3 Ağustos 2014 Pazar

SİZİNKİLER, BİZİMKİLER, ÖTEKİLER


Yepisyeni düzenimden, amma velakin hep aynı benden merhaba… 

Toronto’ya geldiğimden beri geçen bir ayda kafamda ne deli hikayeler yazdım, ama kafada yazmak kolay, oturmak zor benim için. Sonunda oturdum. Kim oturttu derseniz, Kemal oturttu.

Kemal’i tanımam, kardeşimin asker arkadaşıymış.  Efendim benim çok bilmiş bir kardeşim var Murat, en az benim kadar bilir her şeyi. Facebook  denen er meydanında atmış tutmuş, kendisi anlamaz ama aynı babam gibi olmuş, ya da orta yaşı geçmiş tüm erkek milleti gibi Demirel’i gölgede bırakacak bir edayla politikadan anlar olmuş, ortalığa ilanlar etmiş, oy kullanmayacakmış. Ben de atladım aynı annem gibi, kendisine sinsice de değil direk müdahaleyle  itiraz ettim, ablalık hakkımı helal etmem gibi beylik laflar ederken tanıştık Kemal ile.

Kemal celalli. “Ötekiler”denmiş, vallahi onun yalancısıyım, “ötekiler” ve “bizimkiler” Murat’ın sayfasında iki taraf olduk, ortada görünmez bir çizgi, bir  o çeker bir ucundan lafın, bir biz çekeriz öbür tarafından. Hayalimde Kemal yağız bir delikanlı, dimdik, saygılı, efendi, ama torbada bir yüzü var çıkarsa mı çıkarmasa mı bilemez. Ufak ufak nazik, sizli bizli başlayan uzun paragraflar yerini iki günün sonunda ikili, üçlü giderek sertleşen kelimelere bırakınca ben oyunu terk ettim, bıraktım ipin ucunu düştü mü bilmem…

Düşündüm… Murat askerliğini  ailemin tüm başarısız torpil girişimleri sonucunda biraz sınırda, biraz Irak’ta yaptı. “Torpil” mevsuzundan bir roman yazmayı düşündüğüm için onu es geçiyorum. Bu Kemal de silah arkadaşı. Belli sevmişler birbirlerini zamanında, gerçi biz önümüze geleni seven bir aileyiz ama anladığım kadarıyla o zamanlar ikisi de aynı taraftaymış. Ötekiler yok muymuş daha, ya da bizimkiler? Ne zaman yapıldı bu ay may kumay cevdet sunaylar ( 70’li yılların en baba tekerlemelerindendir bu bilmeyenler için bir not. Kızlar yapardı, oyunda iki takım kurmak için, eşleşmek için söylenirdi, üstelik ellerle yapılan bir de hareketi vardı, "Nihat erim, ciğerini yerim" diye de biter,)  da birileri birilerini seçti aldı arkasına ve dedi ki, “sen bendensin”, “sen git ötekilere”. Hatırlayamadım. Ay may kumay aklımda gayet net, ama bu net çizgi ne zaman bu kadar netleşti, keskinleşti, bileylendi ve karşı tarafı deşer oldu, hiç hatırlayamadım. 

“Yavaş yavaş oldu. İnce ince oldu. Mahal verildi de oldu, meydan boş kaldı da oldu” demek kolay.Ama bence hep vardı. Keskin tarafı bize dönük değildi. Ama vardı. Ben hissederdim.
Anadolu lisesinde okuyordum, yaş 9-10. Seçmeli din dersi alan sınıfta tek tük kişiydik. Benim baba hacı malum. Kuran kursu da gördüm ben, olabilecek en eğlenceli kuran kursuydu. Bir apartman dairesindeydi, özel kurs, bizim mahallede, hatta süslü fırfırlı yere kadar eteklerimiz vardı, savura savura giderdik . Öğretmen kadın bazen yok olurdu, çıkar giderdi, ve hemen bizden büyük ablalar makyaj malzemelerini çıkarır bizi boyarlardı. Tek hatırladığım budur o kurstan, Arapçayı sonra Cezayir’de öğrendim. Bir elifi bilirdim, o da doğuştan sayılır.

O zamanlardan hatırlarım, Anadolu Lisesinde din dersi almaktan rahatsız olurdum. Herkes almazdı, alanlar sanki biz “ötekiler”dik, hayal meyal. “Din dersi almak” Fransızca almak gibi havalı bir şey değildi. Daha alt sınıf bir dersti din dersi. Zaten baba da hacı, ayıkla pirincin taşını… Mümkün olduğu kadar açık etmemeye çalışırdım konu açıldığında bu hacılık hocalık meselesini. Geçiştirmek iyiydi.  Başkalarının babası profesör falanken benimkisi ola ola hacı olmuştu, aman be baba, olacak iş miydi bu?

Bana itiraz etmeden dinleyin, hiç delilim yok, kimse beni dışlamadı, taşlamadı, arkamdan konuşmadı, sadece havada olanları  çok kuvvetli hisseden bir çocuktum hep. Bu hissi  takip eden ve bununla kıyaslayabildiğim başka  bir his daha var bende bu yaşlardan kalma, bu nedenle Türkiye’de bunu yaşadığımdan eminim. Diğer hissi de anlatayım. Bir sene sonra Cezayir’de Amerikan okulundayım, ilk pijama partimiz, Amerikalı bir aileye misafiriz okuldan kızlarla, yaş 11. Partide bir Lübnanlı var, Şirin, bir de ben, iki Müslümanız. Kahvaltıda herkes  o zamana kadar hiç görmediğim bir şey  yerken, Şirin’le bana başka şey hazırlanmış olduğunu gördüm. Evin  Amerikalı annesi herkese açıklama yaptı, dedi ki “Elif ve Şirin’in dini başka, onlar inançları nedeniyle domuz yemiyorlar, bu nedenle farklı şey hazırladım” . Kızlar “Aaa, ooo “ falan dediler, bir dolu sorular soruldu, kaç kuran kursu devirmiş ben beyanlarda bulundum. Aman sonrasında bendeki havayı görün!  Farklıydım, ama bu fark bu kez Amerikalılar nezdinde iyi bir şeydi, saygı görmüştüm. Hoşuma gitmişti.

Ve o zaman da  kafası hiç durmayan Elif düşünmüştü, hatırlıyorum. Memlekette de müslümandık, ama bu durum  eğer bulunduğum ortam  Habibe Yengem’inki  gibi bir ortam değilse içimi kımıl kımıl rahatsız eden  bir farklılık haliydi. Habibe Yengem kim derseniz, ailede o zamanlar bence en  fena yerde oturan, en alt sınıf akrabaydı.  Okumuş etmiş, iyi mahallerde oturan, iyi eğitimli aileleri olan arkadaşların yanında huzursuz olurdum hacı kızı durumundan.  Ama elalemin Hıristiyanı, benim dinimin iyi bir şey olduğunu ilk kez hissetmeme neden olmuştu. Bu meret içerde kötü, dışarıda iyi bir şey miydi? Çok karışıktı anlaşılan, duruma göre değişken.  

Okul  korosunda klisede  şarkı söylemek için özel izin de alınırdı babamdan, saygı görürdük. Ama yine aynı zamanlar Cezayir’de  bizim evde içkili yemekler hazırlandığı halde   bazı ODTÜ’lü mühendisler babamın içki içmemesiyle kafa bulurlardı, hatta bir keresinde davetli olduğumuz bir evde babamın hacı olduğunu bildikleri halde  domuz vardı menüde. Ve eve geldiğimizde babamla annem kavga etmişti. Çünkü babam itiraz etmeden o domuzu yemiş, annemse kızmıştı "Neden yedin?" diye, babam da “İstedikleri huzursuzluk çıkarmaktı, olay çıkaracağıma , yedim gitti, ne olacak ki” diye savunmuştu kendini.

