27 Mayıs 2017 Cumartesi

SEN DE PİŞUSUN




Kahramansın...

Yoldasın...

Ha gayret koş, koş, koş... Yürüme. Koş. Zaman seni beklemiyor.

Gelişmek iyidir, seni geliştirsinler.

Aslansın, kaplansın, sen bir incisin. Elbet bir şeyde birincisin.

Ara, ara, elbet bulursun.

Oku, seyret, koş. Arada da dur deyolar...Dur. Hem koş, hem dur.

Ne zaman duracaksın, ne zaman koşacaksın kafan karışır da bilemezsen, aç sosyal medyayı. O bilir.

Eğitimden eğitime koş. Durmayı öğreten eğitimlere koşarken asla durma. Git bayıl paracıkları eğitimlere. Onlar ne zaman derse o zaman dur.

İçinde sanatçı var, içinde dahi var, içinde yazar var, içinde fotoğrafçı var...Hepsi içinde. Birine inan. Sonra eğitil. Sonra gereken her türlü donanımı al. Donanımsız  aletsiz, edavatsız olmaz. Git, neye inandırıldıysan, ona bas bas paraları, al, al, al, sonra koş, koş, koş...Sonra at kendini ortalara “şuymuşum”, “buymuşum” diye. Seyircin ekranların başında, alkışları parmak ucunda, tuşlarda , like, like, like...tık, like, tık, like...

Göründün işte...

Bir bok değil, değilsin. Sen de “pişusun”.

Bu lafa hastayım. Benim eskiden dillere destan bir laz ortağım vardı. O’ndan duymuştum bu lafı. Karadenizin bir yerinde, matah bir şey olmak anlamında kullanılan bir harika sözcük: “pişu olmak” . Bir şey olmak yani.

Üzülme genel müdür olamadıysan, dünyayı kurtaramadıysan...

Takıl dalgaya.


Seni de pişu yapar bu yeni dalga...

24 Mayıs 2017 Çarşamba

DELİLİĞE ÖVGÜ


Ne kadar kötüyüz?

Ne kadar iyiyiz?

Beynimde deli sorular...

Manchester, Suriye, Yemen, vs vs vs...

Açlık grevleri, evladının kemikleri için direnen baba, imzalanan silah protokolları. Diğer yanda evlenenler, mezun olanlar, küçük küçük “iyilik”ler yapanlar, evine kimsesiz çocukları alıp bakanlar.

Isis, Trump, Tayyip, vs vs vs...

Nasıl bu dünya diye dövünenler, distopikler, ütopikler.

Direnenler, direnmeyenler, bu yüzden birbirini yiyenler...

Sevgi içimizdeler, nefret içimizdeler...

Ahanda hepimiz aynı yerküreyi paylaşmıyor muyuz? Bir süre geçirip bu dünyada, göçüp gitmiyor muyuz?

Çok saçma geliyor çok şey böyle dünya beni tuttuğunda. Ne yapmak istiyorum biliyor musunuz? Sonuna kadar sesini açıp müziğin, deli deli dansetmek istiyorum.

Herkesin daha akıllı olduğunu iddia ettiği, güya daha iyi eğitilebildiği, daha çok şey bildiği, hatta her şeyin en iyisini bildiği iddiasında olduğu günümüz dünyasında şunu haykırmak istiyorum:

“Huuu! Sizi üzmek istemem ama bir bok bildiğimiz yok! Bunu kabul edin, rahatlayın...Çok bilseydik, doğru bilseydik, dünya bu halde olmazdı! Bir durun be!

Çifte standartlarınız da cehenneme! Hepimizinki cehenneme! Akıllı, eğitimli, çok bilmiş olmayı bırakın kenara... Sadece kendiniz olun...Sizi ve beni kendimizi bilmezler sürüsü! Bir susun/ susayım da dünyayı dinleyin/yeyim...Neden inliyor, bir dinleyelim!!! Nereleri kanıyor? Ve biz hangi yaralara tuz basıyoruz el birliğiyle.

