25 Haziran 2021 Cuma

YOLLARIN GETİRDİĞİ



Şu sıralar hep yollardayım, farketmişşinizdir. (Bak bu kafa anamın kafası: herkes evinde oturmuş, çıt çıt çekirdek çitleyip, hele şu elif napıyor bir bakalım diye beni gözetliyor sanırsın! Napcaksın, kafa Türk anası kafası, atsan atılmıyor satsan satılmıyor, , kabullendik oturduk)

Evet, bu oturup beni seyreden kafamdaki kalabalığa sesleniyorum ben de zaten. Geziyorum, zira yarı zamanlı bir emeklilik işim oldu, ona sonra geliriz. Ben geziyorum,   onlar da bana para veriyorlar diye özetleyeyim. Karşılığında ise gizlice bir şey yapmaktayım. Annem karanlık işlere karıştığımı düşünüyor. Oysa gayet aydınlık işler, kimse korkmasın.

Diyeceğim şey başka. Ben memlekete döndükten sonra epey bir bunalımlara gark oldum. İnsan uzaklaşınca unutuyor bir şeyleri. Taze alınmış Kanada vatandaşlığımın da etkisiyle, sümüklüböcek misali, çıktığım kabuğumu beğenmeyip, aslen birinci dünya ülkesi vatandaşıymışcasına isyanlar ederken, günlerim stresle geçerken buldu bu iş beni. Dedim eyvallah. Ve çıktım yollara.

Seyahat, yani hareket etmenin mucizesi devreye girdi, ve bendeniz, her gittiğim yerde aslında sanki para kazanmaya gitmedim de, memleketle barışma turuna çıktım adeta.

Kelebek mobilyada çalışırken severdim bayileri dolaşmayı. Ve epey bir yeri de görmüştüm. Daha doğu turları moda olmamıştı. Batılı hatunlar, günlük hayatta  yan apartmandaki kürtlere burun kıvırırken,  toplaşıp toplaşıp Urfa'da sıra gecelerinde doğu hayranlıklarını haykırmaya başlamamışlardı henüz.  Otuzlarımdaydım. Bana büyük bir aydınlatma yaşatmıştı o geziler zamanında. Aynı yerleri elli kafasıyla dolaşıyorum şimdi. Çoğu yer aynı pejmurdelikte. Ben hala turist kafasıyla dolaşamıyorum, yani 'ay ne güzel Erzurum! Ne güzel Mardin' kafasında değilim. Ve iliklerime kadar hissediyorum boşvermişliğimizi, çırpınışımızı, ulusça depresyonda oluşumuzu, özetle faniliğimizi.

Eskiden kızdığım şeyler, gözüme hüzün olarak yansıyor. Çok tatlı insanlara rastlıyorum, kendi kendime utanıyorum önyargılarımdan. Çok çeşitliymişiz gibi sanıyoruz kendimizi Türkiye'de. Değiliz aslında. Kapkara çarşaflı Konya'nın göbeğinde, Japonların yaptığı bir bahçede, gerçekten Kyoto'daymış gibi dolanırken, bizden fotoğraflarını çekmemizi rica eden iki delikanlının, o hep aşağıladığım kıytırık yeni yetme lise kıvamında tıp üniversitelerden birinden mezun olduklarını duyduğumda, ben karşımda sadece hayatının başında iki taze genç gördüğümde kendime şaşırıyorum. Kalbimde zuhur eden şey, gerçekten onlara şans dilemek oluyor. Başka hiç bir duygu eşlik etmiyor buna.

Ya da Kerem'le 'gelinlik mi bu, nişan elbisesi mi', diye aramızda tartıştığımız güzel elbiseli tesettürlü güzel kızın nişan fotoğrafları çekilirken seyrediyorum. Ve sadece kızın ne mutlu olduğunu görüyorum. Elbise gözüme kiç görünmüyor bundan sonra. 

Aynı bahçede ilkokul mezuniyet törenine denk geldiğim kız çocuklarının sadece birkaç tanesinin başının açık olması beni mutsuz etmiyor. Sadece sevinçli oldukları radarımda.  Ve de çocuk oldukları.

Bambaşka bir ülkede dolanıyorum, alıştığımdan farklı. Anlamaya gayretim büyük. Kerem az evvel bana bir arap ülkesinin çocuklarının bizde üniversitelere  sınavsız gireceklerini ve başka haklara da sahip olacaklarını söylerken, onu susturuyorum hala. Canım hassas, acıyor.

Ama ben  insanlara karıştıkça bu ülkede,  sadece sevinen, üzülen, korkan varlıklar görüyorum etrafta. Ne kadar aynıyız aslında, sadece onu görüyorum. Seyahatler mucizesini gösteriyor. Bir şekilde yol alıyorum, anlıyorum.

Okuyana sevgiler...


