22 Eylül 2016 Perşembe

HEY YOU, DON'T BE AFRAID...





Life has its own money bank. Our values are determined there.

We presume that the value of every one of us is determined by life, but actually that bank is not governed by life. Its master is us, ourselves.

We are the authors of the value we give ourselves. We think we are “worth” something, or “donot worth a lot”.  It doesnot only depend on how much we love ourselves, it is a matter of how much we accept, how much we appreciate our being. Some of us are conscious of their divinity... But most of us are not.

The clue to understand how much we think we are worth is hidden in the small prices we determine for our actions in life, or the value for spending a potion of our time.

Most of the time, we find that we have so many time to waste, that we say “yes” to everyone, not regarding if that yes is appreciated or not.

Or we perform an action that is so easy for us to do, that we throw away many many favours into air, not even asking really where they really  go to.

Or  we  have given a value to some people previously, and doing something for them is priceless. We give away pieces of our being free of charge, feeling good just because that precious one will appreciate us.

Then one day, we find ourselves complaining about:

-how we have wasted time for this, and that,
-how people treat us as if we are a bowl of rubbish,
-how people we think are not of much value are the center of the universe,

And the list goes on...

All that is because we are afraid of not being appreciated...

Paradoxal it is; we are the ones who are not appreciating ourself indeed, waiting to be appreciated by others...

But if we set ourselves a value from the start, then it is much easier for us to say “no”, or to think about what our “yes” means. And for that, all  we need to do is not to fear, not be afraid of being left alone.

Don’t be afraid...Just go out and set your price... Moneywise, timewise, anythingwise...Knowing your blacks and whites...Being wise...


Then let the bank do its work...

16 Eylül 2016 Cuma

BÜYÜYÜNCE BUNLAR GİBİ OLMAK İSTİYORUM


Fotoğraf: Barbara Cole

Tarık Akan’ı sevmeyen var mıydı? Adile Naşit gibiydi o. Sihirli şahsiyetlerdendi. 

Birbirini asla beğenmeyen bir ulusun tüm fertlerine kendini sevdirmeyi başarmış bir dünya güzeli. Bir sene, şu depremin olduğu sene, Kadırga Koyu’nda yaptığımız bir tatilde plajda gördüğümüzde ne sevinmiştim “canlısını” gördüm diye. Meğer aynı pansiyonda kalıyormuşuz.

Hayat öyle uygun görmüş ama bize göre erken  gitti. Allah rahmet eylesin.

Tam da erken gitmekle, geçe kalmak arasında bir yazı yazmak gelmişken içimden, sabah gördüm haberini.

Konu aslında gitmek de değil, geçe kalınca neler yapmayı planladığımız.

Yaşlanmakla ilgili bir derdim olmadığını sanıyorum...Sanıyorum diyorum, artık doğru bildiğim çoğu şey öyle  büyük yalanlarmış ki, farketmeye başladığımdan beri, "sanıyorum" demeyi tercih ediyorum. En azından panik yok- henüz...Onun yerine gündemimde zamanın daha “bereketli”,”verimli” kullanılmasına dair uzun, derin düşünmeler var. 

Eh, gelmez gibi görünen elliye dayanınca, gündem değişebiliyormuş bazen...“Ooo! 2000 mi? Ben o zaman 30 yaşında olacağım,”lar öyle geride kaldılar ki, göremiyorum bile buradan...Ama 70’lerim, 80’lerim açmışlar ışıklarını, “Biz buradayız,” diyor ara ara...

Gözlem severim. Bu konudaki gözlerime dayanarak söylüyorum, ilerisi için genelde şunlar düşünülüyor sanırım elli  yaş grubu arasında:

1-Ege’de bir yerde pastoral rüyalar, hayaller, rakılar, mezeler eşliğinde deniz kenarına yayılmaca

2-Bütün nazını çekecek bir “turcu” bulup, dünyayı gezmece, fotoğraf çekip eşe dosta göstermece

3-Evde, yazlıkta torun, evlat beklemece, beklerken facebookta, instagramda sıradışı insanların sözlerini  paylaşmaca (sosyal medyayla ilgili kısmı ben ekledim, zira kime sorsan "sosyal medyayı azaltmalarda", ben de dahil. Yalnıznığa en kolay reçete, hiç bir gayret gerekmiyor ulaşmak için, ve çok tehlikeli yaşlanma esnasında)

4-“Yaşlanmayayım, gençken gideyim,” diyenlere de rastlıyorum. “Elden ayaktan düşmeden, erkence...”