Trump kötü de, sen peygambersin mübarek! Isis canavar, peki.. Kim yarattı lan o canavarı? Onlar da ana kuzusuydu zamanında. Kim patlatmak ister kendisini? Peki Tayyip'ten nefret ederken , kendindeki nefreti farketmeyi denemiyorsun hiç , değil mi? Zira o göt istiyor işte, içindeki nefret kusan canavarı da görebilmek...Senden nefret edenlere, aynı şiddette nefret hissettiğinde  hiç ürkmüyorsun  değil mi? Onun nefreti seni korkuturken, kendi nefretini öpüp okşayıp, baş tacı yapıp salıyorsun sosyal medyaya, korkusuzca...

Maçlarla, dizilerle, sosyal medyayla uyuştur varlığını hâlâ. Ki katkın çoğalsın bu korumaya özen gösterdiğin sisteme. Onun istediği şekilde  kızmaya, sevmeye, yaşamaya, ölmeye decam et...”

İşte herkes bağırışırken, ben de aradan bağırayım diyorum...Neyim eksik...

Zaten elden gelen az...Gerçekten “bir şey” yapanlardan değilim ben de zira...Zamanında epey kendimi kandırmışlardanım...

Bundardır ki, dünya çoştuğunda, ben duruyorum. Açıyorum müziği, dalgalar durana kadar dansediyorum.

Akıllılık iddiasından kurtuldum...


Deliliğime şükrediyorum...

Bu daha bir şey değil.. Daha da delirmeye niyetim var...

23 Mayıs 2017 Salı

SAÇ TOKALARI


Aynanın önüne oturdu. 

Küçücükken ne çok severdi ayna önündeki uzun pufta  annesinin yanında oturmayı.      Uzun uzun baktı aynaya. Eskiden annesine hayran hayran baktığı aynayı tuttu çıkardı anılardan. Yıllar sökün etti aynaya, her gece olduğu gibi.  Film şeridi gibi soldan sağa geçmiyorlardı malesef. Tam karşında karşıdan geliyorlardı. Aynen yıllar öncesindeki Ayşecik filminde tam karşıdan acımasızca önüne çıkan her şeyi ezmeye niyetli  kocaman kırmızı MAN kamyon gibi, tam karşıdan geliyorlardı. Hepsi yanyana dizilmişler, hepsi aynı hızla geliyordu aynadan üstüne doğru.

Yılların arasından zar zor seçtiği sımsıkı topladığı sarı saçlarına gitti elleri usulca. Ensede sımsıkı toplanmış sarı teller. Bir tel bile dışarı taşmamıştı koca bir günün ardından, hepsi tam itaatteydi. Etrafındaki herkes ve herşey  gibi, tam itaatte. Bir tane falso veren ne bir tel, ne bir kişi, ne bir olay...Her şey kontrol altındaydı. Her şey mükemmeldi. Her şey tamamdı. Her şey olması gerekenden ne bir fazla, ne bir eksikti. Bütün tokalar itinayla, hiç bir dağınıklığa yer vermeyecek şekilde yerleştirilmişti hayatına.

Üstüne üstüne esen yılları araladı saçına uzanan korkak, ürkek elleri. Uzandı ensesine, birer birer yakaladı saçlarını sımsıkı tutan tel tokaları. Her çıkan toka, gücünden de bir şeyler alıyordu.

Gün içinde cesaret edemezdi  topuzsuz, tokasız insan içine çıkmaya. Bir tek geceleri çıkardı o tokalar, ayna karşısında. Aynayla, tokaların hükmedemediği kendisiyle  başbaşa kaldığında. O zaman dağılırdı etrafa saçlar. Dağılırdı her şey. Dağılırdı aslında zaten hep dağınık olan, tokaları takmayan her şey. Dağılırdı kimselerin görmediği, bilmediği her şey.

Her gece olduğu gibi annesi göründü  yılların arasından. Eskiden yanyana baktıkları aynada, yıllardır her gece olduğu gibi karşı karşıyaydılar. Gözlerini indirdi kucağına çaresizlikle. O filmde Ayşeciği ezen MAN kamyon bile daha merhametliydi o gözlerden. Titremeye başlayan elleri hâlâ tokaları arıyordu sımsıkı topuzun, sapsarı kıvrimlarında.