Diyeceğim odur ki, Kemal  bize “siz” , “biz” diye ahkam keserken, ben aslında ne dediğini gayet iyi anladım, da anlamamazlığa geldim. Gerçi Kemal’in  bizzat bir ötelenmeye  maruz kalıp kalmadığından emin değilim. O ezberlenmiş şeyleri saydı durdu bize argüman olarak. Ama ben 9-10 yaşlarımda Ankara Kurtuluş’ta oturup, Ayşe Abla’da okumuşlarla birlikte Anadolu lisesine giderken  hissettiklerimi bilirim. 

Sonra o ODTÜ’lerde ben de okudum, başka özel okullarda, daha üst sosyal  sınıftan çocuklarla okudum. He he, en sonunda prenses arkadaşım bile oldu, altta kalmadım yani. Ama mevzu çok nettir bende: din belli bir kesim için daha ziyade alt sınıflara mahsus bir olguydu ben küçükken.

Şimdi bu aşağı görme meselesinin daha da zirve yaptığına üzülerek şahidim. Çok az kişi var facebook arkadaş listemde habire “ötekiler”i aşağılamayan. Bir azınlık var evet, ama hiç ummadıklarım da hala bağırmakta “salaklar, aptallar, cahiller vs vs vs” diye. Bu çok tehlikeli bir silah, ve bence cehaletle eşdeğer fenalıkta. Hepimizi yaralayan bir silah. “Ötekiler”de de aynı silah, “biz”de de. Bu silahın adı da kibir, insan bünyesinde doğuştan var, kontrol edilmediği takdirde ise çok yıkıcı.

Hadi “buralar” diye anlatmaya hemen birinci aydan girmeyeyim.  Ama şu kadarını diyeceğim, çocuklara  ilkokullarda abc’den önce öğretilen şey şu: ayırımcılık, aşağılamak, hakir görmek dünyanın en kötü şeyidir. Restoranda kızdığım garsona arkasından “şişko” dediğim için arkadaşımın kızının bana nasıl baktığını unutmam mümkün değil.

Politikadan anlamam, anlamak da istemem mümkünse. Benden uzak. Ama insan hallerinden, tepkilerinden, davranışlarından anlarım, bu da doğuştan. Kibiri kötülükle beslemek, nefretle beslemek kolay. Panzehiri ise kabul.  Elde değilse de sinirlenmek, en azından sonrasında bir durup düşünmek ve bu tavrın sonuç odaklı olmadığını iyice anlamak gerekiyor. Ve gayret etmek gerekiyor aşağılamamaya. Ne olursa olsun. Kim olursa olsun. 

Anlaşılmadığı sürece, benim gibi konuşanlara “iflah olmaz naif romantik” dendiği sürece, kolay olan yani nefret etmek itibar gördükçe, çok anlayanlar, her şeyi bilenler habire binlerce olasılık üretmeye devam ettikçe korkutarak yönetme şekli  sahaların efendisi olmaya devam edecek. Birilerinden korkup diğerine yapışacak insanlar, bunu yaparken tüm aşağılamalar sıkıca sahip çıkacak iki taraf da. Havada uçuşacak aşağılamalar. Aşağıladıkça o an için  iyi hissedecek herkes kendisini. Sonrası yine boyuna kadar çamur.

Mevlana cümleleri gırla gidecek hep ortalarda, ondan ona sekerek, ama  korku ve nefretle kaskatı kesilmiş bünyelere sızamayacak. 

Kendim de bunu tam başarabiliyor değilim, ama en azından anında farkına varıyorum bende oluşan sinirin, öfkenin...Ve gayret ediyorum...

Bu gayreti daha çoğumuz göstermezse, o seçilmiş, ya da bu fark etmeyecek. Zafer kimsenin olmayacak. 

Kemal bize kızmaya devam edecek, biz  de Kemal ve saz arkadaşlarına…Ne anlamaya çalışılınacak, ne dersler alınacak, sadece zaman geçmeye devam edecek...

*Görsel: BANKSY


16 Haziran 2014 Pazartesi

OKUNMUŞ PİRİNCİN GÜNÜMÜZ POLİTİKASINA YANSIMASI


"Ah Elif'cim, sen de hiç büyümüyorsun maşallah!" 

İyi bir şey dedi sanmıştım nohuta benzeyen akraba, tam o sırada şrrakkk diye indi esas cümle: "Çocuk geldin, çocuk gideceksin!"

20 yaşlarının başındaydım, güzel okullar bitirilmiş, güzel olduğu hayal edilen bir işe girmiştim. Büyümeye en özenilen o saçma yaşların başlarındaydım. Ne yapsam yaranamayacağım akrabaların, ne yapsa ısınamadığım o zamanlar çok salak bulduğum kızlarının gösterişli düğününe zorla getirilmiştim. Üniversite giriş sınavında yuttuğu okunmuş pirinçler nedeniyle sınavı tuvalette geçirdiğinden beri bu salak kızın salaklığı tescilliydi. Açgözlü ya, birinci tercihi hedefleyip pirincin dozunu ayarlayamamış, bir avuç yutmuştu. Bu pirinçlerin yarattığı karın ağrısı nedeniyle o yıllarda bence dandik bir okulun işletmesini kazanmıştı. Sonra da ona o  pirinçleri yutturtan en uyumlu haliyle her başkentlinin hayali olan bir bankaya torpille girmiş, tüm akrabaların imrendiği bir düğünle, imrenilen bir mahallede, imrenilen eşyalarla dayalı bir eve gelin gitmişti. İmrenenler kim derseniz, sürünün dışında kalmamaya özen gösterenlerdi.

Bense en hurafelerden ırak, en pirinç yutmamış, yani en akıllı halimle zorla götürüldüğüm düğüne pislik olsun diye olaya en aykırı halimle gitmiştim: ayakta espadriller, siyah şalvar, ucu püsküllü anneannemin çeyizi bir çarşaftan bozma, anneme diktirdiğim etekleri püsküllü bir hipi buluzu, yuvarlak gözlükler, kara kara boyalı gözler, özenle taranmamış, dağıtılıp kabartılmış saçlarla düğün eşrafından herhangi bir kıza değil de müzikallerden fırlamış bir karaktere benziyordum. Kimselerin umurunda olmadığı, hatta hiç anlamadığı, hatta dalga geçtiği bir tür protesto hallerindeydim, hem de tüm gururumla.

Bugün CHP cumhurbaşkanı adayını açıkladığında aklıma ilk gelenlerden biri bu düğün sahnesi oldu. Okunmuş pirinç yutmuş uyumlu salak gelinin karşısında, kendisini o zamanlar okunmuş pirinç yutmadığı için akıllı sanan protest ben.

Bu absürd sahne yazıya döküldüğünde  matrak dursa da, aslında geldiğimiz acınacak halin bir özeti. Memleket,  neden okunmuş pirinç yuttuğunun farkında olmayan, neden ve ne şekilde  bu pirinçten  destek geleceğini  sorgulamayan, "komşuya bak, o neye inanıyorsa sen de ona inan"a inanan,  her türlü sorgulamaya karşı , üstelik ne kadar uyumluysa, sorun çıkarmıyorsa o kadar çok kazanacağına inanmış,, bir güruh ile "bu memlekette bu kadar çok okunmuş pirinçten destek almaya inanan insan varsa bunların hepsi salaktır" diyen, mevzuyu bahane edip her türlü anneanne öğretisini reddeden, özellikle gelenek görenek içeriyorsa uzak duran, anlamaya hiç mi hiç yanaşmayan, sadece aşağılayan, kibirli ancak aynı şekilde şuursuz bir başka güruhun arasında kaldı. 

Şimdi ise hepten tuhaflaşan durum şu: bu nefsi şişik, kendinden başka kimseleri beğenmeyen taraf aniden bir yerde yanlış yaptığını farketti diyeceğim ama dilim varmıyor, çünkü farkettiği sadece şu oldu:   "Ayol biz de mi bu okunmuş pirinci bir denesek" dedi  ve durumu abartıp aniden pirinç tarlasına daldı. Eh, pirinçten bağımsız, buna herkes şaştı kaldı...

Yaşadığımız bu tarifsiz tuhaf durumun bendeki izahı budur. 

Yani diyeceğim odur ki, kimselerin anlamaya çalışmadığı okunmuş pirinç meğer hep masummuş, ve  bunu ben oldukça yeni anladım...darısı Türkiye'min başına...