12 Mayıs 2021 Çarşamba

TÜRKİYE'MLE BARIŞMA GAYRETLERİ



Türkiye'mle barışmanın yolu belki yazmaktan geçiyordur diye yazıyorum yine. Yazarken kafam çalışıyor.

Belki diyorum, bir umut, memleketime döner döner bakarsam, belli mi olur, bakmışsın gözüme güzel gelmeye başlar.

Türk, Öğün, Çalış, Güven'e takıldım bugün. Öğün derken, öyle böbürlenerek gez, dememiş Atatürk, kafanı kullan demiş. Ben bu yaşımda öğrendim desem, ayıbımı açık etsem. Ayıp olur muydu?

Kafanı kullan. Oldukça iyi olduğumuz bir konu. Ben de kullandım zamanında, Ayşe'yi torpille devlet okuluna yazdırırken mesela kullandım. Benim laz ortak buldu bir torpil Milli Eğitim'de. Yazdırdık kızı iyi okula, iyi mi. Başka yerlerde de kullanmışımdır kafayı. Kullanmayana salak derler bizde. Kafayı kullanacak ortamı olmayana da ezik deriz. Hepimizin vardır bir yerlerde tanıdığı, bu memleketi sevmemizin nedenlerinden biri de budur. Bu nedenle sevemeyiz başka yerleri, oralarda ikinci sınıf hissederiz kendimizi.

Sonra şaşarız Sedat Peker you tube'da dökünce ortaya hayatımızın gerçeklerini. E biz ufak ufak, onlar büyük büyük kafayı kullanırlar. 

Bu kafayı kullanma işinin güzeliğine ben ilk benim laz ortakla ayıktım. Gerçi annem de severdi torpil yapmayı ama onun torpiller bir yerden geri dönerdi. Mesela beni torpille güzide devlet müesseselerine sokmaya çalışmıştı zamanında, hiç birine allahtan giremedim. Kardeşim askerliğini torpille Irak'ta yapmıştı, en berbat zamanlarda. Niyet etse de, beceremezdi anlayacağınız. Bu arada, yavrusunu askere göndermemek de kafayı kullanmaktır bizde. Sonra, şehit haberlerinde avaz avaz bağırır herkes, oysa hepsinin yavrusu torpilli. Benim oğlum olsa ben de göndermemek için  kullanırım kafayı bittabi, neyim eksik. Bu vatanın uyduruk davalarına mı kurban edeceğim yavrumu, derim. Ama şehit haberlerine de çok ağlayınca, olmuyor işte. Sen göndermediğinde çocuğunu, garibanlar kurban oluyor. Kimse kurban olmasın da diyemiyor kimse malesef söz konusu vatan millet olunca. Hem vatana canımız kurban, hem de bebeler olmasın, olmuyor. Sıçtığımın "vatan" kavramını tabulaştırınca, olmuyor. Mecburen vatan varsa, düşman da oluşuyor, sonra ayıkla pirincin taşını, ayıklanamıyor. O taşlar bir yerlerimize kaçıyor.

Ne diyordum, laz ortak, ismi lazım değil, başharfi Afitap beni torpil olayıyla layığıyla tanıştıran zattır. Of'luydu. Ne hikayeleri vardı, inanamazdım. Hoşuma giderdi kimselerin park edemediği yerlere parkedince mesela, kim sevmez ki iki dakikalık işini hemen hallediverip, bir de otopark mafyasına para vermeyince. Ya da "ne lazımmış ablama?", bir telefonla hallediverince. Önce hoşuma gitti itiraf ediyorum. Zira hemşerilik olayına yabancıydım, ve bunu başlarda avantaj olarak gördüm. Herkes birilerinin hemşerisidir bizde. Bir ben kimsenin hemşerisi değildim. Öyle ufak ufak gelip, şehirleri parselleyen küçük küçük insan grupları, bir arada hareket etme becerisiyle, birbirlerini kollayarak tek vücütmuş gibi hareket etmeye başlayınca, çok kuvvetli hissediyorlar ve kendi içlerinde küçük devletimtrak şekillenmeler oluşuyor. Ve şehirleri kontrol etmeye başlıyorlar. Buna hemşerilik deniyor. Aşiret geleneğine aşina yurdum insanı, bu oluşumlar dahilinde, kendi kurallarını uygulamak için çok şeyi hiçe sayabiliyorlar. Biz memleketçe aslında böyle yönetiliyoruz. Bence siyasi partilere haybeye isim veriyorlar. Direk Rizelilerin Partisi denebilir bence bir partiye, mesela örneğin. O çalışan kafalar karışmaz hiç.