“Bakma bana” derken titredi fısıltısı.

Kendi sesini yılların gürültüsünden kendi duyamıyordu.

"Bu kadar toplayabiliyorum her şeyi. Ancak bu kadar. Ne olur , artık öyle bakma bana"



16 Nisan 2017 Pazar

ÇIK BİR HAVA AL


Çık dışarı elif çık...

Icığını, cıcığını bildiğin memleketin tuttu yine seni...

Ulan ne dayanıklıyız diyorum bir yandan da, şurada iki günlük Trump nedeniyle civar memleketler bile ayılıp bayılanla doldu. Bize bak bir de. Kaç senedir ne dirayet, ne dayanma gücü. Hâlâ umudu yitirmemek, hâlâ birbirini teselli etmeye gayret etmek...Yani benim arkadaşlarım en azından.

Annem bile 2 bypass, üç stent,bir kansere, 81 yaşına rağmen beni teselli edecek gücü buluyor kendinde. Sabah ola hayrola diyecek gücü buluyor bütün yüzsüzlüklerin karşısında.
Gidenlerden, kalanlardan, bütün arkadaşlarımdan sessiz, derin üzülmelerin yansıması umutsuzluk olmuyor, olamıyor. Kazana mı düşmüşüz biz de acaba, Kerem’in kendisi için hep iddia ettiği gibi? O meşhur iksir kazanından mı geliyor bu gücümüz?

Şimdi çıkacak, içinin karasını saçacak etrafa malum kişi. Burada kapattım ben ekranları. Ama içi kapanmıyor insanın işte.

Yarımız kırmızı, yarımız mavi...yüzde elli salak, yüzde elli akıllı diyemiyorum ben. Sadece tam ortadan ikiye diyorum, bölündük, bölünemez olasıca biz...Pervasız hilesi hurdası bir yana, zira hep yapıldı, hep yapılacağı belliydi, görünen o ki: bölündük. Bıçakla kesmişler gibi, kapanmaz bir yarayla bölündük. Geldik mi o büyük, karanlık ortadoğu oyununa? Oyuna gelmeyenler, becerebilecek miyiz hemşireliği, yaraları sarmayı? Sizi, bizi bırakabilmeyi, bir olabilmeyi becermeyi ne kadar isteyeceğiz, derken facebookta hâlâ açık tuttuğum arkadaşlarımı görünce yazmak geldi içimden...

Biz, yani nefret etmemeye gayret edenler azız belki evet, ama bakıyorum en dirayetli de biziz...Merkezimizi şaşmayan biziz, dağılmayan da biziz, mantığı sağduyuyu küfürlere, bedduaya, umutusuzluğa boğmayan da biziz.

Ne olacaksa oluyor zaten...Ama bir güç var bana kalk Elif diyen, kalk yap bir acı kahve, acı acı da içme al yanına bir hurma...Ağzın tatlansın... Sabah ola hayrola, ananın dediği gibi...Anneannenin dediği gibi...

Olan oldu zaten, olmayana senaryo üretme, aklını durdur, çık bir hava al...

Olmadan bir şeyler, olmuş gibi davranma... Merkezi kaybetme...

Kaybetme ki, merkezinde olanları da gözden kaybetme...

Üzülsen de, dövünsen de, olan senin enerjine olacak, iyisi mi, hayata ve insana olan inancını kaybetme...Nefret etme. İsyan etme. Beddua etme. Korku dağlarına yenilme. Ki, asla vazgeçme...

Çık bir hava al sadece.

31 Mart 2017 Cuma

GÖRÜNMEK Mİ, GÖRÜNMEMEK Mİ? MESELE BÜYÜK



Görünmek mi, görünmemek mi? İşte meselemiz tam da bu... Bütün dünyanın ezeli meselesinin seçenekleri  günümüzde teke indi:

Ya görüneceksin, ya da görüneceksin...Başka seçenek kalmadı. Görünmez olmak fazladan gayret gerektiriyor. Zaten hâl böyleyken görünmemeye çalışmak da bana "bir şey gibi görünmek"le bir geliyor. İnsanda sakladığı çok şey var intibası bırakıyor.