Not: Valla ve billa, görsel ararken Hz. Google'a "okunmuş pirinç" yazdığımda ilk çıkan görseli kullandım, hazır yeni anlamışım , kafamı karıştırmayacağım ve daha da bir şey demeyeceğim...



29 Mayıs 2014 Perşembe

ÖZLEMEK DEMEK NE DEMEK?


Özlemek derin mesele, iyi anlamak lazım, herkese gerekli, bu nedenle yatırdım masaya…

Bundan sonra her yazımın bir de yazarken dinlediğim müziği olacak...Ben müziksiz yazmıyorum, siz de müziksiz okumayın diye düşündüm...Ve herkes YouTube'a giremiyor diye de güzellik yaptım, başka linkten paylaştım,  link yukarıda resmin altında...You Tube açılana kadar idare edeceğiz.

Ben o harika anne-teyze-annenanne eteği çadırında büyüyenlerdenim. En güvenli çadırdı benim bildiğim, direklerden biri çökse, diğer ikisi sapasağlam kalır sanırdım. Öyle olmadı. Teyzem göçtü gitti. İlk özlemim teyzemdir benim, canım kadar sevdiğim. 6 yaşındaydım beni bırakıp meleklere gittiğinde ve o güne kadar hiç kimseyi özlemek zorunda kalmamıştım. Ama hala tarif edebilirim: öyle bir acı ki sanki daha önce hiç acı çekmemişim gibi. Durup dururken küçücük göğsümde titreyen bir sızı, böyle göğüste başlıyor, sinsice buruna doluyor ve orada bekliyor, bir yere gitmeden. Benimle beraber uykuya giden, uyanır uyanmaz başlayan bir sızı. Benimle her yere gelen, yiyen, içen bir sızı, yerleştiği yerden memnun, bense gayet na-memnun. Teyzem nereye gittiyse  ben de gitmeyi çok istedim, anlatamadılar neden olamayacağını. Bir daha göremeyeceğimi de anlayamadım seneler boyunca.  Gördüm sandım, belki de gerçekten gördüm , sağda solda, rüyalarımda. Açıklamasını yapamadılar bana. Kim yapabilir ki? “Yazık, çok özlüyor,” dediler, o zaman öğrendim hissettiğimin ne olduğunu. Başkalarını bilemem, ama benim çocukken özlemek fiiliyle tanışmam bu şekilde olmuştur. O uzun süre hiç sevemediğim hisle. Özlemenin en baltalı Zagor, yani en vahşi halidir bu......

Sonra yurtdışı maceramız başladı. Şimdi herkes yavrusunu psikolojik travma yaşamasın diye sınıf bile değiştirmeye çekiniyor, ben iki senede bir okul değiştirenlerdenim, miniminnak iken daha. Travmalar benden tırsar oldu bir süre sonra. Bu yıllar özlemin hayatımın önemli bir parçası olduğu yıllar. Kendisine karşı nefretimin azaldığı yıllar. Kendi irademle edindiğim ilk arkadaşlarımdan ayrılmıştım, yaş 11. Neyse hepsi sapasağlamdı bu kez çok şükür. Dönülmeyen bir yere de gitmiyordum görünen o ki, döndüğümde hepsini bulacağımı sanıyordum, o zamanlar bilmiyordum ki maceram seneler sürecek. Hem okumam yazmam da vardı, 6 yaş zavallılığında değildim. Başladı mektuplar, gelen mektup ağlatır, giden ağlatır. Telefonla bile konuşamazsın ki, önce yazdırmak gerekirdi. Zaten temel ihtiyacım olan çekirdek ailem de yanımdaydı. Özlemekle ilk karşılaşmamız kadar berbat değildi hissettiğim şey, keyfine varmaya başladım o yıllarda. Özleyip özleyip, sonrasında kavuşmanın, sarılıp sarmalanmanın keyfini almaya başladım. Bu özlemek bazen güzel bir şey olabilir miydi acaba?

İkişer yıl arayla okul, çevre, arkadaş değiştirdim sonra, ergenliğe denk gelmese iyiydi ama mektup konusunda da uzmanlaşmıştım artık. En damar mektuplar nasıl yazılır çözmüştüm. Aslında birlikteyken çok da yakın olmadığım, ama mektuplar sayesinde perçinlenmiş muhteşem arkadaşlıklarım oldu, dünyanın her yerinden. Ama ilk mektup arkadaşım Gülriz’in yeri bende başkadır. Onunla zaten iyi arkadaştık, beraber ama uzakta büyüdük biz. Hala da öyleyiz, hem uzak, hem hala çok beraber. Muhteşemdir özlemek ve mektup ilişkisi,  yazdıkça daha çok özlediğini düşünürsün, özledikçe daha çok yazasın gelir, muhteşem bir haz vermeye başladığı yıllardır özlemenin. Pul koleksiyonu, PTT, posta kutusu yılları. Bizim çocuklar bu keyfi tanısın çok isterdim, bir mektup için gün saymayı, postacı saatini beklemeyi, özenle açıp, özenle mektup saklamayı, ara ara açıp tekrar tekrar okumayı ucundan tatsınlar isterdim. Heyecanla sms bekliyorlar şimdi çocuklar, nefes tutma süresi. Gün sayardık, o da yaklaşık olarak belirlenirdi, mektubunu alır almaz geri  yazdığı farzedilerek sayılırdı  günler. Özlemenin evcilleşmiş halidir bu hali...

Ben her gün gördüklerime de mektuplar yazardım aslında, saçma gelse de kulağa, ertesi güne kadar insan birini özler mi, özlerdik  işte gençlik yıllarında. Her türlü saçmalık çok gerçektir gençken. Bu da yeni bir çeşit özlemekti, daha öncekilere benzemeyen ve bence en şirini . Sevgililer özlenmeye başlanır o yıllarda, beraber değilken, bir gece uzaklaşınca mesela. Hele o uzun yaz tatilleri, aman allahım, özle özle bitmez. Artık telefon vardı o yıllarda, sabit telefonun yanına çömersin, saatlerce bıdıbıdı, şimdinin watsapı yani, ama sözlüsü. Anne gelir gider kaş göz yapar, kapatıyormuş gibi yaparsın, ama sadece ışığı kapatırsın, fısıltıya geçilir. Sabah saat 4’e saat kurup telefon başı beklemişliğim de vardır, ne o, sevgili askerde. Şirin değil de ne? Kapattığın an tekrar özlemeye başlarsın. En sabırsız özleme şekli budur bence, özlemenin dibi de tabir edilebilir günümüz jargonuyla, dedim ya, en şirini. Mektupların en çok seni özledim, özlüyorum, özleyeceğim, cümlelerini içerdiği durumdur gençlik özlemeleri, başka da cümle kurulmasına gerek kalmamıştır, edebi içerik sıfıra yakın, gerekmez de. “Seni özledim,” yeter, en minimalist halidir özlemenin.

Büyüdükçe, evden barktan uzaklaştıkça, başka şehirlere, diyarlara iş, eş gibi durumlar sebebiyle göçtükçe artık özlemeyi pek de umursamamaya başladım ben korkarım. Sadece harfleri kaldı kelimenin, içeriği ise boşalmaya başladı kim ne derse desin. Ve averaj bir yetişkin, artık o yaşlarda alışır özlemekle yaşamaya. Çünkü hayat artık çok doludur, özlemek için yer açmak gerekir. Öylesine dersin, “özledim”i. Artık bir telefon repliği, ya da sms cümlesidir: “Ay çok özledim, bir görüşelim.” En yalan halidir özlemenin... 

Nereye gitmiştir o güzelim özlemek? Başladığı yere bakın, geldiği noktaya bakın bir de…Yüreklerde titremeyken küçücükken, parmak uçlarındadır yetişkinin, epeyce dışlanmış diyebiliriz bünyeden. Gerçi ben bunlardan pek olamadım, “özledim, özledim,” deyip de görüşmeye yanaşmayanlarla senelerce küstüğüm olmuştur, "arızalısın," derlerdi bana, hatta buna ben bile inanmaya meylettiğim anlar hatırlarım,  ama olay sadece büyürken kendine sahip çıkmakmış, sonradan anladım. Meğer tüm üzüntülerini, kızgınlıklarını kendine kılavuz yapmayı öğrenirsen, hayat çok keyifli bir oyunmuş, allahtan anladım...

