaktan rahatsız olurdum. Herkes almazdı, alanlar sanki biz “ötekiler”dik, hayal meyal. “Din dersi almak” Fransızca almak gibi havalı bir şey değildi. Daha alt sınıf bir dersti din dersi. Zaten baba da hacı, ayıkla pirincin taşını… Mümkün olduğu kadar açık etmemeye çalışırdım konu açıldığında bu hacılık hocalık meselesini. Geçiştirmek iyiydi.  Başkalarının babası profesör falanken benimkisi ola ola hacı olmuştu, aman be baba, olacak iş miydi bu?

Bana itiraz etmeden dinleyin, hiç delilim yok, kimse beni dışlamadı, taşlamadı, arkamdan konuşmadı, sadece havada olanları  çok kuvvetli hisseden bir çocuktum hep. Bu hissi  takip eden ve bununla kıyaslayabildiğim başka  bir his daha var bende bu yaşlardan kalma, bu nedenle Türkiye’de bunu yaşadığımdan eminim. Diğer hissi de anlatayım. Bir sene sonra Cezayir’de Amerikan okulundayım, ilk pijama partimiz, Amerikalı bir aileye misafiriz okuldan kızlarla, yaş 11. Partide bir Lübnanlı var, Şirin, bir de ben, iki Müslümanız. Kahvaltıda herkes  o zamana kadar hiç görmediğim bir şey  yerken, Şirin’le bana başka şey hazırlanmış olduğunu gördüm. Evin  Amerikalı annesi herkese açıklama yaptı, dedi ki “Elif ve Şirin’in dini başka, onlar inançları nedeniyle domuz yemiyorlar, bu nedenle farklı şey hazırladım” . Kızlar “Aaa, ooo “ falan dediler, bir dolu sorular soruldu, kaç kuran kursu devirmiş ben beyanlarda bulundum. Aman sonrasında bendeki havayı görün!  Farklıydım, ama bu fark bu kez Amerikalılar nezdinde iyi bir şeydi, saygı görmüştüm. Hoşuma gitmişti.

Ve o zaman da  kafası hiç durmayan Elif düşünmüştü, hatırlıyorum. Memlekette de müslümandık, ama bu durum  eğer bulunduğum ortam  Habibe Yengem’inki  gibi bir ortam değilse içimi kımıl kımıl rahatsız eden  bir farklılık haliydi. Habibe Yengem kim derseniz, ailede o zamanlar bence en  fena yerde oturan, en alt sınıf akrabaydı.  Okumuş etmiş, iyi mahallerde oturan, iyi eğitimli aileleri olan arkadaşların yanında huzursuz olurdum hacı kızı durumundan.  Ama elalemin Hıristiyanı, benim dinimin iyi bir şey olduğunu ilk kez hissetmeme neden olmuştu. Bu meret içerde kötü, dışarıda iyi bir şey miydi? Çok karışıktı anlaşılan, duruma göre değişken.  

Okul  korosunda klisede  şarkı söylemek için özel izin de alınırdı babamdan, saygı görürdük. Ama yine aynı zamanlar Cezayir’de  bizim evde içkili yemekler hazırlandığı halde   bazı ODTÜ’lü mühendisler babamın içki içmemesiyle kafa bulurlardı, hatta bir keresinde davetli olduğumuz bir evde babamın hacı olduğunu bildikleri halde  domuz vardı menüde. Ve eve geldiğimizde babamla annem kavga etmişti. Çünkü babam itiraz etmeden o domuzu yemiş, annemse kızmıştı "Neden yedin?" diye, babam da “İstedikleri huzursuzluk çıkarmaktı, olay çıkaracağıma , yedim gitti, ne olacak ki” diye savunmuştu kendini.

Diyeceğim odur ki, Kemal  bize “siz” , “biz” diye ahkam keserken, ben aslında ne dediğini gayet iyi anladım, da anlamamazlığa geldim. Gerçi Kemal’in  bizzat bir ötelenmeye  maruz kalıp kalmadığından emin değilim. O ezberlenmiş şeyleri saydı durdu bize argüman olarak. Ama ben 9-10 yaşlarımda Ankara Kurtuluş’ta oturup, Ayşe Abla’da okumuşlarla birlikte Anadolu lisesine giderken  hissettiklerimi bilirim. 

Sonra o ODTÜ’lerde ben de okudum, başka özel okullarda, daha üst sosyal  sınıftan çocuklarla okudum. He he, en sonunda prenses arkadaşım bile oldu, altta kalmadım yani. Ama mevzu çok nettir bende: din belli bir kesim için daha ziyade alt sınıflara mahsus bir olguydu ben küçükken.