Bu konudan sıtkımın sıyrıldığını anladığımda, zaten ortaktan da sıtkım sıyrılmıştı. Zaman içinde, birilerinin önüne geçmekten utanmaya başlayınca anladım ki, bu iş bana fazla. O zaman ayıktım gerçekten memlekette neler döndüğüne. Nasıl çocuklarını Karadeniz Üniversitesi Kimya'ya sokup, Cerrahpaşa'dan doktor çıkarabildiklerine şahit olunca. Nasıl karakollarda bir lazın herşeyi halletme gücü olduğunu gözlerimle görünce. Çantan mı çalındı, lazsan hırsızı buluyormuş gibi yapıp, görev alanlarındaki bir çeteden sus paylarını alıp sana veriyorlar, çantanı bulmuş gibi, bunu gördüm gözlerimle. "Bu ne iş lo?" diye tiraz ettiğimde ise, yanıt hep, "e, herkes yapıyor bunu," olurdu. Nerede bir Of'lu görsem, içimin ürpermesi boşuna değil şimdi. (Bu da şimdi ayrımcı bir söylem oldu, ama ne yalan söyleyim, öyle bir süreç yaşadım ki benim kafayı kullanmayı iyi bilen ortakla, uzun süre en sevdiğim mıhlamaya bile senelerce mesafelimi korudum. Ne yapayım, ayrımcılığıma da dönüp bakıyorum, merak etmeyin.)

Aldım gazımı, duramıyorum şimdi de...

Kafanı kullan ey Türk, kafayı kullan, nerede olursan ol, kafayı çalıştır, Kanada'da dahi olsan, bul yolunu, söyle yalanını, çocuklara al  dışardan okul kredilerini, ki iyi üniversiteye girsinler. Kafayı kullan, bul yalanını, başkaları aşı beklerken, kılıfına uydur al aşını... Türk olmak bunu gerektirir. Sonra şikayet et, Kanada'da da torpil var diye... Kur düzenlerini, diğer seninki gibi melkettenlerden gelenlerle, el birliğiyle. 

Ah o çalışan kafalar, ah...Bak yine kendimi doldurdum ve sinirlenmeye başladım. 

Böyle olmayacak bu, yazmakla sadece daha beter ediyorum kendimi. Hm...

Başka güzel mevzularda görüşmek dileğiyle diyeyim ben iyisi mi. Bu kadar yetsin.

Kafa dursun. 

"Türk Çalış", kısmına sonra bakarız...Başka atarlanmalarda görüşmek dileğiyle...

6 Mayıs 2021 Perşembe

TÜRKİYE'DE 20 YAŞINDA OLMAK




Yirmişer yirmişer döküldük ortalara, herkes ruh haliyle döküldü, kimi ağlak, kimi şenşakrak, kimimiz bunalım, kimimiz düşman çatlatırcasına. 

Ben de hatırladım, hüzünlendim, şenlendim. En çok da düşündüm: yirmili yaşlarda olmanın Türkiye'li halini düşündüm. Kendi neslimi az çok biliyorum. Bizde enteller, hipiler, tikiler, sesi olmayanlar  vardı. ODTÜ'den gözlemim benim, geri kalanını bilmem. Bir tayfa özel okullular vardı, Özal Türkiye'sinin hakkını onlar verirdi. Yeni yeni kapitalizmin hülyalı kollarındaydık o yıllarda. Okula ilk özel yemekçinin açılmasıyla, bunlarla diğerlerinin arasındaki uçurum elle tutulur, gözle görülür olmaya başlamıştı. Bu tikiler kafeteryanın yolunu bilmezdi mesela. Okul servisi de bilmeyenleri vardı. Özel arabalara, kocaman markalara bürünmüş olarak genelde İdari İlimler ve Mimarlık civarında toplanmışlardı. Sayıları o zamanlar azdı. Sonra sonra çoğaldı bu tür. Bu özel okulluların hepsi ayrı bir steorotiptir. O zamanlar geliştirdiğim, üç cümleden sonra kimin hangi özel okuldan olduğunu tesbit etme yeteneğim hala  takdire şayandır.  Her özel okulun şablonu bellidir bizde, fransız ekolü şuraya, amerikancılar şuraya. Eğer ailede özgün bir şeyler yoksa, hepsi aynı tornanın eseridir. Enteller felsefe falan takılır,  bir Türk entel geleneği olan bol bol çene suyuna pilav ama no action tavırlarla kimseleri beğenmeden dolaşırlardı, bu entellerin zengin olanları zenginliklerinden utanır, öyle değilmiş gibi yapardı bir de hatırladığım, şaşırdığım için anlamadığım. Gaziosmanpaşa'da yaşa, ama hep yokluktan bahset ve ağla...Bir de Anadolu'mun akıllı çocukları vardı, pek göze batmazlardı, ben en çok bunların renkli karakterli olduğunu düşünürdüm o zamanlar. Sonradan  çoğunun kıçının kalktığına şahit olmasaydım, iyiydi. Sen bunların neresindeydin, derseniz, ben Pet Shop Boys ile Erkan Oğur arasında kendimi bilmez bir yerdeydim. Sezen Aksu dinleyenlere yukardan bakar, her boka güler, hem solcu, hem entel, hem tiki, herkesle iyi geçineyim de beni sevsinler tipi birisiydim. Bakın kendime de dürüstüm, sonra "ay  bana lölö dedi, hakaret etti," diye duvarlarınıza ismimi de zikretmeden, üstten üstten döşenmeyin ha! Beğenmeyen okumasın, allah allah...