Devam ediyoruz, özlemenin birinci dereceden anlamı yaş ilerledikçe başka hal almaya başlamıştır. Çoluğa çocuğa karışınca birden yüz seksen derece dönüş yapar bu özlemek. Orta yaş kapıdadır. O dopdolu yaşandığı sanılan hayatların, satın almaların, sahip olunan ” her şeyin en iyisi” nden beklenen hazzın dolduramadığı içler bu kez yuvadan uçan kuşlar için duyulan özlemle dolmaya başlar. Evlat özlemiyle birlikte özlemenin kaybettiği itibar geri döner.  Etraf bir anda çocuklarının özlemiyle yanıp tutuşanlarla dolmuştur. Sabah evden çıkıp, öğlen çocuğunu özleyen insan tanıyorum, yemin ederim.  İş seyahatlerinin en baş konusu olabilir yavru özlemi, karılar kocalar aynı derecede özlenmeyebilinir, sorun yok. Ama çocuğunu özlemeyeni Allah çarpar misali, herkes uzaklaşan yavruyu çıldırmışçasına özlemeye başlar bu yaşlarda. Çocuktan da aynı performans beklenir mümkünse. İki gün ayrı kalmak büyük travmadır, çocuğunu uğurlarken ağlamayana da yan gözle bakılır. Çocuk da ağlarsa ne ala, tuhaf bir hazla teselli edilir. Anneler bu konuda daha ön plandadır, ağlamayan babalarsa kendilerine zaten doğuştan biçilen paye “erkekler ağlamaz” olduğundan yadırganmaz. Ben de böyle olmaya meyilliydim vallahi, ucundan döndüm. Ayşe ilk seyahatine giderken bütün çocuklar ağladı, bizimkisi sadece el salladı diye epey bozulduğum anı dün gibi hatırlarım. O 10 yaşındaydı. Bense kendisinde ayrılırken üzülünmeyen bedbaht anne! Büyük utanç! Hep gülsün isterken ağlamadı diye bozulmak, ne yaman çelişki, anlayana tabi…Halbuki kocaman nefsimmiş beni orada üzen, yeni anladık bin şükür…Buyurun, özlemenin en bencil hali de budur...

Ben şimdi kronolojik olarak orta yaş özlemelerinde  bir yerlerdeyim, gitme arifesinde özlemekle ilgili epey kafa patlattığım anlaşılıyor sanırım.  Bu yaşta, çok şükür ki bu kafayla özlem denilince geldiğim nokta şudur: eğer bir birliktelik sağlamsa - bu çocuk, çoluk, eş, aşık, arkadaş her ne tür ilişki olursa olsun - eğer bu ilişki sağlamsa, yani herhangi bir bağımlılık ilişkisi içermiyorsa , özlemek çok hoş bir histir. Sevdiklerimizle zaten en kuvvetli bağ olan sevgi bağıyla bağlıyız, daha ne ister insan. Güzel sevebilenler, güzel güzel de ayrılabilir, ferah ferah ayrı kalabilir. Sıralı ölümlerle ayrıldıklarım var, onlar için de benzer düşünüyorum. Güzel şeyler paylaşıldıysa, ayrılmalar da çok  keyifle kabulleniliyor.  Eğer ayrılıklar acı içeriyorsa, o zaman azıcık dönüp içlerimize bakılması gerekebilir demektir, bilen bilir, en sevdiğim cümledir bu. Neredeydi o acıtan şey diye aranılacak, taranılacak, sebebi bulunup mümkünse imha edilecek. Mümkünse herkes hayattayken herkesle helalleşilecek.  Etekler dökülecek, diğer tarafa bir şey götürülmeyecek, sırat köprüsü ağırlık sevmiyormuş diyorlar…

Çok sevdiğim arkadaşlarım uzaklara saçıldı, özlüyor muyum? Evet, bir şekilde özlüyorum. İyi olduklarını biliyorsam ne mutlu. Benim onlardaki yerimin bile artık önemi yok, onların bendeki yeri nedir biliyorsam ne mutlu. İstediğim zaman haber alabiliyorsam ne mutlu, haber yollayana da ne mutlu, alamıyorsam da o kendi seçimimizdir bu teknoloji sağnağında. Artık o yalan özlemelerden çok uzakta bir yaştayız...yani olsak iyi olur... 

Altı yaşımda nefret ettiğim o hissi artık tanıyorum, neden kaynaklandığını, aslında neyi beslediğini çok iyi biliyorum. O altı yaşındaki  Elif’in hissettiği sızıyı hatırlar gibi olabilirim belki yine de, o göğüs ortasında başlayıp, burun direğinde bir titremeyle sonlanan hissi, belli mi olur, zaman zaman. Hayat bu bilinmez, çok iddialı olmamak lazım. Ve insan nefsi öyle yılmaz bir savaşçı ki, belli mi olur meydanı boş bulur, bana da her an : “Bak özlemezsen olmaz ama, özleyeceksin ki, acı çekeceksin ki hayatın anlam bulsun,” diyebilir. Ama eminim ki beni artık tanıyan daha keyifli hasretler hemen sıraya diziliverecekler  ve hooopp, “Bi çekil sen aradan,” diyecekler o sızıya. “Çekil oradan, biz geldik. Sen çekil, çünkü senin zamanın doldu, biletler yandı. Çekil aradan, biz güzel güzel yaşamayı öğrendik, güzel güzel de ayrılmayı biliriz, zaten hepimiz her zaman hep beraberiz.” 

İste özlemenin benimle büyüyüp geldiği son hali budur, ve de şimdilik en sevdiğim hali...tastamam Elif'cesi...

27 Mayıs 2014 Salı

BENİ GÜZEL HATIRLASIN İSTİYORUM




“Bir çok anne çocukları için her şeyi yapar, kendileri olmalarına izin vermek dışında.”

Bana hayatında sana en çok şey söyleyen cümleyi kur deseydiniz, bunu kurmak isterdim, ama önce başkasından duydum, Mercan Dede’m paylaşmış geçenlerde sosyal medyada, Banksy’yi etiketleyerek. Banksy, bir İngiliz sokak sanatçısı. Gördüğümde gülümsedim. “Bak,” dedim, “Bu da benim gibi annesinden muzdaripti muhtemelen, sonu sokaklar olmuş… ” Dünyanın en meşhur sokak sanatçılarından olmuş. Annem onu da beğenmezdi muhtemelen . 

Bir kişi böyle cümle kurabiliyorsa, demektir ki  yırtmış, hatta öyle yırtmış ki, anne korkusu falan hak getire… Sokaklarda ilan edecek hale gelmiş durumu…Dünya aleme…Neyse ben de fena sayılmam, artık içimden atmaya cesaret edebiliyorum…Çünkü anneme çok şey borçlu olduğumun farkındayım sonunda, ona da söyleyebiliyorum, bu da çok  kıymetli  bir detay.

Dünya iyisi, çocukları için her şeyi yapan  annelere sahip herkes için ve annelerinin onların hep iyiliğini düşündüğüne tam kalp inanan arkadaşlarım için yazmaya başladım zaten, sonsuza kadar da yazmak istiyorum bunu. Çünkü ne acıdır ki o arkadaşlarım şu an kendi çocukları için her şeyi yapmaya adadılar kendilerini…Ve o çocukların çoğunu çok seviyorum, annelerini sevdiğim kadar. Hayatlarını anneleriyle sembiyotik bir halde yaşamalarına müsaade etmemek için elimden geleni yapacağım.