5-Çocuklarına "yük" olmadan, kendince yaşlılar evi planları yapmaca (evet,  çocuk-ebeveyn ilişkisinin yük olmaktan çıkabileceği  böyle düşünenler arasında seçenekler dahilinde değil)

Bunların hepsinin bir ucu cazip gelse de, nedense içime hiç biri sinmiyor benim.

Öncelikle erken gitmek istemem, neme lazım, gidip de bir daha gelememek var. Her ne kadar kalbim “İnan, bu tek hayatın değil,” dese de, belli mi olur? Ya  “başka hayatlar,” külliyen yalansa? Zaten,  şu anki donanımımla hepsi üstünde hükmüm yoksa,  benim için bu yalan hayat  yegâne olan şu an için. Ve kıymetli... Ve eğer bir yanımız ebediyse dahi, ben mümkün olduğunca çok kalmak istiyorum bu yeryüzü deneyimimde, ruhen ve bedenen olabildiğince sağlıklı olarak tabi. Seviyorum burada olmayı.

Sonra, çocuk, çoluk konusunda, "hayat tarafından" diyeyim de arıza çıkmasın, eğitilmekte olduğumdan, o konuyla ilgili şöyle düşünüyorum: Kızımla ilgili yegâne hayalim: istediği hayatı yaşaması. Bizim bağımız ebedi, bu dünyada en çok dilediğim, özgür hissetmenin ne olduğunu tadabilmesi.

Gezme, tozma kısmı en cazip kısmı olsa da, o şekilde turlamaca işi, bana içine  bir türlü sığamadığım, gdiderek uzaklaştığım bir yaşam biçimini hatırlatıyor. Yapanlara sefaları bol olsun diyorum. Gezeceğim, orası kesin, ve bunun bana daha çok uyan başka vesilelerle ve şekillerle olmasını diliyorum.

Pastoral rüyalar da hoş, itiraf edeyim. Arkası orman, önü masmavi sonsuzluk...Ama pakette bir boşluk var burada da...Böyle bir yer olsun, ama sürekli olmasın, araya başka şeyler alayım. Beni gezdirsin, tozdursun. Üstteki paketle bu paket  bir dengede olsun, ve ikisi de başka bir şeye sahne olsun...

Aslında, sizi yenilerde tanıdığım, benim için iki ilham verici Kanadalıyla tanıştırmak için yaş konusunu açarak  başlamıştım yazıya aslında, laflar başka yerler aktı. Uzatmadan değineceğim şimdi, Beni heyecanlandıran altmışlar, yetmişlerini yaşayan kadınları tanıştıracağım... Yaş almanın imrenilecek bir şey olduğunu bana gösteren kadınlar bunlar.

Geçen sene Le Petit Prince balesinin broşür fotoğraflarına hayran olmuştum, “Bu, bu, nasıl bir şey bu?” deyip şaşırmış, neticede senelerdir hep dilimde olup eyleme geçiremediğim fotoşop olayına beni biraz daha yaklaştırmıştı bu rüyamsı fotoğraflar.



Fotoğraf: Barbara Cole



Bu sene, üyesi olduğum Toronto Camera Club’ın ilk misafiri o fotoları çeken ilham perisiydi. Adı Barbara Cole. http://barbaracole.com/ 


Buranın ünlü fotoğraf sanatçılarından. 63 yaşında.  Su altında çekmiş o destanları. Ve bu sene dalış brövesi almış kocasıyla birlikte, okyanısta dalabilmek için. Dedi ki:

-Yeni şeyler yapmam lazım, dalmayı bu nedenle öğrendim.  