Neyse, ne diyordum? Bizim nesil farklı farklı da olsak, farklılıkları ortalara dökmek hala ayıptı bizde. Kimse kimseyi aşağılamaz, taciz etmez, bir arada hareket ederdik. Sonrasında da, nasıl olduysa, hepimiz benzer olduk, farklılıklarımız biz  büyüdükçe azaldı, her ODTÜ'lü birbirinin benzeri oldu. Al sana okul şablonu teorim...Analarımıza, babalarımıza benzedik diye düşünüyorum. Oysa daha ilerde bir yerde olmalıydık sanki. Büyüyemedik toplumca. Sorgulayamadık, sonuçlar çıkaramadık, bir arpa boyu ileri gidemediğimiz gibi, geriye geriye de akıyoruz maşallah...Hala üç fidanın dramını her sene ağdalı ağdalı hatırlayıp, nedense üstümüze onlarca yıldır yağan faşizmin kellesini götürecek çözümünü bulamıyoruz, ya da işimize gelmiyor. Oysa iyi dileklerimizin, bol (ve giderek de sistemli bir şekilde arttığına şahit olduğum) dualarımızın, afaklarımızın ardı arkası kesilmiyor bakarsan.   Neyse, can sıkıcı konuları kenara bırakayım, hazır neşelendik azıcık 20lerimizi hatırlayıp...Bu arada, neden oğlanların hepsi üstleri çıplak foto koymuşlar, bu konuyu da başka bir yazıda irdeleyeyim diyorum. 

Sonra annemler nasıldı, diye düşündüm. Anadolunun göbeğinde bir kasabada, Keskin'de  tutucu, içkici, saygıdeğer banka müdürü memur babanın hırslı kızı olmayı ilk kez bu kadar düşündüm. Tamam belki seni çocuk yaşta satmamışlar, beşiğini kertip hayatını karartmamışlar, ama  okutmamışlar da. Ankara'daki halası yanına istememiş annemi, oysa dayımlar Ankara'ya okumaya gönderilmiş. Annem de yazmış reçetesini o zaman: "seni görmüyorlar mı Tomriscik, o zaman sen de göster onlara" mottosuyla taarruza geçmiş ve dünya da görmüş gününü, diye kibarca ortaya koyayım, anlayana. Memleketimin görünmeyen onca kızından biri annem. 

Babam ise işçi evladı. Hiç tanımadım dedemi. Bizim ailede hikaye anlatılmazdı ama nedense ileri görüşlü bir işçi olduğunu düşünüyorum, ufak tefek tüyolardan. Çalışkan Türk genci, uçurumların, sınıf ayrımlarının nisbeten daha az farkedildiği yıllardan. Baba işçi, ama onu İstanbul'a özel okula göndermiş. Hiç delikanlı gibi göremediğim biri babam, memleketimin hiç genç olamamış tayfasından. Nasıl olsun, bir aile yükü binmiş üzerine babanın erkenden  kör olmasıyla, bir de kör kardeş yanında. Çalış, çalış, çalış ondan sonrası... Hiç genç olamamış birinden, bizim ergenliğimizi, gençlik hezeyanlarımızı anlamasını beklediğimizi şimdi idrak ediyorum. Anlayamadı.  Anlamaya da çalışmadı.Yeni yeni anlıyorum bunu da. 

Arada bir dönüp bakmak iyi bir şey geçmiş dalyalara. Onca telaşta bir soluklanmak gibi bir şey oluyor. 

Bugünlerin yirmili gençlerine gelince, köhne, "sonu gelmiş" (bu deyiş bana ait değil, ondan tırnak içinde) gibi görünen bir ülkede- hatta dünya diyeyim şuna da, olsun bitsin- yollarını bulmaya çalışıyorlar.  Eleştiriyor çoğumuz, ama biz yetiştirdik onları, bu topraklarda yetiştiler. Sonu gelen ülke de şu yukarda bahsi geçen bizlerin eseri. Hiç hakkımız yok eleştirmeye, ne kadar çalışıyoruz anlamaya? Dünyalarını anlamayan, hıza yetişemeyen öğretmenlerin ellerinde büyüdüler. Baskın bir gelenekçi düzenle, hızla değişen dünya arasında girdaptalar. Onlar da bir gün bakacaklar yirmili yaşlarına, dehşet bir hızla geçen zamana.  Kimi güzel hatırlayacak, kimi havalı, kimi daha mütevazi hatırlayacak, kimi de acıyla bakacak geçmişe.