Görüneceğiz, allahın emri de, ne şekilde görüneceğiz, bir tek derdimiz o kaldı...

Bakınız fotoğraftaki güzel kız muhtemelen çağdaş - müslüman görünmek ister. Dekor onu gösteriyor çünkü.

Ama üstüne gerçeküstü bir de hamburger modeli  duran osmanlı kayığının şatafatının, tuğralarının, varaklarının, osmanlıca kelimelerinin önünde, pembiş başörtüsü, pembiş ayfonu, son moda gözlükleriyle karman çorman görünmek iser mi bilmem, ama bana sadece eklektik görünür diyeyim, karman çormandan daha hoş geliyor kulağa.

Tam neye niyet, neye kısmet durumu.

Bu kızın durumunda, anlatmak istediğim şey çok net, bu nedenle kendisi örnek teşkil etti.

Hepimiz imaj yaratma gayretindeyiz.

Sanatçı görünmek isteyenler, habire sergilerde, konserlerde ayfonla.

Kültürlü görünmek isteyenler, hep kültür aktivitelerinde ayfonla.

Akıllı görünmek isteyenler genelde ilmî makalelere gömülmüş hissi yaratan paylaşımlarda.

Spritüel görünmek isteyenler, ohm ohm, ya hu, ya hu,  o inziva senin, bu benim, haberimiz oluyor çok şükür.

Sağlıklı görünmek isteyenler, koşarken, kaçarken, bunları ayfonlarken, adım sayarken falan görünmekte.

Gurme görünenler hep ziyafette allama şükür, ayfonlarıyla.

Her şeye ağlamaktan helâk olmuş çok duyarlılarla, insanlardan nefret eder gibi duran hayvanseverler de bunlara dahil.

Mutlu aileler, mutlu karılar, mükemmel kocalar, özverili analar, babalar da cabası.

Çeşit çeşit imajlar salınmakta etrafta. Hepsi ayfonlarıyla, samsunglarıyla belgelenen imajlar. 

İğneyi, çuvaldızı kendime de saplıyorum, hemen sinirlemesin okuyup da alınanlar. 

Çok görünmek isteyen biriydim ben de. İş kadını görünmeyi seçtim bir ara, bazen de sanatçı, her zaman kültürlü, eh bir ara spritüel, hep akıllı. İyi anne bir de tabi ki, olmazsa olmaz. Hep mutlu aile. Hep başarılı. Ve bir sürü hatırlayamayacağım hâllerde. Hâlâ da görünmemek bana göre değil. Bunlardan biri hortluyor, öne çıkıp diğerlerini ezmeye çalışıyor ara ara. Özellikle görünmek istemediğim yanlarımı: mesela korkaklıklarımı, ya da suflî yanlarımı.. En çok da salaklıklarımı. Tekrarlamaya bayıldığım hatalarımı, iflah olmaz her boka maydonozluklarımı. Bütün karanlık yanlarımı. Farkedince bir duruyorum. Bakıyorum, olduğum gibi görünebiliyor muyum diye. Bir de dönüp şefkat dilenen zayıflığıma bakıyorum hemen...

Bu nedenle kim imajlarına çok itibar ediyorsa, cımbızla çekiyorum ardında yatanları. Gidip sarılmak, başını okşamak geliyor içimden: “Boşver,” demek geliyor içimden. “Ol, arada bir de kendin ol. Yorma bu kadar kendini. Ayfonun kamerasını al kendinden. Bırak da, ye yemeğini. Bırak da, seyret konserini. Bırak da bak gözlerine arkadaşlarının: bak ki, gerçekten senlerle mi onu gör. Bırak da gör, sen kimlerlesin. Neresindesin hayatının. Neresindesin odaklarının.”

Görünmemek günümüzde neredeyse imkansız. Ama görünürken “eklektik”, yani karman çorman olmamak mümkün. O da sadece kendini fazla kadırmamaya çalışıyorsan.