Şimdi bu aşağı görme meselesinin daha da zirve yaptığına üzülerek şahidim. Çok az kişi var facebook arkadaş listemde habire “ötekiler”i aşağılamayan. Bir azınlık var evet, ama hiç ummadıklarım da hala bağırmakta “salaklar, aptallar, cahiller vs vs vs” diye. Bu çok tehlikeli bir silah, ve bence cehaletle eşdeğer fenalıkta. Hepimizi yaralayan bir silah. “Ötekiler”de de aynı silah, “biz”de de. Bu silahın adı da kibir, insan bünyesinde doğuştan var, kontrol edilmediği takdirde ise çok yıkıcı.

Hadi “buralar” diye anlatmaya hemen birinci aydan girmeyeyim.  Ama şu kadarını diyeceğim, çocuklara  ilkokullarda abc’den önce öğretilen şey şu: ayırımcılık, aşağılamak, hakir görmek dünyanın en kötü şeyidir. Restoranda kızdığım garsona arkasından “şişko” dediğim için arkadaşımın kızının bana nasıl baktığını unutmam mümkün değil.

Politikadan anlamam, anlamak da istemem mümkünse. Benden uzak. Ama insan hallerinden, tepkilerinden, davranışlarından anlarım, bu da doğuştan. Kibiri kötülükle beslemek, nefretle beslemek kolay. Panzehiri ise kabul.  Elde değilse de sinirlenmek, en azından sonrasında bir durup düşünmek ve bu tavrın sonuç odaklı olmadığını iyice anlamak gerekiyor. Ve gayret etmek gerekiyor aşağılamamaya. Ne olursa olsun. Kim olursa olsun. 

Anlaşılmadığı sürece, benim gibi konuşanlara “iflah olmaz naif romantik” dendiği sürece, kolay olan yani nefret etmek itibar gördükçe, çok anlayanlar, her şeyi bilenler habire binlerce olasılık üretmeye devam ettikçe korkutarak yönetme şekli  sahaların efendisi olmaya devam edecek. Birilerinden korkup diğerine yapışacak insanlar, bunu yaparken tüm aşağılamalar sıkıca sahip çıkacak iki taraf da. Havada uçuşacak aşağılamalar. Aşağıladıkça o an için  iyi hissedecek herkes kendisini. Sonrası yine boyuna kadar çamur.

Mevlana cümleleri gırla gidecek hep ortalarda, ondan ona sekerek, ama  korku ve nefretle kaskatı kesilmiş bünyelere sızamayacak. 

Kendim de bunu tam başarabiliyor değilim, ama en azından anında farkına varıyorum bende oluşan sinirin, öfkenin...Ve gayret ediyorum...

Bu gayreti daha çoğumuz göstermezse, o seçilmiş, ya da bu fark etmeyecek. Zafer kimsenin olmayacak. 

Kemal bize kızmaya devam edecek, biz  de Kemal ve saz arkadaşlarına…Ne anlamaya çalışılınacak, ne dersler alınacak, sadece zaman geçmeye devam edecek...

*Görsel: BANKSY


16 Haziran 2014 Pazartesi

OKUNMUŞ PİRİNCİN GÜNÜMÜZ POLİTİKASINA YANSIMASI


"Ah Elif'cim, sen de hiç büyümüyorsun maşallah!" 

İyi bir şey dedi sanmıştım nohuta benzeyen akraba, tam o sırada şrrakkk diye indi esas cümle: "Çocuk geldin, çocuk gideceksin!"

20 yaşlarının başındaydım, güzel okullar bitirilmiş, güzel olduğu hayal edilen bir işe girmiştim. Büyümeye en özenilen o saçma yaşların başlarındaydım. Ne yapsam yaranamayacağım akrabaların, ne yapsa ısınamadığım o zamanlar çok salak bulduğum kızlarının gösterişli düğününe zorla getirilmiştim. Üniversite giriş sınavında yuttuğu okunmuş pirinçler nedeniyle sınavı tuvalette geçirdiğinden beri bu salak kızın salaklığı tescilliydi. Açgözlü ya, birinci tercihi hedefleyip pirincin dozunu ayarlayamamış, bir avuç yutmuştu. Bu pirinçlerin yarattığı karın ağrısı nedeniyle o yıllarda bence dandik bir okulun işletmesini kazanmıştı. Sonra da ona o  pirinçleri yutturtan en uyumlu haliyle her başkentlinin hayali olan bir bankaya torpille girmiş, tüm akrabaların imrendiği bir düğünle, imrenilen bir mahallede, imrenilen eşyalarla dayalı bir eve gelin gitmişti. İmrenenler kim derseniz, sürünün dışında kalmamaya özen gösterenlerdi.