Böyle gelmiş, böyle  gidecek bu dünya, diyesim var... İki ileri bir geri, mehter takımı misali...

Okuyana selamlar...


30 Mart 2021 Salı

HAYAL ETTİM OLDU


Demek isterdim...

Nah oldu!

Geldim, döndüm Türkiye'ye, her şey bok oldu...

Görüldüğü üzere, hiddetliyim. Bu benim şahsi hiddetim. Memleketinkini de üstüne koy, hiddet kare şeklinde yuvarlanıyorum.

Bu sabah lise arkadaşlarımla watsapta "o kadar da kötümser olmayalım" muhabbetidir beni aylardır ertelediğim iç dökme seansıma ittiren. Sevgili Şule Malhan bana "sen tanıdığım en iflah olmaz iyimsersin" derdi bir zamanlar; çok hoşuma giden bir iltifattı, ya da ben iltifat olarak alırdım üstüme. Iyimseriz ya...Beni benden alan bu Türkiye, benden öyle bir canavar  pesimist yarattı ki nasıl sakince anlatsam bilemiyorum.

Hayalimiz, canımız bebeğimiz kızımız Ayşeciği buralarda okutmamaktı. Hayal ettik, oldurduk. Sonrasında da, o zamanlar telafuz etmediysek de, buradan uzakta yaşamasına razıydık. Hatta, beni çocukken cok utandırmış Türk kimliğinden başka  bir kimliğe sahip olsun da istedik. 

Burada memleketin iflah olmaz vatan severleri okumayı bırakacaktır. Bıraksınlar da, zira derdim içimi doyasıya dökmek. Evet, ben onbir yaşımda karıştığım batı dünyası sebebiyle hep utandım Türk olmaktan. Utanmak fıtratımdaydı muhtemelen. Her şeyden utanan bir kızdım. Cevap vermeye utanırdım, hata yapmaktan utanırdım, fikrimi söylemeye (var mıydı bir fikrim?) utanırdım, izin istemeye utanırdım vs vs...Bilmeden, anlamadan utanırdım. O zamanlar en anlamadığım utanmam da, otururken ellerini bacaklarının arasına sıkıştırırsın ya,  çok ayıp yapma, derlerdi bana. En anlamadığım utanmam da budur.  Hep kızaran çocuklardandım. O elaleme rezil olmama tacizine uğrayan milyonlarca  çocuktan biriydim. Eh, doğal neticesi de, girdiğim yabancı kültürlerde uslu edepli olma endişesini en çok taşıyanlardandım. Bunun üstüne, ırkçı bir kaç öğretmene denk gelince, daha da beter utandım. Olduğum şeyden, kimliğimden, aşağılana kültürümden.

Memleketim de, anam gibi üstüme üstüme geldi hep. Ne örflerini sevdim, ne öve öve göklere çıkarılan başka bir çağa ait riyakar adetlerini. Yok büyüklere saygıydı, yok edepti namustu. Ulan hangi kaçımızı saydı o büyükler?

Bu nedenle  kızıma başka bir kimlik istedim. Hayal ettim. Oldurduk. Kendim için de zamanında etseymişim keşke. Aile cenderesinden kafamı azcık çıkarabilseymişim keşke. 

Şimdi de öyle bir zamanda geri döndüm geldim ki, memleket yangın yeri. Ama herkes saç tarıyor...Hatırlayıp asabımı bozmayayım. Gerçekten memleket başka boyutta. Gerçekten başka yerlere göre (tabi bunun Afganistani, Suudi Arabistan'ı da var bizden beter)  daha iyi olduğumuzu düşünen epey insan var. Herkes deli gibi alıyor, alıyor, alıyor. Her şeye kolayca ulaşabilmeyi medeniyet sanmaya devam ediyor. Ne istesen kapında! How happy I am! Başka nerde var bu lüks? Çarşımız pazarımız dopdolu. Sahil kasabalarımızın maşallahı var: emlak affı için ruhunu satmış, satacak insanlarla dolu. Paralel hayatlarında ise sosyal medyada aktivistiz.

Ha, bir sağlık sektörü iyi allahtan. Hem ben, hem Kerem üstüste bacak, ayak falan kırdık geçtiğimiz Aralıktan beri. Kerem, kaldırıma park etmenin nesi anormal anlamayan (bunlar tabi ki gitmek istemez buralardan, nerede o rahat başka memlekette?) ve  ara sokakta neden hız limiti var bilmeyen şehir magandaları yüzünden, bense kendi salaklığım yüzünden. Beş dakikada beşiktaş, paran varsa herşey şipşak halloluyor. Allah razı olsun kadri bilinmeyen doktorlarımızdan.  Allah cezasını versin o para basma makinası hastanelerin. Hastane taciziyle yaşadıklarımız roman olur. Yazıp sinirlenmeyeyim şimdi. Başka zaman belki...