Ayfonlar gerçekten akıllı. Ekrandan gözünü alamazsan, insanın aklını alıyor. Ama o da insan icadı neticede; ekrandan gözünü alabilirsen, aklın da sana kalıyor...





29 Mart 2017 Çarşamba

SAKLAMBAÇ


fotoğraf, Serdar Yılgören'in karesi, Unionville'de güzel bir günden hatıra. Teşekkürler Serdar.


Beni gören var, göremeyen var.

Saklandıklarım var, seve seve kendimi açtıklarım var.

Kendimi senelerce açıp, sonra pişman olduklarım var.

Kendimi açmadığımı sandığım halde, beni benden iyi görebilenler var.

Senelerdir açıldığıma şükrettiklerim var.

Beni farketmeden yanımdan geçenler var.

Saklansam da, "gel, gel, yeter saklandığın"deyip, el uzatan var.

Uzatılan eli tutmak istediklerim var; görmezden gelmeyi tercih ettiklerim var. 

Kibarlıklarım var. Domuzluklarım da var.

"Bak saklandım, gel bul beni" diye kıvrandığım halde benden yana bakmayanlar var. Buna da sızlanmaya hakkım var.

Davranışlarımı kimselere aldırmadan etrafımdakilere göre çeşitlendirme özgürlüğüm var.

Dilersem çıkma, dilersem saklanma seçeneğim her zaman var.

Allamaşükür 😊

Böyle yazmayı, böyle düşünmeyi örnek aldığım Dr. Özge Mergen var, Instagram arkadaşım kendisi...Onu da anayım hemen...Kendisine sevgiler.

26 Mart 2017 Pazar

TORONTO'YA GİDEN BİRİNDEN GİTMEK VE KALMAK ÜZERİNE SON NOKTAYI KOYAN YAZI



Yaz Elif, yaz...

Konuşacağına , yaz...

Yakaladığına anlatacağına, havalara yaz, isteyen okusun...

Bir, iki derken üçüncü seneme giriyorum Toronto’da. Yeni geldim memleketten. Çok karışık gitmiştim, az duruldum geldim.

Bir tür göçmeniz işte. Kaçanı, göçeni, gideni çok olan ülkelerden biri olduk. Buraya ilk geldiğimde yazmıştım bir “gelme” yazısı. Üstünden çok zaman, çok şey, çok his, çok insan geçti. Bu senenin hisleri de köşede dursun, Elifcik dedim... Yaz, dursun.

Olaylar geçici, hissedilenler değişken, ama yazılanlar kalıcı. Şu an geldiğim zaman yazdıklarıma baktığımda, başka türlü görüyorum her kelimemi. Hepsinin ardındaki korkular, endişeler, ya da umutlar başka görünüyor gözüme. Bugünküler de burada duracak, seneler sonra bakayım, kendimi bir de bir kaç sene öncesinden göreyim diye.

Benim kızım Kanadalı olacak. Çıktık bir yola. Bu nedenle çıkmamıştık aslında. Eğitim sistemlerinin tümünün demode olduğunu düşünen biz, Ayşe’ye dünya standardında, nispeten daha iyi olduğunu düşündüğümüz bir eğitim aldırmak için geldik buralara- beni önceden tanımayanlar için bir detay bu. Plan sekiz sene öncesİnde yapılmıştı. Sekiz sene öncesindeki “ben” de facebooktan görüldüğü üzere, hâlâ her şeye hükmü olduğunu sanan bir benmişim. Memleket hakkında her şeyi bilen, insanlığa dair katı doğruları, yanlışları olan, kütük gibi bir ben. Kimsenin işine yaramayan doğrular, kimseye yaramayan bilmeler, nâfile, can yakmaktan başka, denge sarsmaktan başka şeye yaramayan bilmişlikler.

Ben burada zaman geçirirken, Türkiye’den buraya, buradan memlekete savrulup duran, etrafta uçuşan klişe cümleler gözüme doğal olarak daha çok çarpar oldu. Hepsi  hakkında düşündüm, size onları yazacağım. 