Bense en hurafelerden ırak, en pirinç yutmamış, yani en akıllı halimle zorla götürüldüğüm düğüne pislik olsun diye olaya en aykırı halimle gitmiştim: ayakta espadriller, siyah şalvar, ucu püsküllü anneannemin çeyizi bir çarşaftan bozma, anneme diktirdiğim etekleri püsküllü bir hipi buluzu, yuvarlak gözlükler, kara kara boyalı gözler, özenle taranmamış, dağıtılıp kabartılmış saçlarla düğün eşrafından herhangi bir kıza değil de müzikallerden fırlamış bir karaktere benziyordum. Kimselerin umurunda olmadığı, hatta hiç anlamadığı, hatta dalga geçtiği bir tür protesto hallerindeydim, hem de tüm gururumla.

Bugün CHP cumhurbaşkanı adayını açıkladığında aklıma ilk gelenlerden biri bu düğün sahnesi oldu. Okunmuş pirinç yutmuş uyumlu salak gelinin karşısında, kendisini o zamanlar okunmuş pirinç yutmadığı için akıllı sanan protest ben.

Bu absürd sahne yazıya döküldüğünde  matrak dursa da, aslında geldiğimiz acınacak halin bir özeti. Memleket,  neden okunmuş pirinç yuttuğunun farkında olmayan, neden ve ne şekilde  bu pirinçten  destek geleceğini  sorgulamayan, "komşuya bak, o neye inanıyorsa sen de ona inan"a inanan,  her türlü sorgulamaya karşı , üstelik ne kadar uyumluysa, sorun çıkarmıyorsa o kadar çok kazanacağına inanmış,, bir güruh ile "bu memlekette bu kadar çok okunmuş pirinçten destek almaya inanan insan varsa bunların hepsi salaktır" diyen, mevzuyu bahane edip her türlü anneanne öğretisini reddeden, özellikle gelenek görenek içeriyorsa uzak duran, anlamaya hiç mi hiç yanaşmayan, sadece aşağılayan, kibirli ancak aynı şekilde şuursuz bir başka güruhun arasında kaldı. 

Şimdi ise hepten tuhaflaşan durum şu: bu nefsi şişik, kendinden başka kimseleri beğenmeyen taraf aniden bir yerde yanlış yaptığını farketti diyeceğim ama dilim varmıyor, çünkü farkettiği sadece şu oldu:   "Ayol biz de mi bu okunmuş pirinci bir denesek" dedi  ve durumu abartıp aniden pirinç tarlasına daldı. Eh, pirinçten bağımsız, buna herkes şaştı kaldı...

Yaşadığımız bu tarifsiz tuhaf durumun bendeki izahı budur. 

Yani diyeceğim odur ki, kimselerin anlamaya çalışmadığı okunmuş pirinç meğer hep masummuş, ve  bunu ben oldukça yeni anladım...darısı Türkiye'min başına...

Not: Valla ve billa, görsel ararken Hz. Google'a "okunmuş pirinç" yazdığımda ilk çıkan görseli kullandım, hazır yeni anlamışım , kafamı karıştırmayacağım ve daha da bir şey demeyeceğim...



29 Mayıs 2014 Perşembe

ÖZLEMEK DEMEK NE DEMEK?


Özlemek derin mesele, iyi anlamak lazım, herkese gerekli, bu nedenle yatırdım masaya…

Bundan sonra her yazımın bir de yazarken dinlediğim müziği olacak...Ben müziksiz yazmıyorum, siz de müziksiz okumayın diye düşündüm...Ve herkes YouTube'a giremiyor diye de güzellik yaptım, başka linkten paylaştım,  link yukarıda resmin altında...You Tube açılana kadar idare edeceğiz.

Ben o harika anne-teyze-annenanne eteği çadırında büyüyenlerdenim. En güvenli çadırdı benim bildiğim, direklerden biri çökse, diğer ikisi sapasağlam kalır sanırdım. Öyle olmadı. Teyzem göçtü gitti. İlk özlemim teyzemdir benim, canım kadar sevdiğim. 6 yaşındaydım beni bırakıp meleklere gittiğinde ve o güne kadar hiç kimseyi özlemek zorunda kalmamıştım. Ama hala tarif edebilirim: öyle bir acı ki sanki daha önce hiç acı çekmemişim gibi. Durup dururken küçücük göğsümde titreyen bir sızı, böyle göğüste başlıyor, sinsice buruna doluyor ve orada bekliyor, bir yere gitmeden. Benimle beraber uykuya giden, uyanır uyanmaz başlayan bir sızı. Benimle her yere gelen, yiyen, içen bir sızı, yerleştiği yerden memnun, bense gayet na-memnun. Teyzem nereye gittiyse  ben de gitmeyi çok istedim, anlatamadılar neden olamayacağını. Bir daha göremeyeceğimi de anlayamadım seneler boyunca.  Gördüm sandım, belki de gerçekten gördüm , sağda solda, rüyalarımda. Açıklamasını yapamadılar bana. Kim yapabilir ki? “Yazık, çok özlüyor,” dediler, o zaman öğrendim hissettiğimin ne olduğunu. Başkalarını bilemem, ama benim çocukken özlemek fiiliyle tanışmam bu şekilde olmuştur. O uzun süre hiç sevemediğim hisle. Özlemenin en baltalı Zagor, yani en vahşi halidir bu......