Ne bakkala, ne çakkala güven yok. Arkamı dönmeye korktuğum bir ülke burası. Sıradan bir beyaz Türk olarak benim hissettiklerim buysa, vay haline diğerlerinin. 

Beyaz Türk olarak yetişen kızım bizden daha rahat yaşasın diye hayal ettik gitmesini. Zira burada averaj insanın olanlara üzülmekten   enerjisi tükeniyor. Ve kızlar pıtır pıtır ölüyor. Küçücük bir kızı sevgilisiyle yazışıyor diye okulu kızı utandırmış, kız canına kıymış. Al sana haber. Hooop ışınlandı elif geçmişe. Al sana eğitim... Hem ailede, hem okulda. Bakın, kimsenin o para makinesi güzel "medeni"  okullarımızda bir bok öğrenmediği gerçeğini es geçiyorum. Okulların çoğu daha genç olmak demek ne demek haberi olmayan, gelenek görenek diye böğüren gerzeklerden oluşan bir kurum bizde. Bizim Ayşe, güya medeni, Atatürkçü falan (o zamanlar bizim için de  bir değerdi bu sonuncusu) bir okula gidiyordu. Bizimkisi tenefüste erkek arkadaşıyla (ilk sevgilisi 😉) bir sınıfta kızlı erkekli oturularken, nöbetçi SS sınıfa girip Ayşe'ye çıkmasını söylüyor. Arada sanırım bir tartışma da oluyor. Okula hışımla gidip ağızlarına sıçtığımızı hatırlıyorum. Ne demek? demiştik saygıdeğer müdüre. Nedir mesajınız bu çocuklara!  Kızlar orospu, erkekler tecavüzcü...Al sana böyle büyütülen bizlerin türkiyesinin neticesi...Adamın ipe sapa gelmez cevabı içimde hala yankılanıyor: "siz bilmezsiniz bunlar kameraların görmediği köşelerde neler yapıyorlar!" Ulan napar iki ergen! Ya da naparsa yapar sana ne!  Ahlak zabıtası mısın sen! Senin işin mi o?   Güzide eğitimci...Al bir geç kız canına kıymış senin gibi biri yüzünden. Tabi, oturuken elleri  bacak arasına sokmak da ayıp zaten. Bunlar sadece "ötekiler" değil böyle düşünen. Adım gibi eminim hepsi aramızdalar. Ve de  çoklar. "Bizden"  dediklerimizde de dolu bu kahrolası zihniyet. Gömülesi, üstüne işenilesi zihniyet...sonra da tüy dikilesi...İşe ya da sıç farketmez...Anladınız siz...O namus dediğiniz bok çukurunda boğulasınız hepiniz...

Ha bi de sizler-bizler davası var. Hiç girmeyeyim, çıkamam. Nerede birleşeceğiz biz bu kadar at gözlüğü, bu kadar ateşli silah kuşanmışken. Bu kadar salakken. Ah Aziz Nesin ahhh...Ben daha da ileri gitmek istiyorum şu an... Kendini sadece eğitimli olduğu için akıllı sananların da ...hadi neyse...durdurayım kendimi.

Kanada'daki sevgili  arkadaşlarım...Hiç aklınız kalmasın buralarda. Bir havası, bir suyu demek isterdim. Ama havası da, suyu da herşeyi kokmuş buraların. Siz de buralar için üzülmeyi bırakın. Zira burası, birinci  dünya ülkesi vatandaşıymış gibi takılıp happy happy yaşamaya devam edenlerle, bedbaht aktivistlerin nafile gayretleri arasına sıkışmış, nefes alamayan bir ülke. Evlatlarından kendimi bildim bileli nefret eden ülke. Çocuklarına çocuk olma, gençlerine genç olma, insanına insan olma hakkını tanımayan bir ülke. Akıldan, fikirden, bir düşüncesi olandan nefret eden bir ülke. O beni hiç sevmiyorken ben neden sevecekmişim onu? 

Kötümserin dibiyim bundan böyle...

Oh be...Az boşaldım... Ama merak etmiyorum, iki insana karışırım, hemen doldurur bu ülke... 

Okuyana benden selamlar...

 

17 Temmuz 2020 Cuma

UĞURLAR OLA SEYFİ BEY


Huysuz Virjin göçmüş.

Yaşımız ilerledikçe her gidenin ardından daha bir dertlenir olduk. Ben şahsen pek tantana yapmam, allah rahmet eylesin der, geçerim. Safiye Ayla öldüğünde, "ah, sen de mi Safiye" diye dövünenlere de şaşmıştım mesela, yahu ölmese şaşırmamız gerekmez mi, demiştim, içimden ve dışımdan. Acımasızım di mi, hehe, bazen öyleyim.

Huysuz Virjin'de ise farklı oldu, durdum bir. İçimde değişik, tarif edemeyecğim bir his. 
Bende de bir döngü tamamlandı, hissettim.