Hepsinin önüne kendimi siper etmek istiyorum. “Heyyyt uleyynn, çekilin leynnn” , demek istiyorum. “Leave the kids alone!” Bu cümle nedense İngilizce daha şık duruyor, rahat bırakın hepsini! Daha büyümeden bıkmaya başladılar bile onlar için en iyisini istemenizden, onlar için her şeyi yapmanızdan, yeri geldiğinde ehilce kafalarına kakmanızdan. Onlar sadece ve sadece kendilerini bulmak istiyorlar, ve mümkünse bunu erkenden yapmak istiyorlar, benim gibi 47’yi beklemeden. 

Ben hayatımda ilk kez  geçen sene başladım anneme duymak istemediği şeyleri onun duymak isteyeceği şekilde söylememeye başlamaya. Cümleyi zor kurdum valla,  bana da karışık geldi, özetle şunu dedim: yalan söylememeye yeni başladım. Allahın işi! Eskiden yalan söylerken inanıyordu, şimdi doğrularıma inanmamakta ayak diriyor. Ona da söyledim bunu. Ne yalanlar söyledim, bilseniz beni ayağımdan sallandırırdınız…Ama hayat öyle kolaydı. Yolumu böyle bulmuştum. Doğru söylemek demek, ona kendimi  ucundan göstermek demekti. Oysa onun inandığı Elif, kendi yoğurduğu Elif’di. Yani “mikemmel evlat elif”, ve bu mükemmel evlatlıktan haz alan Elif’di. Nefsini bundan besleyen, kendini tüm evlatlarla kıyasladığında gayet iyi bulan Elif. Gel gör ki, o Elif bir yığın takıntılarla boğuşan, hele bir de  annesi bir şeyini beğenmezse, diş gıcırtılarıyla, bel ağrılarıyla, sırt ağrılarıyla, bin bir türlü huzursuzlukla, mutsuzlukla, bir yığın kocaman “YİNE BECEREMEDİN!!!!” lerle, “ BİR BOK OLAMADIN!!!!” larla, bir yığın değirmenle savaşan, ve bu savaşlardan hep malup ve bitik çıkan bir Elif’di. Hayatının tümüne bulaşmış  sakız gibi bir şey yani, sen kurtulmaya çalıştıkça, her şey her yerine yapışıyormuş hissi, hep bağlısın o sakız gibi şeyle annene, hep seni geri çekiyor, sen çekiştirmezsen rahat rahat duruyor yerinde aynı yapış yapışlıkla, ama uzaklaşmana asla müsaade etmiyor. Vıcık vıcık, yapış yapış. Her yerinde. Her an.

Böyle annelerle mücadeleye kararlı herkese deneyimimlerim açık, binlerce saat anlatabilirim. Böyle anneleri olup da , kaçmayı, göçmeyi, kafalarını kumlara gömmeyi tercih edenler, “Bu saten sonra annem değişmez,” diyenlere tek sözüm şu: Anneler değişmez tabi, kimseler değişmez… Sen değişeceksin, eğer bir kişi başarabildiyse bunu, “zaten yarıyı da geçtim ne olacak,” diye boş vermeyip uğraştıysa, herkes yapabilir.  Zira kendinin farkına varmaya başlamak sizlere yemin ediyorum, gerçek cennet. Ucundan bile bunu hissetmek, bir vaha! 

Ayrıca şu da var, böyle annelerin evlatları, anneleri gibi olmaya meylediyorlar, ki en fena durum bu. 

Bu annelik mevzusu aslında başlı başına ansiklopedilik bana sorarsanız, bir Meydan Anne ansiklopedisi kaç yılda yazılır acaba? Başlasam ömrüm yetmeyebilir.  Öyle hain tuzaklarla doludur ki annelik müessesesi-bu kelime de en sevdiklerimden, ondan kurum demiyorum-  imkan yok hayatınızın sonuna  kadar anlamayabilirsiniz tuzaklara düşe kalka ilerlediğinizi. 

Bir kere ,”Annelik kutsaldır”,  konusu var…Eyvallah, öyle olsun diyelim… Ama hatırlatayım: kutsal olan çoğu şeyin sorgulanamazlığı var. Sorgulamak,  bence insan olmanın ön koşulu. Netice: evlatlar sorgulamasın, maazallah çarpılırlar. Bu ilk büyük tuzak.  Hazreti Anne olayı yani. Dokunulmazlık, söylenilemezlik, şikayet edilemezlik hali. Peki neden bu diktatörlük hali? Çünkü sorgularsan cevapları bulabilirsin. Ve bu da Hazreti Anne için tehlike arzeder.


Sonra” “Anne olmayan bilemez,” var. Buna da çok gülüyorum. Anne olduğun an sanki içine bir “şey” giriyor ve tatatataaammm değişiyor kadın. Eskiden normal, sonrasında yüce.

Eskiden averaj, sonradan  seviye atlamış. Level 2. Anneanne olunca daha mı ilerleniyor? Level 3? Nedir yahu, içine evet bir şey giriyor, ama o giren şey dışarı çıktığında kadın aynı kadın. Öyle halalar, teyzeler tanıyorum ki, annelere bin basar. Hatta hep diyorum kendilerine: “Siz gerçekten karşılıksız sevmeyi mecburiyetten öğrendiğiniz için böyle güzel seviyorsunuz”. Çünkü  anne değiller ya, yeğenler onları sevmek zorunda değiller. Bir çocuk  sıkıysa şunu desin: “ Ben annemi sevmiyorum .“ Teyzeler, halalar sevilmeyebilir çünkü bu müesseseler doğuştan kutsal değil. Dolayısıyla, yeğenle arada oluşan bağ gayet bağımsız. Ve genelde bu halalar ve teyzelerin beklentileri anneler kadar  yüksek olmadığı için, daha zarif seviyorlar.  Beklemeden seviyorlar. Karşılıksız seviyorlar. Gerçekten bilerek seviyorlar. Evet anne olmayan bilemiyor sahiden, anne olmanın nasıl bir nefs mücadelesi olmadığını bilmiyorlar. Anneliğin egoyu en fazla ve kolay besleyen bir olgu olduğunu itiraf etmek kolay değil şişik bünyelere.



Üstüne bir de “Annelerin hakkı ödenmez “var. Şimdi buralarda muhtemelen bir sürü tatlı anneyi sinirlendirme ihtimalim var, farkındayım. Ama elinizi vicdanınıza koyun ve söyleyin, sizi olduğunuz halinizle benimseyememiş bir annenin buradaki durumu nedir? Benimsemek de çeşit çeşit tabi… Bir hiç kabullenmeyip agresifleşen tür var, ki bu aktif tür çok can yakıcı olabiliyor. Bir benimsemiş numarasına yatıp her türlü duygu sömürüsüyle sizi sinsi sinsi ezen tür var… Pasif tür diyebileceğimiz bu tür de en az diğeri kadar tehlikeli. Pasif taarruz da benimsememeye giriyor, yani kerhen kabullenen annelere sesleniyorum burada…

Kullanma kılavuzuyla gelmiyor annelik. Aslında bir kılavuz oluşturulmuş, ama bu kılavuz genelde konu, komşu, büyükler ve her şeyi çok bilen çocuk eğitimcileri tarafından oluşturulmuş fazla dillendirilmeyen bir kılavuz. Ortak bileşen şu: “Anneler en iyisini bilir.” Burada “çok bilir,” diyesim var affınıza sığınarak, aslında başka şey yazmıştım ama kendime yakıştıramadım, annem de yakıştırmazdı diye düşünüp harf değişikliğini uygun gördüm.  Başımıza ne geliyorsa o bilinen “en iyi”nin kriterlerinin bu saydığım kurul tarafından belirlenmiş olması, ve daha da önemlisi, temel ilkesinin “çocuğun ne olduğu, kim olduğu, talepleri, hisleri, ne olduğu, ne olmadığının hiç iplenmemesi esası” üzerine kurulu olması. Anneler kutsal ünvanları (Hz.)  sebebiyle çocukları için her şeyin en iyisini bilen kişidir ve sorgusu suali en azından belli bir yaşa kadar olmaz. Bazı bünyeler hiç sorgu suale yeltenmez çünkü onlar da “her şeyi en iyi bilenin en iyiyi bilen yavrusu”na dönüşmeye başlamışlardır, ve bu haz egolarını ufak ufak dokunuşlarla okşamaya başlamıştır.. Bu his vazgeçilmez olur bir süre sonra.  Bundandır etrafta çok fazla her şeyi bilenin oluşu, ki ben de onlardan biriydim, hatta mükemmele yakın  bir örnektim, ta ki neden bunalıp bunalıp her şeyi elime yüzüme bulaştırdığımı kendime sormaya başlayana kadar…

Hem en iyisi diye bir şey yok hayatta. Ne tam iyiler var , ne tam kötüler. Ne çok iyi anneler var, ne çok kötüler. Ya da evlatlar...Sadece olanı kabullenmek var edebiyle. Benim için de böyle, başkaları için de. 