Şimdilik en hazırdaki klişeler, buyrun, dileyen okusun:


Klişe 1: “Her ihtimâle karşı Kanada pasaportumuz olsun”

Evet kızım Kanadalı olacakken, ben de “her ihtimâle karşı” başvurup, hak kazandığım Kanada vatandaşlığını alacağım. ”Her ihtimâl”e gelince, üstünde bir durup düşünüyorum: o telâfuz etmekten imtina ettiğimiz “her ihtimâl”,  herkesi maymun eden memleketin hâllerinden biri.

Ben Cezayir’de büyüdüm,  ve ikinci vatandaşlığı olan bütün arkadaşlarım, oranın başına da o “hâl”lerden biri geldiğinde ikinci pasaportu olanlar hızla sıvıştı. Olmayanlara ne oldu derseniz, onlar kaldı. Orada da doktor arkadaşlarım kaldı, mühendisler, öğretmenler kaldı. Bütün ülke göçemeyeceğine göre, kimi gitti, kimi kaldı. Gün oldu, devran döndü, düzenler, düzülenler değişti. Zaman aktı, kan aktı, ama her şey nihayetinde duruldu, yeni düzenler kuruldu, iflâh olmayan insanoğlu, orada da dersini pek almadı. Ne olması gerektiyse , oldu.

O “hâl” olmadan, ne olacağı hakkında çok şey bilmek yanıltıcı. Seçenekler bir şeyleri işaret ediyor olabilir, ama o zamanında çok bilen , ve de çok yanıldığını sonunda itiraf eden Elif sizi temin edebilir ki, aslında çok bilenler en çok yanılanlar bu dünyada. Ve her şeyin çok hızlı değiştiği bir dünyadayız artık, ve artık hepimiz çok da kandırıldığımızın farkındayız çok şükür. Bizi kukla gibi yönetiyorlar, en önemlisi de korkutarak yönetiyorlar bizi, yüzümüzü bir o yana, bir bu yana döndürebiliyorlar. Uyanık, farkında ve dengede kalmak şart. Savrulmamaya gayret ederek, merkezimizi kaybetmeden ayakta kalmak aslolan. Bekleyip göreceğiz, yani ben şahsen dengemi korumama yardımcı olaracak şeylere döndüm yüzümü: sevdiklerime, hobilerime, kendi işime, gücüme.

O ihtimallere gereğinden fazla değer vermeden günlük hayatımı yaşamaya gayret ediyorum.


Klişe 2: “Gidip de ikinci sınıf insan olacağıma, memleketimde paşalar gibi yaşarım”

İnsan sınıfları  bambaşka bir konu. Eğer kişi kendisini yaşam tarzına (yahu, bu cümleye de lifestyle da daha çok yakışır ya) göre, bir sınıfa fazlaca ait hissediyorsa, o onun meselesi.

Sadece herkesi aynı sanmak yanılgı burada. 

Bazı insanların öyle “sınıf”ları olmayabiliyor. Sadece karşısındakinin kalbini, ruhunu, aklını görüp, ona göre arkadaş seçen, hayat tercihlerini içinde bulunduğu sosyal durumun gereklerine göre değil de, kalbinin sesine göre ayarlayan insanlar da çok bu dünyada. Neyi görürse gözün, odağın neyse, odur hayatın. Ve bize mahsus olduğuna inandığım, (biz derken ortadoğuyu kasdettim) nedeninin de elâlem olduğunu düşündüğüm, kıyastan mütevellit bir aşağılık kompleksimiz nedeniyle, nedense çoğu hemşerim başka yerde hemen sınıf düşeceğini sanıyor. Sınıf, mınıf yalan arkadaşlar...Neysen, her yerde “O”sun. Ha tabî, hayatın tüketerek varolmak üzerine odaklıysa, o zaman kendini daha çok sahip olanlarla kıyaslayarak yaşıyorsan, evet, burada eksiksin. Sadece burada değil, gittiğin, ya da kaldığın her yerde eksiksin. Hep “herkesin bir odası daha fazla” sana göre.