Sonra yurtdışı maceramız başladı. Şimdi herkes yavrusunu psikolojik travma yaşamasın diye sınıf bile değiştirmeye çekiniyor, ben iki senede bir okul değiştirenlerdenim, miniminnak iken daha. Travmalar benden tırsar oldu bir süre sonra. Bu yıllar özlemin hayatımın önemli bir parçası olduğu yıllar. Kendisine karşı nefretimin azaldığı yıllar. Kendi irademle edindiğim ilk arkadaşlarımdan ayrılmıştım, yaş 11. Neyse hepsi sapasağlamdı bu kez çok şükür. Dönülmeyen bir yere de gitmiyordum görünen o ki, döndüğümde hepsini bulacağımı sanıyordum, o zamanlar bilmiyordum ki maceram seneler sürecek. Hem okumam yazmam da vardı, 6 yaş zavallılığında değildim. Başladı mektuplar, gelen mektup ağlatır, giden ağlatır. Telefonla bile konuşamazsın ki, önce yazdırmak gerekirdi. Zaten temel ihtiyacım olan çekirdek ailem de yanımdaydı. Özlemekle ilk karşılaşmamız kadar berbat değildi hissettiğim şey, keyfine varmaya başladım o yıllarda. Özleyip özleyip, sonrasında kavuşmanın, sarılıp sarmalanmanın keyfini almaya başladım. Bu özlemek bazen güzel bir şey olabilir miydi acaba?

İkişer yıl arayla okul, çevre, arkadaş değiştirdim sonra, ergenliğe denk gelmese iyiydi ama mektup konusunda da uzmanlaşmıştım artık. En damar mektuplar nasıl yazılır çözmüştüm. Aslında birlikteyken çok da yakın olmadığım, ama mektuplar sayesinde perçinlenmiş muhteşem arkadaşlıklarım oldu, dünyanın her yerinden. Ama ilk mektup arkadaşım Gülriz’in yeri bende başkadır. Onunla zaten iyi arkadaştık, beraber ama uzakta büyüdük biz. Hala da öyleyiz, hem uzak, hem hala çok beraber. Muhteşemdir özlemek ve mektup ilişkisi,  yazdıkça daha çok özlediğini düşünürsün, özledikçe daha çok yazasın gelir, muhteşem bir haz vermeye başladığı yıllardır özlemenin. Pul koleksiyonu, PTT, posta kutusu yılları. Bizim çocuklar bu keyfi tanısın çok isterdim, bir mektup için gün saymayı, postacı saatini beklemeyi, özenle açıp, özenle mektup saklamayı, ara ara açıp tekrar tekrar okumayı ucundan tatsınlar isterdim. Heyecanla sms bekliyorlar şimdi çocuklar, nefes tutma süresi. Gün sayardık, o da yaklaşık olarak belirlenirdi, mektubunu alır almaz geri  yazdığı farzedilerek sayılırdı  günler. Özlemenin evcilleşmiş halidir bu hali...

Ben her gün gördüklerime de mektuplar yazardım aslında, saçma gelse de kulağa, ertesi güne kadar insan birini özler mi, özlerdik  işte gençlik yıllarında. Her türlü saçmalık çok gerçektir gençken. Bu da yeni bir çeşit özlemekti, daha öncekilere benzemeyen ve bence en şirini . Sevgililer özlenmeye başlanır o yıllarda, beraber değilken, bir gece uzaklaşınca mesela. Hele o uzun yaz tatilleri, aman allahım, özle özle bitmez. Artık telefon vardı o yıllarda, sabit telefonun yanına çömersin, saatlerce bıdıbıdı, şimdinin watsapı yani, ama sözlüsü. Anne gelir gider kaş göz yapar, kapatıyormuş gibi yaparsın, ama sadece ışığı kapatırsın, fısıltıya geçilir. Sabah saat 4’e saat kurup telefon başı beklemişliğim de vardır, ne o, sevgili askerde. Şirin değil de ne? Kapattığın an tekrar özlemeye başlarsın. En sabırsız özleme şekli budur bence, özlemenin dibi de tabir edilebilir günümüz jargonuyla, dedim ya, en şirini. Mektupların en çok seni özledim, özlüyorum, özleyeceğim, cümlelerini içerdiği durumdur gençlik özlemeleri, başka da cümle kurulmasına gerek kalmamıştır, edebi içerik sıfıra yakın, gerekmez de. “Seni özledim,” yeter, en minimalist halidir özlemenin.