Üretmek üzerine bir hayal. 63 yaşında daha.


Geçen sene de aynısının yetmiş yaşındaki başka bir versiyonu gelmişti kulübe konuşmaya. O da kendini geri dönüşüme adamış, çöp fotoğrafları çekiyor. İlginizi çekerse, ismi Heidi Leverty. http://www.heidileverty.com/biography



Elli yaşında fotoğraf çekmeye başlamış, "Anca sıra geldi," demişti. Geri dönüşüm fotoğrafları çekiyor, dünyanın her yerinde fotoğrafları sergileniyor, ve geri dönüşüm konusunda aktivist. 


fotoğraf: Heidi Leverty

Tarık Akan erken gitti sahiden, ama samimi bir hayat yaşadı, kendisini yaşadı. Bizi hayran bıraktıran şey de bu aslen. 

Ben de bu yaşımda, ileriyi azıcık düşündüğüm dönüm noktasında (her  sıfırla biten yaş, kendimizce bir dönüm noktası oluyor sanırım), şu yağmurlu Toronto gününde, kendimce kendime gaz vermekteyim...Ha, bünye müsait mi, alır o gazı uçar gider mi, yoksa, makina olayı kavrayamaz mı, bilemem...Şu an, ileri yaşlarımla ilgili bu seçeneklerin kalbime çok dokunmasını seviyorum. 

Şu yalan dünyanın tüm karamsarlığında yüzümü çalışkan insanlar, hayalleri olan insanlara çeviriyorum...

Büyüyünce onlar gibi olmak istiyorum...

13 Eylül 2016 Salı

KAÇ KAVŞAKTIR HAYAT?

fotoğrafı Tom Hsiao çekmişti, daha da uygununu bulmazdım sanırım


Kaç kavşaktır hayat?

Kaç kavşak gerekir kendin olabilmek için?

Bu kavşaklara kendi iradesiye gelmez sanır insan. Ama geçtiği yolların virajları, hendekleri, yokuşları, tozu, çamuru, yolboyu seyrine doyulmayan manzaralarıdır insanı kavşağa eşlik eden.

Geldim ben de, işte yine kavşakta dikildim duruyorum bir kaç senedir. Sen seçmezsin ne kadar bekleyeceğini orada, tam ortada. Ne kadar beklemen gerektiğini hayat belirler.

Bugün o bana çok güzel görünen websitemi hazırlayan Deniz’den bir mail aldım:
-Kapatacağım demiştin siteni, emin misin Elif? Devam edeceksen hosting ödeme zamanı geldi.

Evet, sitemi de kapatıyorum. Ve  www.nilisilver.com ile birlikte bir dönem daha kapanıyor, geride sadece kalbimdeki yeri kalıyor. Kimi acı, kimi tatlı başka defterleri kapattığımda olduğu gibi, geriye bir soluk kalıyor. Kapatırken anlamadıklarımı sonradan çok şükür ki anladığım, kendime kattığım, şimdi anladım sandıklarımın da bambaşka anlamları olduğunu sonradan anlayacağım hikayeler kalıyor...

Toronto’ya iki seneliğine geliyorum demiştim... Bilemedim bu kadar seveceğimi. Bilememişim aslında neleri daha çok sevdiğimi...

Geldikten altı ay sonra kapattım şirketimi. Ama websitemi , neden bilmem, kapatamadım o an. Bir şeye ne kadar emek verirsen , o kadar zor oluyor bırakmak diye yazmışım bir kenarıma. Emekten mi bilmem, yoksa o bırakmaya ahdettiğim sıfatlarımın bazılarını hâlâ bırakmaktan ödüm koptuğu için mi kapatamadım?

Ama geldi zamanı. Vedâlaşmak istedim onbeş senemi adadığım işle bu akşam.