Ve unutmayalım, kendi eksiklikleriyle kavgalı narsistler tarafından yönetiliyoruz. Bunun yarattığı travmanın neticesi "bugünün dünyası" olarak gözlerimizin önünde hep. Aklımızda bulunsun bu derim. Aslında hep “tam” olduğumuzu bize hatırlatan harika öğretilerin toprağındanız, bunu da ara sıra cep telefonlarımızdan gözlerimizi kaldırıp etrafımıza bakarak hatırlayalım derim.

Burada da insan, aynı insan. Tüm kudretiyle, ve tüm zayıflıklarıyla, aynı insan. Sosyal sınıfı ne olursa olsun...

Ve “memlekette paşalar gibi yaşamak” da üstüne roman yazılacak konu: sadece tuvaletlere paşalar gibi sıçsak, o bana yetecek... Ya da toplu taşımalara paşalar gibi inip binsek mesela. Siz anladınız...


Klişe 3: “Gidenler çok özlüyor bak; bu hava, bu su, bu rakı, bu boğaz başka nerede var?”

Bu cümle aslında, “Ulan herkes gidiyor, biz de mi gitsek?” tereddütünde bulunanların , aslında gitmek istemeyenlerin tutunduğu dal. (tereddütsüzleri aşağıda yazacağım)

Evet, doğru. Özlem çok anlaşılmaz bir şey, üstünde çok şey okuduğum, yazdığım, düşündüğüm şey...(bakınız özlemeye dair yazılarım) .

Burada da özlem bazılarını maymun etmiş. “Youtube kanalı aç”, dediler bana.”Türk toplumunu anlat, böyle bize anlattığın gibi”, dediler. Dedim, “Yemezler”. Zaten ilk bakışta tuhafım genele göre, bir de dokuz köyden kovulmanın anlamı yok. Ama size özetle şöyle söyleyeyim: kim ne tuhaflık sergiliyorsa, özünde geride bıraktıklarının, ya da daha doğrusu, bırakamadıklarının olduğunu düşünüyorum. Burada çoğu insan Türkiye ile acaip âlâkalı. Hatta Türkiye’de olsa o kadar dahil olmayacaklar hissindeyim. Çoluk, çocuk, torun, tombalak olmuş Kanada’lı, hayatlar kurulmuş rahat, ama Türkiye dendiğinde bir garip özlem. O bağı sağlıklı bir şekilde dönüştürebilmiş az insana rastladım diyebilirim. Üstlerinde hüzünden bir örtüyle dolaşan çok insan var. Kimindeki örtü hüzünden, kimindeki daha keçeleşmiş, sertleşmiş. Canları yanıyor çok, hepsinde kimbilir nasıl bir hikaye.  Çoğu sosyal medyada kendilerini rahatlattığını sanıyor. Ama sürekli "battık, batıyoruz, gittik, gidiyoruz" diye bunlarla zaten boğuşan bir kalabalığı daha fazla bulandırmanın alemi var mı? Hem de uzaktan bunu yapmanın ne kadar absürd olduğun görebilseler, kendilerine bir derin nefes alıp uzaktan bakabilseler...

Ben de o özleme itibar ediyorum çoğu zaman. Özlemenin insanın ruhunu okşayan bir tatlı sızısı da var, ama bazen kontrol edilemediğinde vahşileşiyor, ve insanı raydan çıkartabiliyor.

Türk topluluğu burada (ve başka yurtdışı temsilciliklerde de, diye de ekleyeyim, zira deneyimim var mâlum)  kapalı bir topluluk, ve tüm kapalı toplumlara ortak davranış şekilleri sergiliyorlar, kişinin sosyal sınıfından bağımsız olarak hem de. Buna bir tür kasaba hayatı diyelim. Hani  şöyle savcı hanımı, komutanın ailesi, itibarlılar, az itibarlılar misali. Güzel yanları da var, komik yanları da; bana uyan ve uymayan yanları da. Kendi içlerinde güzel bağlılıkları var. Herkes herkesin her şeyine koşturuyor. Tüm kapalı devreler gibi, bol hikaye çıkacak mevzuları da var. Belki uzun yazarım bunu da sonra. Kendi adıma bir derdim yok, zira ben kendim gibi olmakta ısrar ediyorum. Beğenen kalıyor, beğenmeyenler için de : allahtan evliyim, diyeyim. Bir sürü farklı grup var burada. Grup olayına pek sıcak bakmasam da, (ait olma sıkıntım var),  hepsinden çok tatlı arkadaşlarım oldu, kendilerini bilirler.