Hayatımın bir noktasında dikkatimi çekmiş, sonra da üstünde hep düşünmüş olduğum şahsiyetlerden biri rahmetli. Ben hayatı, o dikkatimi çekenler üzerinden anlamaya çalıştım hep.

Huysuz Virjin ilk başlarda utancımdan kafamı kaldırıp bakamadığım biriydi. Ekrana çıktığında, ne düşüneceğimi, ne yapacağımı bilemezdim. Ben cinselliği Güzin Abla ve Hürriyet cinsellik köşelerinden öğrenen kuşağım, hatırlatayım yaşımı bilmeyenlere ve kibarca unutanlara. Nerede internet, nerede Hz.Google, nerede anneyle konuşamadıklarımı konuşmak için devreye sokulan ablalar, teyzeler? Eh dolayısıyla, televizyonda bir şovda ona buna rahat rahat laf sokan, neidüğübelirsiz bir şahsiyet beni korkuturdu. Epey de büyüktüm ha o zamanlar, ergenliği çoktan geride bırakmıştım. Gerçi Zeki Müren vardı hayatımızda hep,  ülkemin ilk dragqueenimtrağı. Ama o kimselere bulaşmayan türdendi. Zaten tırsıktım, en korktuğum şey, biri bana bulaşacak ve ben şirin şirin sırıtarak geçiştiremeyeceğimdi. Huysuz ekranda birilerine laf soktukça, müstehcenleştikçe, kendimi o koltuğa oturtur, bütün ezikliğimle ufalanır, asla sırıtmakla sıyıramayacağımı düşünür, ecel terleri dökerdim.

Hele birde  babamla, babaannemle falan seyrediyorsak. Cıkcıklamalar, fesuphanallahlar, tövbetövbeler, bütün cinsel tabular karşımıza dizilirdi. No way out! Kıstırılmış hissedersin ekranla ailen arasına.

Seneler sonra anlarsın aslında kıstırıldığın şey kendinle, öyle olsan herkes ne mutlu olur sandıklarınmış.

Korktuğun şey aslında kendin olmaya cesaret edebilmiş biridir, etrafında alışık olmadığın türden biri. Bizi bizden öte koymak için elele vermiş devlet, aile, okul üçlüsüne çok itibar eden bir gelenekten gelince, korkarsın tabi, itibar görmek, lafını dinletebilmek için, söylediğinin ardında söylenmemiş bir sürü şeyin yükünü büyük hünerle taşıyan  kadınların cennetinde filizlenmişsen... 

Hayatta yol adıkça, biraz daha kendime anlayış gösterdikçe, Huysuz Virjin'i çok sevdim ben de. Rol modellerim arasında ilk başlardadır. Gözümde ve kalbimde çok matah biri oldu, öyle de hatırlayacağım kendisini, kendi gerçeğine sahip çıkmış birini. 

Tabi benim rol modeller neden havalı havalı  Zaha Hadid falan olamadı, dersiniz?  Gergin kadının önde gideni bu  Zaha Hadid, aramızda kalsın, ben Huysuz gibi rahat ve cüretkarları sevdim, örnek aldım.  Benden drag queen falan olmaz muhtemelen, Huysuz Virjin kadar kendim de olamayabilirim bu saatten sonra, ama çabam meydanda. Yine de ben hala açılamıyorum o kadar, pek sahiplenmişim bana biçilenleri. Belki, bir gün, ilerde, bunu çok diliyorum.

Huysuz Virjin'e de rahmet diliyorum. Hayatına sahip çıktığı için, sahnede kıvırtmayı, hayatta kıvırtmaya tercih ettiği için.

Nurlar içinde yatasın Seyfi Bey.

11 Temmuz 2020 Cumartesi

SÜPÜRGE



Eski yazılar akın etti bugün   facebooktan. Epeydir ahkam kesmemişim, dedim kendime. Bu aralar gündemim dışlanmak konusu, onu deşeyim dedim.

Benim gibi hayatın boyunca iki sene bir yerde, bir sene bir okulda, çat orda çat kapı arkasında takılanların, başlarına gelmesin diye, kendilerini profesör mertebesine geliştirdikleri bir alandır dışlanma. Her yeni girdiğin ortamda "el" sindir. Herkes grup gruptur, sen dışındasındır çemberin. Ne içinde, ne dışında değil, alenen dıpdışındasındır. Berbattır o his çocukken, sanki bir kaç sende bir dağıtılan rolleri olan bir piyeste hep süpürgesindir, hep aynı yerde, hep kapı arkasında. Ta ki, başka yalnız biri, can sıkıntısında seni keşfedene kadar. Süpürgelikten anlayan, zamanında kapı arkalarının tozunu yutmuş biri. 