Annelik başlı başına bir sınav. Ama çalışana zor değil aslında. Benim hayalimdeki , olmaya çalıştığım anneyi size anlatayım:
Mevzuyu abartmayan, anne oldum diye havaya girmeyen, dokunulmazlığı, ayrıcalığı olmayan bir anne olmaya çalışıyorum.  “Çocukları için her şeyi yapan” yerine,  çocuklar istediğinde yanında olan anne olmayı seçiyorum. Hiçbir şey beklemeden sevmeye çalışmayı tercih ediyorum. Endişe mazeretlerinin arkasına sığınmak yerine, göğsümü gere gere ona ve hayatın on getireceklerine  güvenmeyi seçiyorum. Yaşadıklarından ders almayı öğreten bir rehber olmayı seçiyorum, ve o dersleri kafasına tıkmak yerine yanında durup kendi anlamasına yardımcı olmayı seçiyorum. Ve ne olursa olsun, kim olursa olsun hep koşulsuzca sevmeye çalışmayı seçiyorum.

Çünkü bebekken ona yeteri kadar oyuncak muamelesi yaptım, eğlenceliydi,  yedirdim, içirdim, hoplattım, zıplattım, hatta süsleyip püsleyip hava da attım, işin raconunda var. Ama bitti. Ne oyuncağım, ne de organım. Bana izin verilmedi, ama ben ona kendisi olmasına izin vermeyi seçiyorum. 

Çünkü beni hep güzel hatırlasın istiyorum.

*Görsel: BANKSY

30 Nisan 2014 Çarşamba

"TEK" OLMANIN DAYANILMAZ AĞIRLIĞI


Tek olmanın dayanılmaz ağırlığı…

Biraz fazla esinlenme oldu, gayet farkındayım. Ama bundan güzel tasvir olmaz o nadide duygu için: Birisi için TEK olmak. Ağır sözcüğü hafif kalır, eğer neye hizmet ettiğini anlayamazsan, altından kalkamazsın ömür boyu, bir tek o Tek’liğin altında kalan bilir.

En çok sevilendir o Tek. Allah muhafaza! Eşsiz benzersiz demektir seven için. Babamın bir lafı vardı: “Eşi olsa at arabasına koşacaklarmış,” hep gülerdim dediğinde. Gözümün önüne bir at arabası gelirdi, ve iki tane de dedikodusu yapılan kişi, çoğunlukla akrabalardan biri, çarp ikiyle, dıgıdık da dıgıdık, dört nala. 

Ne güzel şeyler çağrıştırır ilk deyişte o eşsizlik. Eşi olduğundaki komik dıgıdıklık durumla kıyaslandığında hele, nasıl bir değer içerir, nasıl bir farklılık, nasıl bir özellik, muhteşemlik. Nasıl bir istisnai durumdur. Tek olmak. 

Nah öyledir! Bir de Tek olana sorun halini. Çift olup da ömür boyu dıgıdıklamaya razıdır valla, bir gariban arabanın önünde.

Seni Tek olduğuna ikna eden kişi eğer konusunda  ustaysa, senelerce razı kalabilirsin bu hipnoza. Ki ben bugüne kadar bu arızi durumun pek ehlini rastlamadım. "Tek değilsen, bir Hiç'sin"dir mantrası. Tek ve Hiç ilişkisi ateşle su gibidir, birinin varlığı  diğerinin  yokluğu demektir. Çok sevmek... Ne zehirli bir sözcüktür usta olmayan dillerde, kalplerde. Çok seven anneler, çok seven sevgililer, çok seven arkadaşlar bu kategoride seven nadide kişilerdir. Ve mevzu karşılıklılık esasına dayanır, Tek'lik karşılıklı olmak zorundadır. Yani herkes karşısındaki için Tek olmak zorundadır, yoksa facia eşiktedir.

Tek'lik olayında yular kimin elindeyse hiç  bilmez adına nefs denen şeytana hizmet ettiğini. Şeytan sürekli  der ki: “Aman sakın ha, görmeyeyim açık verdiğini. Asla başı boş bırakma. Çok sevmek böyle bir şeydir, sakın ha! Tuttun mu bırakmayacaksın. Sana o lazım, bir tek o lazım. Yoksa sen de yoksun. Asla bırakma, tut yakasından, uzaklaştırma, neme lazım, yuları bir bıraktın mı, mazallah! Kaybedersin! Zor değil. Günde beş vakit ona Teksin, Teksin, Teksin, Teksin, Teksin de. Yemeklerden önce veya sonra fark etmez. Baktın isyanlarda, aman ha! Sıkı tut kaçmasın. Dozu artır. Uzaklaşırsa sen de yok olursun, o da. Sen ona hep ne kıymetli olduğunu söyle. Bıktı mı, boğuldu mu, boşver, daha çok söyle. O senin için Tek, sen de onun için. Eşinizi bulurlarsa, arabaya koşarlar, bak demedi deme!”

Sistem nasıl işler anlatacağım, konuya çok hakimim. Çok seven hep tehlikeler görür kapıların arkasında, kontrol edemediği dünyada. Kapı arkasında neler, neler olabilir, anlatsam şaşarsınız. Bir kere sevileni ayartmak için tüm kötü kalpliler tüm tuzaklarını kuşanmış, bekler kapı arkasında, mesela elinde pastalarla, böreklerle bekleyen kurnaz canavarlar olabilir bunlar, en tehlikelisinden. Burada o sevilen Tek ‘in düştüğü durum da içler acısı tabi, zavallı tam bir açgözlü, ya da rüşvet yiyici  durumuna konmaktadır. Bu tehlikeler rüşvetle ayartıp, gönül çalmayla başlar ve  çok sevenin hayal kurmadaki psikopatlık derecesine göre başka türden korkunç sonlara götürebilir çok sevilen o Tek'i. Başkaları hep kötülenir, kimseler beğenilmez ki bu önemli bir ayrıntıdır: bir tek çok seven mükemmeldir. Kimseler eline su dökemez. Herkes bok, kaka, bir o allı pullu kraliçe mübarek! İşte bu da aynı şeytanın oyunudur. Mükemmel olduğuna inanmak kilit taşıdır sevenin. O taşın bekçisi de nefs. 

Sevilen Tek ise, zaten dedim ya, hipnozdadır zaten zavallı. Ta ki bir gün nefes almakta sıkıntı çektiğini fark edene kadar. Böyle ekstra-large bir  şey böğrüne, böğrüne abanmaya başlayana kadar, karabasan dedikleri türden. Bunalır. Çok bunalır. Anlamaz çoğunlukla neler olduğunu, dünya yüzündeki milyonlarca sebepsiz bunalımdan biri ona denk geldi diye düşünebilir.  

Kimin bunalttığını anlamayacak kadar uyurgezer değilse, bunaltan kişiden kaçmaya başlar ufak ufak. Genelde yalana başvurmak en kestirme yoldur. Durumu geçici olarak kurtarır, ama seven anlamaz mı o yalanları? Anlar, öyle bir anlar ki, anladığında da sahiplenme dozunu artırır. Bir sonraki çözüm, kör kuyuya dalmak misali sevenden uzaklaşmaktır. Başka sokak, mümkünse başka şehir, başka ülke, ama illaki uzakta bir yer. Sanır ki böyle kaçılır o müebbetten. Müsaade eder mi sanırsınız çok seven?  Dinime imanıma, bir uzaklaşırsa, bir geçerse o eşikten sevilen, dünyanın sonu bile yanında bayram kutlaması kalabilir. Bunun için “sen Tek’sin“ in isteme ve/veya verme dozu artırılır, artık kovayla dökülür üstüne üstüne. Mesafe fark etmez, psikolojik işkencenin bini bin paradır bu aşamadan sonra.  