Büyüdükçe, evden barktan uzaklaştıkça, başka şehirlere, diyarlara iş, eş gibi durumlar sebebiyle göçtükçe artık özlemeyi pek de umursamamaya başladım ben korkarım. Sadece harfleri kaldı kelimenin, içeriği ise boşalmaya başladı kim ne derse desin. Ve averaj bir yetişkin, artık o yaşlarda alışır özlemekle yaşamaya. Çünkü hayat artık çok doludur, özlemek için yer açmak gerekir. Öylesine dersin, “özledim”i. Artık bir telefon repliği, ya da sms cümlesidir: “Ay çok özledim, bir görüşelim.” En yalan halidir özlemenin... 

Nereye gitmiştir o güzelim özlemek? Başladığı yere bakın, geldiği noktaya bakın bir de…Yüreklerde titremeyken küçücükken, parmak uçlarındadır yetişkinin, epeyce dışlanmış diyebiliriz bünyeden. Gerçi ben bunlardan pek olamadım, “özledim, özledim,” deyip de görüşmeye yanaşmayanlarla senelerce küstüğüm olmuştur, "arızalısın," derlerdi bana, hatta buna ben bile inanmaya meylettiğim anlar hatırlarım,  ama olay sadece büyürken kendine sahip çıkmakmış, sonradan anladım. Meğer tüm üzüntülerini, kızgınlıklarını kendine kılavuz yapmayı öğrenirsen, hayat çok keyifli bir oyunmuş, allahtan anladım...

Devam ediyoruz, özlemenin birinci dereceden anlamı yaş ilerledikçe başka hal almaya başlamıştır. Çoluğa çocuğa karışınca birden yüz seksen derece dönüş yapar bu özlemek. Orta yaş kapıdadır. O dopdolu yaşandığı sanılan hayatların, satın almaların, sahip olunan ” her şeyin en iyisi” nden beklenen hazzın dolduramadığı içler bu kez yuvadan uçan kuşlar için duyulan özlemle dolmaya başlar. Evlat özlemiyle birlikte özlemenin kaybettiği itibar geri döner.  Etraf bir anda çocuklarının özlemiyle yanıp tutuşanlarla dolmuştur. Sabah evden çıkıp, öğlen çocuğunu özleyen insan tanıyorum, yemin ederim.  İş seyahatlerinin en baş konusu olabilir yavru özlemi, karılar kocalar aynı derecede özlenmeyebilinir, sorun yok. Ama çocuğunu özlemeyeni Allah çarpar misali, herkes uzaklaşan yavruyu çıldırmışçasına özlemeye başlar bu yaşlarda. Çocuktan da aynı performans beklenir mümkünse. İki gün ayrı kalmak büyük travmadır, çocuğunu uğurlarken ağlamayana da yan gözle bakılır. Çocuk da ağlarsa ne ala, tuhaf bir hazla teselli edilir. Anneler bu konuda daha ön plandadır, ağlamayan babalarsa kendilerine zaten doğuştan biçilen paye “erkekler ağlamaz” olduğundan yadırganmaz. Ben de böyle olmaya meyilliydim vallahi, ucundan döndüm. Ayşe ilk seyahatine giderken bütün çocuklar ağladı, bizimkisi sadece el salladı diye epey bozulduğum anı dün gibi hatırlarım. O 10 yaşındaydı. Bense kendisinde ayrılırken üzülünmeyen bedbaht anne! Büyük utanç! Hep gülsün isterken ağlamadı diye bozulmak, ne yaman çelişki, anlayana tabi…Halbuki kocaman nefsimmiş beni orada üzen, yeni anladık bin şükür…Buyurun, özlemenin en bencil hali de budur...

Ben şimdi kronolojik olarak orta yaş özlemelerinde  bir yerlerdeyim, gitme arifesinde özlemekle ilgili epey kafa patlattığım anlaşılıyor sanırım.  Bu yaşta, çok şükür ki bu kafayla özlem denilince geldiğim nokta şudur: eğer bir birliktelik sağlamsa - bu çocuk, çoluk, eş, aşık, arkadaş her ne tür ilişki olursa olsun - eğer bu ilişki sağlamsa, yani herhangi bir bağımlılık ilişkisi içermiyorsa , özlemek çok hoş bir histir. Sevdiklerimizle zaten en kuvvetli bağ olan sevgi bağıyla bağlıyız, daha ne ister insan. Güzel sevebilenler, güzel güzel de ayrılabilir, ferah ferah ayrı kalabilir. Sıralı ölümlerle ayrıldıklarım var, onlar için de benzer düşünüyorum. Güzel şeyler paylaşıldıysa, ayrılmalar da çok  keyifle kabulleniliyor.  Eğer ayrılıklar acı içeriyorsa, o zaman azıcık dönüp içlerimize bakılması gerekebilir demektir, bilen bilir, en sevdiğim cümledir bu. Neredeydi o acıtan şey diye aranılacak, taranılacak, sebebi bulunup mümkünse imha edilecek. Mümkünse herkes hayattayken herkesle helalleşilecek.  Etekler dökülecek, diğer tarafa bir şey götürülmeyecek, sırat köprüsü ağırlık sevmiyormuş diyorlar…

Çok sevdiğim arkadaşlarım uzaklara saçıldı, özlüyor muyum? Evet, bir şekilde özlüyorum. İyi olduklarını biliyorsam ne mutlu. Benim onlardaki yerimin bile artık önemi yok, onların bendeki yeri nedir biliyorsam ne mutlu. İstediğim zaman haber alabiliyorsam ne mutlu, haber yollayana da ne mutlu, alamıyorsam da o kendi seçimimizdir bu teknoloji sağnağında. Artık o yalan özlemelerden çok uzakta bir yaştayız...yani olsak iyi olur... 