Ayşe’ciğim vesile olmuştu tamamen tesadüflerle temelleri atılan gümüş işime. Onu doğurduğumda, ille de kendim bakacağım, günahı, vebâli bana ait olsun diye ayrıldığım mimarlık işimden üç sene uzak kalmam neticesinde  başlamıştı. Bana çok iyi geldi o iş. Bir iş, daha fazla şeye hizmet edemezdi. Ne insanlar çıktı karşıma, bana beni gösterdi... Kimi kaldı, kimi gitti...Hepsine minnettarım. Aldığım keyf, kazandığım maddi, manevi her şey yanıma kâr kaldı.

Şimdi yine Ayşecik için buradayım, ve iki senem bitti... Yine güzel kızım getirdi beni başka bir kavşağa. Yollar karşımda. Kimi daha gösterişli, daha vızır vızır, kimi daha sade, daha ıssız...Bir sürüler... Kalbime güvenip kendimi saldım.  Aklım her ne kadar eski güçlü haliyle beni bir yerlere zorlasa da, nafile... İyi beslemişim keratayı...Asla pes etmiyor. Ama o hâlâ pek anlamadı: dümeni gönül rızasıyla bıraktım ben...

Geçen sefer, benim için yepyeni olan o yola molanın üçüncü senesinde girmiştim.

Ey, Toronto’daki üçüncü senem...

Bana artık ihtiyacım olduğunu düşündüğümü değil, sahiden hakettiğimi ver.

İçinde bütün güzel şeylerin bolluğuyla, bereketiyle ver.

Olduğumu sandıklarımı al, bana gerçeğimi ver...

Kendimi ucundan gördüm, bütünüme neyin hayrı olacaksa, onu ver...






2 Eylül 2016 Cuma

KENDİNE BİR MADALYA TAK



“Şimdi bu akşam, yatmadan evvel, kendine bir madalya tak,” dedi Ayla annem.

“Onsekiz senelik anneliğin için.“

On senelik iyi niyetim için, gayretim için.

Bir şey yapmaya niyetlendiysek, bana uyan şekilde yapmaya çalıştığım onsekiz sene için.
Sevabıyla, günahıyla.

Kimi zaman neşeyle, kimi zaman hüzünle, kimiz zaman öfkeyle, kimi zamansa şükürlerle...

Her annenin yaptığı gibi, kendi usulümce...

Hep elimden geldiğince, sevgiyle...

Artık ne kadar olduysa da, kabulümce...

Daha iyisi, daha kötüsü olmayan bu görevde bunca senelik liyakatım için bir madalya...

Zaman zaman beceremediğimi düşündüğüm için kendimi suçladıklarımı unutarak...

Ya da “daha iyisi”ni nafile yapmaya çalıtığımı hatırlayıp, iyilerin, kötülerin benim için (nispeten, ve epeyce)  mazide kalışını kutlayarak...

Bir göreve talip olduysak, onu tamamlamış olmanın verdiği hazzı her bir hücremde tadarak...

Haddimi, sınırımı hep bileceğimi kendime hatırlatarak...

Kendisi de bir madalya hakeden başrol arkadaşım Kerem’e (herkes kendine takılacak olanı ayarlayacak artık,) ve benimle bu sahneyi paylaşan tüm oyun arkadaşlarımı şükranlarımı sunarak...

“Ara ara hep yap bunu, benden sana tavsiye,“ dedi.


“Ara ara, dön bak kendine  ve, hakettim ben bunu, diyerek kendine bir  madalya tak.”

Siz de yapın ara ara, güzel tavsiye...





28 Ağustos 2016 Pazar

TÜRK ANNELİK KANUNLARI, DOĞA KANUNLARINA KARŞI


resim Ayşe'den, seneler öncesinden


Level atladık...

Yavrulu bir hayat kararı almış biz, seviye atladık...” Level atladık”, “seviye atladık”tan daha doğru geldiği için kulağıma bilerek ingilizcesini kullandım, yoksa allahıma şükür, dilime hâlâ sahibim, ingilizce beni esir alamadı, direnirim sonuna kadar...