Sen de bir gün öğrenirsin oradan başını uzatmayı, hayat acaip bir şey, öğretir eğilip kafanı uzatmayı, kendini başka şekillerde göstermeyi. Ben hep sırıtarak öğrendim, mizacım müsait. Hep güllabicilik (benden başka seven var mı  bu kelimeyi?) yaparak, hep iltifat ederek, hep şirin olmaya çalışarak. İlk girdiğin ortamda, ilk görünen olmaya gayret ederek, hep parlak, hep neşeli, hep iyimser, hep hep hep... Bundandır görünmekle görünmemek arasında arafta oluşum. Bundandır kendimden uzaklaşmalarım, başkalarına yakın olmayı matah sanışlarım, güven arayışlarım, sonra da hep  göt oluşlarım.

Ve bu dışlanma konusu hayatım boyunca ensemde dolaşır durur. 

Yine yeni yeniden, devam eder bu hal. Kendimi, ahanda tam bildim, dediğim bu günlerde bile dürter ensemden, "tetikte ol, seni bırakmaya henüz niyetim yok" diye. Bırakmasın da zaten, daha fazla kendimi anlayana dek, bir tür sigorta kendisi, ara ara attığında içime doğru bir adım daha atmışımdır anlarım.

O beni dışladıklarını sandıklarımın çoğunun zaten neden içlemişim, daha yeni yeni merak ederim.

Her "beni görün!"ün ardında benden biri saklanır, uzanıp başını okşamak isterim. 

11 Mayıs 2020 Pazartesi

SUBLİMİNAL



Güzel yüzlü oğlan dizilerden aşina. Yüzünde az çapkın bir tebessüm, masum pembe gömlek, vidyo pembe tonlarda açılıyor. Şarkı sözlerini annesi yazmış, öyle diyor girişi. 

Yine bir anneler günü. Herkes coşmuş sosyal medyada, önüne geçmenin imkanı yok. Anneler sel olmuş akıyor önümde, yetmişler, seksenler, doksanlar, bugünler, ananeler, teyzeler akıyor. Araya sıkışmış kayıp, öldürülmüş,tecavüz edilmiş kız haberinin, imar statüsü değiştirilip iskana açılmış cennet köşelerimizin, sokaklara dökülmüş ninelerin, dedelerin banklarda, parklarda, acizleştirilmiş görüntülerinin üzerlerinden çağlıyor.

Şakı söyleyen oyuncuyu sevdiğimden, bu vidyoda duruyorum. Bebelere şeker, çukulata kakalayan reklam cingılı tonlarındaneşeli, komik ve şirin şarkı başlıyor. Üçüncü dizede, çoktan pişman olmuşum, donup kapatamıyorum. Sözleri annesi yazmış güya. Senelerce komşu annelerin hepsinden duyduğumuz, pervasızlığını sorgulamayı bırak, içselleştirdiğimiz, normalleştirdiğimiz türden Türk annesi lafları hepsi.

Sözlerin teker teker ne olduğunun önemi yok. Hepsi kendi başına yanyana gelmiş harfler aslında. Bir sesleri var bir de Türk Dil Kurumu anlamları. Benim kalbimdeki yansımaları olmasa, hepsi masum.

"Gece gündüz özlerim, ilk aşkımdır gözlerin" diyor oğlan annesine.

Gece gündüz neden özleyesin, diyor içim. Manyak mısın, yalancı mı? Beynime kakılmış binlerce plaka oynuyor yerinden. Yavrularını dizinin dibinden ayırmaktan ödü kopan, üç günlük geziye gönderdiğinde, Mars'a göndermiş de, geri dönmesi tarihi belli olmayan bir sonraki roketin kaderine kalmış gibi, yavrumu özledim de özledim, diye eşi dostu bezdiren anneler geliyor aklıma. Sabah akşam özlesin de, hayatının tadı tuzu kaçsın, yediği içtiği , yaptığı haram mı olsun? Ya da yalandan yalandan özlemiş gibi mi yapsın? Onca işin gücün arasında, daralsın, hırsını kutsal anneden alamasın da başkalarına mi dalsın? Neden yapsın? Çocuk da değil ki, koskoca adam mübarek, diyor içimdeki isyankar. 

Normalleştirmeyin şu ileze hallerinizi diyorum sessiz çığlığımda. Kesin şu bağlarınızı zamanı geldiğinde adam gibi...

Senelerce arabeskle uyutulmuş güzel ülkem, kutsal anne öğretisiyle kundaklanmış, o kundağın sakatladığı ruhların çoğu aksak, çoğu ömür boyu hasarlı. Malülen  büyümeye niyeti olmayan ilelebet çocuk ruhlar, güdük ruhlar. 

Ben şarkıda kaybolmuşum, o çalıyor. 

Facebook akıyor. Aralarda tek tük kadın cinayetleri. 

Oğlan şirin şirin, masum masum söylüyor hala:

"Sevgilinle konuş da, arada bir beni ara, beni ara."

Kadın yerine, eskaza Bayan diyeni oyan memleketim uslu uslu dinliyor.