Altı yaşımda nefret ettiğim o hissi artık tanıyorum, neden kaynaklandığını, aslında neyi beslediğini çok iyi biliyorum. O altı yaşındaki  Elif’in hissettiği sızıyı hatırlar gibi olabilirim belki yine de, o göğüs ortasında başlayıp, burun direğinde bir titremeyle sonlanan hissi, belli mi olur, zaman zaman. Hayat bu bilinmez, çok iddialı olmamak lazım. Ve insan nefsi öyle yılmaz bir savaşçı ki, belli mi olur meydanı boş bulur, bana da her an : “Bak özlemezsen olmaz ama, özleyeceksin ki, acı çekeceksin ki hayatın anlam bulsun,” diyebilir. Ama eminim ki beni artık tanıyan daha keyifli hasretler hemen sıraya diziliverecekler  ve hooopp, “Bi çekil sen aradan,” diyecekler o sızıya. “Çekil oradan, biz geldik. Sen çekil, çünkü senin zamanın doldu, biletler yandı. Çekil aradan, biz güzel güzel yaşamayı öğrendik, güzel güzel de ayrılmayı biliriz, zaten hepimiz her zaman hep beraberiz.” 

İste özlemenin benimle büyüyüp geldiği son hali budur, ve de şimdilik en sevdiğim hali...tastamam Elif'cesi...

27 Mayıs 2014 Salı

BENİ GÜZEL HATIRLASIN İSTİYORUM




“Bir çok anne çocukları için her şeyi yapar, kendileri olmalarına izin vermek dışında.”

Bana hayatında sana en çok şey söyleyen cümleyi kur deseydiniz, bunu kurmak isterdim, ama önce başkasından duydum, Mercan Dede’m paylaşmış geçenlerde sosyal medyada, Banksy’yi etiketleyerek. Banksy, bir İngiliz sokak sanatçısı. Gördüğümde gülümsedim. “Bak,” dedim, “Bu da benim gibi annesinden muzdaripti muhtemelen, sonu sokaklar olmuş… ” Dünyanın en meşhur sokak sanatçılarından olmuş. Annem onu da beğenmezdi muhtemelen . 

Bir kişi böyle cümle kurabiliyorsa, demektir ki  yırtmış, hatta öyle yırtmış ki, anne korkusu falan hak getire… Sokaklarda ilan edecek hale gelmiş durumu…Dünya aleme…Neyse ben de fena sayılmam, artık içimden atmaya cesaret edebiliyorum…Çünkü anneme çok şey borçlu olduğumun farkındayım sonunda, ona da söyleyebiliyorum, bu da çok  kıymetli  bir detay.

Dünya iyisi, çocukları için her şeyi yapan  annelere sahip herkes için ve annelerinin onların hep iyiliğini düşündüğüne tam kalp inanan arkadaşlarım için yazmaya başladım zaten, sonsuza kadar da yazmak istiyorum bunu. Çünkü ne acıdır ki o arkadaşlarım şu an kendi çocukları için her şeyi yapmaya adadılar kendilerini…Ve o çocukların çoğunu çok seviyorum, annelerini sevdiğim kadar. Hayatlarını anneleriyle sembiyotik bir halde yaşamalarına müsaade etmemek için elimden geleni yapacağım.

Hepsinin önüne kendimi siper etmek istiyorum. “Heyyyt uleyynn, çekilin leynnn” , demek istiyorum. “Leave the kids alone!” Bu cümle nedense İngilizce daha şık duruyor, rahat bırakın hepsini! Daha büyümeden bıkmaya başladılar bile onlar için en iyisini istemenizden, onlar için her şeyi yapmanızdan, yeri geldiğinde ehilce kafalarına kakmanızdan. Onlar sadece ve sadece kendilerini bulmak istiyorlar, ve mümkünse bunu erkenden yapmak istiyorlar, benim gibi 47’yi beklemeden. 