(Bu arada,  bu aralar facebookta bir yazı dolanıyor, yavrulamamış biri, yavrulayanların ona karışmasına çatmış... Yavrulayanlar ise, biri hemşirelere, hosteslere veya bilimum meslek gruplarına genelleyerek laf söylediğinde, birleşip beyannâme veren  söz konusu meslek grubu mensupları gibi dayanışma içersinde, kıza yanıtlar döşemişler.  Çok eğlendim...Herkes kendi yaptığının en doğrusu inancına maşallah dibine kadar sahip çıkıyor, sanki o denli tutunmasalar, doğru bildikleri sarsılacakmış gibi. Herkese uygun başka bir sürü çeşitli, farklı doğrulardan ibaret değilmiş gibi bu yaşam. Sonra neden biz böyleyiz, de elâlem başka hayatlar yaşıyor başka yerlerde, diye dövünüp duruyoruz...Neyse ayrı konu, sonra deşerim. Konu, benim konuma da bağlandığı için dikkatimi çekti sadece, not düştüm araya.)  

Neyse, bizimle beraber level atlayanlar, bizimle aynı tercihi yapmış olanlar, bizimle aynı yıllarda yavrulayanlar,  meraktan ya da başka dürtülerden ötürü  diyelim artık, kalpler kırılmasın.... Hepimiz oyunun aynı yerindeyiz. Kuşlar evden uçmaya hazırlanıyor, salacağız selâmetle, gidecekler... Oyunun da, doğanın da kanunu bu: en güzel emanetlerimizi uğruluyoruz çoğumuz, kendi kanatlarını kullanmayı öğrensinler diye açıyoruz kapıyı, pencereyi.

Amma velâkin, Türk annesi olarak bu olay “tık” düğmeye bas, bir sonraki seviyeye geç, bir defteri kapat, yenisine başla şeklinde tezahür edemiyor. Sen öyle olsun arzu etsen de, etraf müsâde etmiyor. En azından benim annem müsâdede zorlanıyor. Kimseye de değil zararı ama kendine ediyor ne ediyorsa. O ve annem gibiler...Endişeden kendini alamıyor.

Bir haftadır her konuşmamızda, gözlerimin içine melul melul bakıyor, dediklerimi pek dinlemeyip, her lafı: “Sen de yalnız kalacaksın,”a getirmeyi başarıyor. Diğer iç açıcı, beni çok yüreklendiren cümleleri sıralıyorum:

-Bakalım yurda haftada kaç kere gideceksin.

-Sen ağlıyor musun? Evete, evet, bak gözlerin dolu dolu oldu. Ah yavrum benim!

-Ne yapacak kendi başına küçücük şey oralarda?

-Nasıl dayanacaksın sen? İşin gücün de yok bir de...

-Ben seni biliyorum, hassassın, zor olacak sana...

Bu cümleler, normal konuşmamızın ortalarına serpiştiriliyor, yani ben her hangi bir serzenişte bulunuyorum fala sanmayın...Diyalog şöyle tezahür ediyor:

-Bugün de yağmur yağdı buralara anne.

-Ah güzel kızım, sen yemek taşırsın artık oraya, değil mi? Ne yiyecek yavrucuk.

Aslında itiraf ediyorum, sadece annemden yağmıyor bu cümleler. Ama ben annem üstünden anlatacağım ki, annem alışık ona sataşmama, diğer arkadaşlarım da kendilerini bulacaklar bu cümlelerde...

"Sana zor olacak! Sana zor olacak! ZOOOORRRR OLAAACAAAKKK!!!! Şşşt, duydun mu elifcik! Sana diyorlar! Çık divanın altından, saklanma! 

Saklanmıyorum işte... Karşıma dizilmiş o cümlelerin tümü, seyrediyorlar beni...Beni düşündüklerinden söylediğimi bilsem de, neden bu cümleye takıldığımla, sadece kendimle yüzleşiyorum yazarken...

Anneme Ayşe’yi toplama kampına yollamadığımızı anlatamadım mâlesef.
Böyle büyüdük biz...Korunmaktan, kollanmaktan, kundaklara sarılmaktan keyifler ala ala büyüdük.