Çok yaygın bir durumdur bu. O Tek olandan beklenir her şey. Tüm mutsuzluklar, tüm mutluluklar, tüm yollar ona çıkar, ondan çıkar. Kahır kahır üstüne yığılır. O yığının altında kalınır. Seven de yaralıdır, sevilen de, kaçınılmaz sondur bu. Uzaklaşsan da böyledir, yakınsan da. Birinin hayatında Tek olmak bir kördüğümdür, ta ki biri bunun anormal olduğunu anlayana kadar. Şanslıysa, hayat onun gözüne sokana kadar.

Aslında, anlasan da önce epey bir rahat bırakmazlar,  ağır baskı vardır başkalarından. En çok duyduğu ve lügatından silmek istediği cümle yağar eşten dosttan: ” Ama sevdiğinden yapıyoooo….!!!”  Yapamaz olsun.
“Ulan insan sevdiğine bunu  yapar mı?” geçirse de içinden, diyemez. Dese de cevap hazırdır:
“İnsan bir tek sevdiğine bunu yapar”

Gel de çöz bu köpkör düğümü! 

Şanslıysa çözer. Böyle sapır saçma sevmeyenleri fark etmeye başlar önce. Hayat yardım eder, yoluna çıkarır görmezden gelemeyeceği doğru sevmeleri. Belki hemen anlamaz, ama niyet ettiyse çözmeye, çözer. Çözümün ne kaçmakta, ne göçmekte olduğunu gördüğünde çözmeye başlar. Tek çare yüzleşmektir. Anlamaya çalışmaktır. Sonrasında, eşek değil ya, hayat da bir el verir.

İçinden bir ses fısıldar: “Kilit taşının bekçisine dikkat et,” der. “Çözüm onda.”

Tek çare, nefsini kontrol altına almaktır. Başka yolu yoktur bunun. Çözümsüz şey yoktur hayatta, kurtulunmayacak ağırlık yoktur. Bir kaç püf noktası vardır mevzunun, onlara azıcık dikkat etmek yeter. Ben acı deneyimlerle pişirdim armudu, buyurun  açın ağzınızı, düşsün: 

Ne iltifattan beslenmeli, ne yerilmekten gerilmeli insan, ki  kimseler onu Tek’sin, ya da Hiç'sin  diye uyutamasın. Ya da tam tersi, insan ne kimselere çok iltifat etmeli, ne de yermeli, ki kendini  bilmek için başkalarını mihenk taşı yapmasın.

Tek ve özel olmanın başkalarından bağımsız bir his olduğunu kabulle başlar her şey. Herkes tektir, herkes özeldir. Kimseler birbirine benzemez. Seni bir kişi sevse de bu böyledir, binlercesi sevse de, ya da kimseler sevmese de... Bu değişmez. 

İnsan  kendini sevmeyi beceremezse, olur dış seslerin kölesi. Kim “sen Tek’sin,” derse gider peşinden, olur uydu, öder uydu kirasını, ziyadesiyle, en çok da  özgürlüğüyle.

Ya da tam tersi, kim kendini sevmezse, bulur bir uydu, besler egosunu, tıkar, tıkar, tıkar boğazına, yörüngesini sapıttırana  kadar. Kaybetmekten korktuğu şey eninde sonunda olur. Kaptırır uyduyu, istikamet: başka galaksiler. Kalır yine kabullenemediği kendisiyle.

Her şey çözülür, yeter ki  allah güç versin yüzleşmeye, kandırmasın insan kendini...

21 Nisan 2014 Pazartesi

BENİM ANKARA'M...

Ankara'mdayım...

Benim bugüne dek kimselerle paylaşmadığım bir Ankara'm var. Oradayım şimdi...

Korkak Ankara'm. Tırsık Ankara'm. Geçmişim gibi...

Dışı başka, içi başka. Asla göstermek istemez kendini, ürker. Üstünde çok göz taşır. En baş kenttir çünkü. Çok şey bekler herkes ondan. Yirmilerimdeki ben gibi...

Olması gerekendir Ankara'm. Falsosuz görünendir. Sanki yalansızmış gibi. Bin türlü hile, hurda, torpil, dalaverenin mükemmelce gizlenmesidir halbuki. Annesini üzmek istemeyen ben gibi...

Tam alışmışken tekdüzeliğine, bir köşesinden iç ısıtan bir sürprizin fırlamasıdır. Hiç beklemediğin anda uzaklardan kalbine düşen bir geceyarısı itirafı gibi...

Sevenine güzeldir sadece. Her türlü çirkinliğiyle, yanlışıyla, zavallılığıyla kabullenilir. Hep "Yetti artık," diye bırakılıp, kredisi bir türlü tükenmeyen sevgili gibi...

Soğuktur. Kardır. Ayazdır. Ve tüm kışına rağmen saatlerce kıkırdayarak iç ısıtabilmektir benim Ankara'm...Yeni yetmeler gibi...

İlk aşk, son aşk ve tüm aşklar gibi anlaşılmazdır. Ota da, boka da konar misali yani. Kimselere anlatamazsın, alay ederler, inanmazlar diye. Gizli gizli sevilen sevgili gibi...





20 Nisan 2014 Pazar

BİR KİRPİCİK MASALI



Kocaman ormanın  birinde hayatından bezmiş bir küçücük kirpicik  yaşarmış. Bu kirpicik çok ama çok şirinmiş, kocaman bir gülümsemesi varmış yüzünde, dudaklarının uçları doğuştan gökyüzüne doğruymuş, hep gülümser görünmesi bundanmış. Amma velakin öyle bezginmiş, öyle bezginmiş ki kirpicik kirpi olmaktan,  kimselere derdini anlatamazmış. Bir de yüzü güleç ya, kimseler inanmazmış mutsuz olduğuna. 

Nefret edermiş dikenlerinden.  Çok çirkin bulurmuş kendini. Annesi onu “Benim güzel kirpiciğim,” diye sevse de fayda etmezmiş. Babası onu “Yavruların yavrusu, güzeller güzeli,” diye sevse de kar etmezmiş. Onlara bir şey çaktırmazmış kirpicik, üzülmesinler diye. Gidip gidip sudaki aksine bakarmış. O güzel gülümsemesini görmezmiş kara küçük boncuk gözleri, sadece diken diken sırtındakileri görürmüş ve ağlarmış:

- Nefret ediyorum dikenlerimden, nefret ediyorum  kirpi olmaktan, nefret ediyorum küçük olmaktan, nefret ediyorum buralarda yaşamaktan, nefret ediyorum bu ormandan… 

“Başlamışken her şeyden nefret edelim de rahatlayalım” tavrı kirpiciği gaza getirse de, pek bir işe yaramazmış, her şeyden nefret edermiş ama bir türlü rahatlayamazmış. Üstelik kirpiciği daha da çıldırtacak şekilde dudakları ona inanmaz, gülümsemeye devam edermiş. Gözyaşları akar akarmış, ormanlardan ormanlara akan ferah sulara karışır, yine de kirpiciği ferahlatamazmış. Oysa ki, ormandaki en güzel, en parlak, en gölgeli dikenler ondaymış. Dipleri koyu koyu, uçları açık açıkmış. Güneşte pırıl pırıl parlarmış. Onun derdi aslında nasıl göründüğüyle değilmiş, ama o öyle sanırmış. 