Ben hayatımda ilk kez  geçen sene başladım anneme duymak istemediği şeyleri onun duymak isteyeceği şekilde söylememeye başlamaya. Cümleyi zor kurdum valla,  bana da karışık geldi, özetle şunu dedim: yalan söylememeye yeni başladım. Allahın işi! Eskiden yalan söylerken inanıyordu, şimdi doğrularıma inanmamakta ayak diriyor. Ona da söyledim bunu. Ne yalanlar söyledim, bilseniz beni ayağımdan sallandırırdınız…Ama hayat öyle kolaydı. Yolumu böyle bulmuştum. Doğru söylemek demek, ona kendimi  ucundan göstermek demekti. Oysa onun inandığı Elif, kendi yoğurduğu Elif’di. Yani “mikemmel evlat elif”, ve bu mükemmel evlatlıktan haz alan Elif’di. Nefsini bundan besleyen, kendini tüm evlatlarla kıyasladığında gayet iyi bulan Elif. Gel gör ki, o Elif bir yığın takıntılarla boğuşan, hele bir de  annesi bir şeyini beğenmezse, diş gıcırtılarıyla, bel ağrılarıyla, sırt ağrılarıyla, bin bir türlü huzursuzlukla, mutsuzlukla, bir yığın kocaman “YİNE BECEREMEDİN!!!!” lerle, “ BİR BOK OLAMADIN!!!!” larla, bir yığın değirmenle savaşan, ve bu savaşlardan hep malup ve bitik çıkan bir Elif’di. Hayatının tümüne bulaşmış  sakız gibi bir şey yani, sen kurtulmaya çalıştıkça, her şey her yerine yapışıyormuş hissi, hep bağlısın o sakız gibi şeyle annene, hep seni geri çekiyor, sen çekiştirmezsen rahat rahat duruyor yerinde aynı yapış yapışlıkla, ama uzaklaşmana asla müsaade etmiyor. Vıcık vıcık, yapış yapış. Her yerinde. Her an.

Böyle annelerle mücadeleye kararlı herkese deneyimimlerim açık, binlerce saat anlatabilirim. Böyle anneleri olup da , kaçmayı, göçmeyi, kafalarını kumlara gömmeyi tercih edenler, “Bu saten sonra annem değişmez,” diyenlere tek sözüm şu: Anneler değişmez tabi, kimseler değişmez… Sen değişeceksin, eğer bir kişi başarabildiyse bunu, “zaten yarıyı da geçtim ne olacak,” diye boş vermeyip uğraştıysa, herkes yapabilir.  Zira kendinin farkına varmaya başlamak sizlere yemin ediyorum, gerçek cennet. Ucundan bile bunu hissetmek, bir vaha! 

Ayrıca şu da var, böyle annelerin evlatları, anneleri gibi olmaya meylediyorlar, ki en fena durum bu. 

Bu annelik mevzusu aslında başlı başına ansiklopedilik bana sorarsanız, bir Meydan Anne ansiklopedisi kaç yılda yazılır acaba? Başlasam ömrüm yetmeyebilir.  Öyle hain tuzaklarla doludur ki annelik müessesesi-bu kelime de en sevdiklerimden, ondan kurum demiyorum-  imkan yok hayatınızın sonuna  kadar anlamayabilirsiniz tuzaklara düşe kalka ilerlediğinizi. 

Bir kere ,”Annelik kutsaldır”,  konusu var…Eyvallah, öyle olsun diyelim… Ama hatırlatayım: kutsal olan çoğu şeyin sorgulanamazlığı var. Sorgulamak,  bence insan olmanın ön koşulu. Netice: evlatlar sorgulamasın, maazallah çarpılırlar. Bu ilk büyük tuzak.  Hazreti Anne olayı yani. Dokunulmazlık, söylenilemezlik, şikayet edilemezlik hali. Peki neden bu diktatörlük hali? Çünkü sorgularsan cevapları bulabilirsin. Ve bu da Hazreti Anne için tehlike arzeder.


Sonra” “Anne olmayan bilemez,” var. Buna da çok gülüyorum. Anne olduğun an sanki içine bir “şey” giriyor ve tatatataaammm değişiyor kadın. Eskiden normal, sonrasında yüce.

Eskiden averaj, sonradan  seviye atlamış. Level 2. Anneanne olunca daha mı ilerleniyor? Level 3? Nedir yahu, içine evet bir şey giriyor, ama o giren şey dışarı çıktığında kadın aynı kadın. Öyle halalar, teyzeler tanıyorum ki, annelere bin basar. Hatta hep diyorum kendilerine: “Siz gerçekten karşılıksız sevmeyi mecburiyetten öğrendiğiniz için böyle güzel seviyorsunuz”. Çünkü  anne değiller ya, yeğenler onları sevmek zorunda değiller. Bir çocuk  sıkıysa şunu desin: “ Ben annemi sevmiyorum .“ Teyzeler, halalar sevilmeyebilir çünkü bu müesseseler doğuştan kutsal değil. Dolayısıyla, yeğenle arada oluşan bağ gayet bağımsız. Ve genelde bu halalar ve teyzelerin beklentileri anneler kadar  yüksek olmadığı için, daha zarif seviyorlar.  Beklemeden seviyorlar. Karşılıksız seviyorlar. Gerçekten bilerek seviyorlar. Evet anne olmayan bilemiyor sahiden, anne olmanın nasıl bir nefs mücadelesi olmadığını bilmiyorlar. Anneliğin egoyu en fazla ve kolay besleyen bir olgu olduğunu itiraf etmek kolay değil şişik bünyelere.