Biz, “Bizim ailelerimiz bir başkadır, elin gâvuru çocuklarını onsekizi doldurur dolmaz kapının önüne koyarlar, biz ölene kadar sarar sarmalarız”hikayeleriyle büyüdük. Hintli anne anne değil mi? Ya da Çinli? “Dünyanın diğer anneleri kötü, biz en iyiyiz.”

Başkasına çamur atmadan en iyisi olunmaz tabi. Yavrulamayı tercih eden, etmeyene çamur atar, ya da tam tesi geçerlidir genelimizde diye genelleyeyim de rahat toparlayayım konuyu. İki farklı tavır, bir topluma fazladır.

Eh işte. Bakın bir halimize...Milletçe...

Onsekizinde oğlunun sırtına üşütüp verem olmasın diye terbezi koymaya çalışan bir milletiz biz. Kaşık elinde, onbeş yaşında ergenin ardından açlıktan ölmesin diye koşan bir ırkız. Başka çocuklara göre daha az üşüyen Ayşe’nin pantalonunun içine külotlu çorap giydirmediğim için anaokulunda fırça yemişliğim var benim, arabadan inip okula yürüdüğü onbeş adımda, İstanbul kışında donarak ölme ihtimali olduğu için. En iğrenci de o pantalon içi külotu çoraptır, pantalonu aşağıya çeker durur, çekiştirip durursun poponda dursun diye. Ondan sonradaha da hayatta kendine gelemez bir daha insan.

“Annesinden çektiğini,  diktatörden çekmemiştir Ortadoğu ve Magrep”.

Benim değil, sevdiğim Cezayirli bir arkadaşımın lafı bu. Biraz sert, ama üstünde düşünmeye değer bir laf. Anne olarak ben de alınmayım, siz de alınmayın lütfen...

Ben de dünyanın tüm anneleri gibi, göbek bağımızın kalan kısmını artık kesme zamanının geldiğinin idrakındayım.  Bu hissin canımı yakabileceği ihtimalinin farkındayım. Ama doğanın kanunu bu: ananın görevi, kanatlarını, bacaklarını, bütün uzuvlarını kendi başına kullanacak zaman geldiğinde, gönül rahatlığıyla salmak yavruyu. Ve analığın en zorlayan kısmı da bu. Ne yedirmek, ne içirmek, ne eğitmek, ne öğretmek, ne okutmak, ne de meslek sahibi edindirmek...

Yegâne görevi, kendi başına uçmasını izlerken endişelenmeden sakin kalabilmek, ki uçabileceğine güvensin...Yapabileceğine inansın... Bu hayatta en önemli şeyin gerçekten “kendi hayatı”nı yaşaması olduğunu idrak etsin.

Hep derim: iyi anne, kötü anne yoktur. Evet, iki türlü anne vardır özünde:

1.       endişesini dizginleyebilen, ya da buna niyet eden,
2.       dizginlemek istemeyen, bu fikire gıcık olan anneler vardır.

Ben  de dualara sığındım dün, onu bıraktığım andan itibaren. Ayrılırken sarıldığımda gözlerim dolduğunda dua ettim.

“Gece yadırgadı mı acaba?” aklıma geldiğinde dua ettim, güzel rüyalar görsün diye.

“Acaba akşam ne yedi, sabah ne yedi?” aklıma geldiğinde dua ettim,  ne yediyse ağız tadıyla yesin diye...

“Ah şimdi napıyor ki? Arasam mı?” aklıma geldiğinde, dua ettim, her anını keyfiyle yaşasın şu güzel gençliğinin, ben nasılsa haberdar olurum bir şekilde diye.

Ben bağımlı ana-kız ilişkimle yüzleşmeye anca 45’imde cesaret edebildim. Bunu kabul edişimi dahi kendimce mucize görmekteyim, çoğu arkadaşımın bunu içinde tabu olarak koruyup, bir sonraki kuşağa özenle aktarmaya hazırlandığını gördükçe.