Kirpicik aslında dikenlerini kontrol edemezmiş. Bir kirpi için fazla hareketliymiş kirpicik, öyle neşeli, öyle hareketli, öyle kirpi gibi değilmiş ki, kendisi de unuturmuş çoğunluk ne olduğunu. Arkadaşlarıyla oyun mu oyamaya kalktı, biraz neşelendi mi, biraz coştu mu, o dikenler  birinin ya  gözünü, ya yanağını, ya burnunu deşermiş. O pis çirkin dediği dikenleri, kendisi istemediği halde her yere, herkese batar dururmuş.  Dikenler batınca ne olurmuş dersiniz? Kirpicik canı yanan arkadaşına yardım edecek diye, daha bir abanırmış üstüne, ve deşilmedik yerleri  varsa zavallı arkadaşın,  onları da deşermiş kirpiciğin nefret ettiği ama bir türlü kurtulamadığı dikenleri. Ve her canı yanan kaçarmış. Kirpicik kalırmış arkadaşsız. Bu ormanda yapayalnız.

Günlerden bir gün, bedbaht kirpicik  yine yalnız başına, annesine seslenmiş: 
-Anne ben su kenarına gidiyorum.
-Kiminle gidiyorsun bakalım?
-Arkadaşım mı var ki? Kendi kendimle gidiyorum tabi ki. Biraz dolaşacağım, belki yeni birileriyle arkadaş olurum.

Annesi “Peki, ama dikkat et” demiş. Günlerdir pek dalgınmış kirpicik, ve annesi de burnunu fazla sokmadan, uzaktan göz ucundan ayırmadan takip edermiş yavrusunu. O gün de peki, demiş demesine de, hemen işini gücünü bırakıp seğirtmiş dalgın ve mutsuz yavrusunun arkasından. 

Kirpicik su başına varmış, aksini seyretmeye başlamış. Annesi ise toplamış dikenlerini, pek yakındaki bir ağacın arkasına saklanmış, seyre koyulmuş.

Bizimkisi su başında, kendisine baka baka ağlamaya başlamış.  Gözyaşları ipekten ipler gibi, süzülmüş güzel yüzünden, ağlamış, ağlamış, ağlamış. Annesi de ağacın arkasında , şoklarda: “Yavrumu nedir bu kadar üzen, demek bir derdi var bize söylemez, bize anlatmıyor belli, belki suya anlatır” diye seyretmiş usulca, sessizce.

Derken  bir fare görünmüş uzaktan. Fare merhametliymiş, gözyaşlarına aldırmış, kirpiciğe yaklaşmış, demiş ki:
-Güzel kirpicik, neden ağlarsın?
-Git başımdan fare! Derdim büyük, çok büyük! Sen anlamazsın.
-Anlat istersen, ben dinlerim, hem belki de anlarım.
-Dikenlerim var benim.
-Benim de sivri dişlerim var, ne olmuş ki?
-Dikenlerimi hiç sevmiyorum ben.
-Ama sen kirpisin, dikensiz kirpi olmaz.
-Herkese batıyorlar.
-Sen batırmazsan batmaz ki, onlar senin emrine amade.  Üstelik dikenlerin bence hiç de fena değiller, hatta güzeller bile. Sen de zamanla öğreneceksin dikenlerini zaptetmeyi. Sabret. 

Kirpicik çok ama çok sinirlenmiş fareye:
-Defol git başımdan dişlek fare! Akıla ihtiyacım yok benim.  Hem sen nereden bileceksin ki, faresin sen, kirpilikten ne anlarsın. Seninle oyun oynar mıyım ben sanıyorsun? Sen git peynirlerinle oynaş, çok akıllıysan kendine bak, leş gibi peynir kokuyorsun, böykk! Midem bulandı! Kim oynasın seninle, kim sevsin seni?
-Peynir kokusunu seven başka bir fare   sevebilir. Ben fareyim, peynir de severim, peynir kokmayı da severim. Neyse sen kendine ağlamaya devam et  o zaman. Ben gidiyorum. Hoşça kal.

Kirpicik için için çok öfkelenmiş. Dikenleri diken diken olmuş. O sırada bir ördek görünmüş, suyun içinden kafasını çıkarmış:

-Niye ağlarsın kirpicik?
-Git başımdan ördek kafa! Derdim büyük, çok büyük! Sen anlamazsın.
-Anlat istersen, ben dinlerim, hem belki anlarım.
-Dikenlerim var benim.
-Görüyorum.
-Onları sevmiyorum.
-Ben de sevmedim.
-Çirkinler değil mi?
-Evet berbatlar, hele ki benim parlak tüylerimle kıyaslayınca. Hem her yere ve herkese de batar o dikenler.
-Ah beni anladın sen! Ne iyisin! Arkadaş dediğin senin gibi olur!
-Evet, benim gibi olur. Ben harika bir arkadaşım, herkes için en iyisini kendileri bilmez, ama ben bilirim.
-Sen çok akıllı  bir ördeğe benziyorsun.
-Öyleyim, aklım çok benim. Ben her şeyi bilirim. Aklım herkese yeter. Kirpiyi kirpiden, fareyi fareden iyi bilirim. Ben her şeyi bilirim. Herkes için en iyisini bilirim.
-Bana yardım edebilirsin o zaman belki?
-Tabi ederim. Önce o dikenlerden kurtulman lazım. Seni bir güzel tıraş etmek gerek. Buralarda bir yerlerde bir testere balığı yaşar. Ondan rica edebilirim, az eğilirsin suya, dikenlerini budar. Ne desem yapar, eski arkadaşız biz, bana tapar. Onun  için ne iyiyse onu da ben bilirim. İstersem sizi arkadaş yapar, baktım arıza çıktı hemen sizi bitiririm, tabi iyiliğiniz için. Bana güvenmelisin, ben harika bir arkadaşım, her şeyin en uygununu ben bilirim.
-Tapılmayacak gibi değilsin ki! Herkese lazım senin gibi arkadaş.
-Tamam  sen bekle beni burada, testereciğimi almaya gidiyorum.

Kirpicik beklemeye, beklerken de hayallere koyulmuş. O pis lanet olası dikenlerinden biraz sonra kurtulacağı fikri yüzündeki tebessüme iyice yayılmış.

Derken, harika arkadaş ördeğin kankası testere balığı hop diye suyun içinden fırlamış.
-Hanimiş, ben geldim, burada kesilecek bir şeyler varmış?
-Benim dikenlerim var testere bey. Buyrun hepsini kesin,  kurtulayım bitsin bu diken işi.
-Oy oy oy, bir sürüymüş senin dikenler, lezzetliler mi acaba?
-Bilmem tadına bakan olmadı, değen kaçtı bugüne kadar.
-Az eğil bakayım şu suya, sırtını dön, gözlerini kapa. Ben aç diyene kadar da açma.

Kirpicik, suya doğru birkaç minik adım atmış,  tam gözlerini kapayacakken, annesi feryat figan ağacın arkasından çıktığı gibi, sanki kirpi değil, adeta tavşan, bir nefes mesafede kendisini kirpiciğinin yanında bulmuş. 

-Seni gidi hergele testere! Defol buradan! Ne sanırsın kendini! Ben senin o testere kafanı delik deşik etmeden git buralardan!

Kirpicik başlamış ağlamaya:
-Anne ya mahvettin her şeyi! Kurtulacaktım şunlardan. Mahvettin…

Annesi öyle bir sarılmış ki kirpiciğe, bir tane dikenine bile aldırmadan. Öyle bir silmiş ki gözyaşlarını yavrusunun hiç kızmadan:

-Ah benim sabırsızım, ah benim güzel bebeğim… Sabredeceksin, büyüyeceksin. Seni sen yapan dikenlerindir, öğreneceksin. Seni gerçekten sevecek olanlar seni dikenlerinle sevecektir, hayatı onlarla beraber çözeceksin.  Sen dikenlerini idare etmeyi öğrenirken, oluşan yaraların merhemini birlikte aradıklarına dost dendiğini öğreneceksin. Senden kaçanların dikenlerinden değil, canlarını yakacak her şeyden kaçanlar olduğunu öğreneceksin, onları da hoş göreceksin. Bir tanem benim, güvenilecek arkadaş  sana duymak istemesen de yüzleşmen gerekenleri  canını yakmamaya çalışarak söyleyebilendir, onları hep yanında tutmak isteyeceksin, duymak istediklerini söyleyenlerle fazla yol alınmayacağını bileceksin. Kimin dost olduğu da ancak seneler sonra anlaşılıyor, sabırla bekleyeceksin.