Üstüne bir de “Annelerin hakkı ödenmez “var. Şimdi buralarda muhtemelen bir sürü tatlı anneyi sinirlendirme ihtimalim var, farkındayım. Ama elinizi vicdanınıza koyun ve söyleyin, sizi olduğunuz halinizle benimseyememiş bir annenin buradaki durumu nedir? Benimsemek de çeşit çeşit tabi… Bir hiç kabullenmeyip agresifleşen tür var, ki bu aktif tür çok can yakıcı olabiliyor. Bir benimsemiş numarasına yatıp her türlü duygu sömürüsüyle sizi sinsi sinsi ezen tür var… Pasif tür diyebileceğimiz bu tür de en az diğeri kadar tehlikeli. Pasif taarruz da benimsememeye giriyor, yani kerhen kabullenen annelere sesleniyorum burada…

Kullanma kılavuzuyla gelmiyor annelik. Aslında bir kılavuz oluşturulmuş, ama bu kılavuz genelde konu, komşu, büyükler ve her şeyi çok bilen çocuk eğitimcileri tarafından oluşturulmuş fazla dillendirilmeyen bir kılavuz. Ortak bileşen şu: “Anneler en iyisini bilir.” Burada “çok bilir,” diyesim var affınıza sığınarak, aslında başka şey yazmıştım ama kendime yakıştıramadım, annem de yakıştırmazdı diye düşünüp harf değişikliğini uygun gördüm.  Başımıza ne geliyorsa o bilinen “en iyi”nin kriterlerinin bu saydığım kurul tarafından belirlenmiş olması, ve daha da önemlisi, temel ilkesinin “çocuğun ne olduğu, kim olduğu, talepleri, hisleri, ne olduğu, ne olmadığının hiç iplenmemesi esası” üzerine kurulu olması. Anneler kutsal ünvanları (Hz.)  sebebiyle çocukları için her şeyin en iyisini bilen kişidir ve sorgusu suali en azından belli bir yaşa kadar olmaz. Bazı bünyeler hiç sorgu suale yeltenmez çünkü onlar da “her şeyi en iyi bilenin en iyiyi bilen yavrusu”na dönüşmeye başlamışlardır, ve bu haz egolarını ufak ufak dokunuşlarla okşamaya başlamıştır.. Bu his vazgeçilmez olur bir süre sonra.  Bundandır etrafta çok fazla her şeyi bilenin oluşu, ki ben de onlardan biriydim, hatta mükemmele yakın  bir örnektim, ta ki neden bunalıp bunalıp her şeyi elime yüzüme bulaştırdığımı kendime sormaya başlayana kadar…

Hem en iyisi diye bir şey yok hayatta. Ne tam iyiler var , ne tam kötüler. Ne çok iyi anneler var, ne çok kötüler. Ya da evlatlar...Sadece olanı kabullenmek var edebiyle. Benim için de böyle, başkaları için de. 

Annelik başlı başına bir sınav. Ama çalışana zor değil aslında. Benim hayalimdeki , olmaya çalıştığım anneyi size anlatayım:
Mevzuyu abartmayan, anne oldum diye havaya girmeyen, dokunulmazlığı, ayrıcalığı olmayan bir anne olmaya çalışıyorum.  “Çocukları için her şeyi yapan” yerine,  çocuklar istediğinde yanında olan anne olmayı seçiyorum. Hiçbir şey beklemeden sevmeye çalışmayı tercih ediyorum. Endişe mazeretlerinin arkasına sığınmak yerine, göğsümü gere gere ona ve hayatın on getireceklerine  güvenmeyi seçiyorum. Yaşadıklarından ders almayı öğreten bir rehber olmayı seçiyorum, ve o dersleri kafasına tıkmak yerine yanında durup kendi anlamasına yardımcı olmayı seçiyorum. Ve ne olursa olsun, kim olursa olsun hep koşulsuzca sevmeye çalışmayı seçiyorum.

Çünkü bebekken ona yeteri kadar oyuncak muamelesi yaptım, eğlenceliydi,  yedirdim, içirdim, hoplattım, zıplattım, hatta süsleyip püsleyip hava da attım, işin raconunda var. Ama bitti. Ne oyuncağım, ne de organım. Bana izin verilmedi, ama ben ona kendisi olmasına izin vermeyi seçiyorum. 

Çünkü beni hep güzel hatırlasın istiyorum.

*Görsel: BANKSY