Ne istediğinde ısrar edersen, hayat karşına öylelerini çıkartıyor. Sadece sabretmek şart.


Klişe 4: “Herkes gidebilse gidecek de...”

Külliyen yalan. Herkes gitmek istemiyor. İstemesi de gerekmiyor. Herkes başka yerde yaşamak istemeyebilir. Ve bu da kendini bilen bir çok kişi için geçerli. Herkes korkuyla yönetilmiyor bu hayatta. Çeşit çeşitiz. Zaten kabul edebilsek bunu, ülkece rahatlıyacağız. 

Benim gitmek istemediğinden emin olduğum çok arkadaşım var. Bütün ülke gidebilir mi zaten, akıl var mantık var. Bu havayı yaratmanın kimseye faydası yok. Hiç bir yer güvenli değil artık biliyoruz. Kalanlar arasında çok güzel şeyler için çok gayret eden arkadaşlarım var. Ellerinden bir şey gelenler var, yapıyorlar. İçlerindeki nefrete, öfkeye hakim olabilerek işlerini güçlerini yapanlar var. Aslında dengesi sağlam, düşündüğünüzden fazla insan var. Sadece onlar konuşmayı, bağırmayı , ağlamayı çoktan bırakmış, bir şeyler yapmakla zaman geçiriyorlar.


Özetle:

Yurtdışına gidip üzülmekten başka bir şey yapamayanlara, salt bayrak sallayarak, sanal alemlerde Türkiye’yi kurtaracak gönderilerde bulunanlara karşılık, yurdunda kalıp ufak ufak kendi işini iyi yaparak bu süreci mümkün olan en sağlıklı şekilde geçirmeye niyetliler de var.

Memlekette ne olup bittiğinin farkında olmaya arkalarını dönmüş, muhtemelen bünyelerini korumak amacıyla romantikçe “her şey yolunda“ diye yaşayanlara karşılık, yurtdışında örgütlenerek harıl harıl dişe dokunacak eylemlerde bulunmaya gayret eden de var.

Hem içerde, hem dışarda, sadece kuru gürültü, korku, endişe, içinde savrulanlar ve etrafını da “tüm gerçekleri olduğu gibi görerek” iyi bir şey yaptığını sanırken, hem kendini kahredenler, hem de çevresini olumsuz etkileyenler de var.

Hem içerde, hem dışarda, bunlar beni aşar, diyerek sadece kendi işine bakarak dengede kalarak yakın çevresine faydalı olarak hayata devam edenler de var.

Yani herkesten, her yerde biraz var. Ve hepsinden olduğunu, hepsini olduğu gibi kabûlü lâzım bize. 

Birimiz diğerini kınamadan, "ben/gidenler/kalanlar vatanını daha çok seviyor, sen/gidenler/kalanlar daha az seviyor" demeden...

Dünya değişiyor. Bu değişim sancısız olmayacak anlaşıldı. Ve bu dünyada bizim bir ömürlük canımız var. Yedeği yok.

Dengeyi bozmamaya çalışmak en önemli konu diye düşünüyorum bugün, şu ortamda. Ki, eğer elden bir şey gelirse, onu ardımıza koymayacak gücü bulabilelim.

Bir travmadan geçiyoruz memleketçe. Önce içimizde bir huzur sağlayalım ki, etrafa etki etsin. 

Herkes sadece buna çalışsa, dünyaya etkisinin çok büyük olacağına inanıyorum.

Amin de diyeyim, daha uzatmayayım. Çok uzun oldu, buraya kadar okuyanlara bira ısmarlıycam ...Haber versinler...

Uzaklardan sevgiler...