Uzaktan izleyeceğim bundan sonra o kimi zaman neşeyle, kimi zaman yalpalayarak, kimi zaman kamikâze uçuşu. Kendi gençliğimi asla unutmayarak...  Bir “anne, şunu nasıl yapacağım?” mesafesinde olmayı dileyerek, o çağrıdan önce her şahit olacağıma atlamayarak... Büyümesine, kendi olmasına saygı göstererek. İstediğim gibi olmasa da şahit olduklarım, onu hep çok severek, ve başka hiç bir şeyin (en çok da elâlemin), bu sevginin önüne geçmesine müsade etmeyerek.

Bu öğlen aradı Ayşe’cik bu arada. Her şey olması gerektiği gibiymiş çok şükür.

Anneme haber uçurduk...O da rahatladı çok şükür, diyebilsem keşke, ama hâlâ: “Keşke Avrupalı olsaydı oda arkadaşı,” diyordu.

Canım annem benim... “Hintlinin iyisiymiş bizimkisi,” dedim, ilmini kaptım artık allahtan, duymak istediğini söyleyince hemen ferahlayabiliyor artık...

“Evet evet, oraya çocuk okutmaya gönderdiğine göre, iyi ailedir mutlaka,” dedi son söz olarak. 

"Evet annecim," dedim. "Bizim gibiler," dedim, en çok doğru bildiğine yabancı olandan ürktüğünü bilerek...






19 Ağustos 2016 Cuma

BUYURUN, DÜNYA SİZİN



Bir önceki yazıma çok güzel yorumlar aldım, herkese teşekkürler tekrar.

Birisi uzun bir yanıt gerektirdi, buradan yazacağım cevabımı.

Yorum benim genç arkadaşlarımdan birinden, Işın Ünlü’den  gelmiş. Yüz yaşına kadar yaşamayı dilediğimden, arkadaşlarımın yaş ortalamasını düşük tutmayı severim ben, bir de kendi kuşağımı biraz demode bulurum, ne yalan söyleyeyim... Gençler bana hep ilham kaynağı olmuştur, severim ben onları...

“İnanılmaz güzel bir yazı olmuş Elif ablacım, ellerine sağlık. Sadece "enerjini suçlamaya değil, düzeltmeye harca..." olan kısma katılamadım. Son paragrafta Ayşe'nin yerine kendimi koyarak okuduğumda (sanki benimle konuşmuşsun gibi) içimden yükselen "bu ülke bana ne kattı ki ben onu düzeltmeye uğraşacağım?" çığlığını bastıramıyorum. Ülkeden öğrendiğim şey tabiki çok fazla ama benden götürdükleri de o kadar fazla ki bu fazlalıklara baktığımda ne kendi vatanımda ev sahibi gibi hissediyorum -her şey/herkes çok yabancı- ne de bundan sonra gideceğim/yaşayacağım ülkede ev sahibi olacağım. Arada sıkışıp kalan, aidiyet duygusu olamayan bir nesil olarak yetiştik ne yazıkki. Kayıbız ve tutunamıyoruz”

Güzel Işın'cığım, sizin kuşağın  payına böyle bir dünya düşmüş. Biz de aidiyet duygularına sarıla sarıla bu hallere düştük. 

Biz, özellikle ortadoğu insanı, önce ailesiyle çok gurur duyar, nasıl bir cenderedir sorgulamadan...Sonra hemşerilik müessesesi gelir, yine sorgulamadan sığınılır onun o insanı boğmaya hazır kollarına. Aşiretler de cabası...Ortadoğunun başını boktan kaldıramamasının en büyük sebeplerinden biridir bu sorgusuz sualsiz ait olduğun bünyeyle tek vücut yaşamanın verdiği haz. Ait olduğun şey seni hep korur kollar, ucuyla verir, sapıyla çıkarır gözünü insanın eğer uyanık ve objektif olunmazsa. Sonra memleket gelir gururla sırtta taşınan... Hele biri lâf etmeye kalksın güzel ülkene...Sorgulamaya geçit yoktur hiç. Tabular, tabuları kovalar...Bakamazsın objektif bir şekilde karşındakine, ezer seni elâlem baskısı. Diyemezsin gördüğünü, kaparsın gözünü, sonunda alışırsın ait olmaya...

Günümüzde bu aidiyetlere bir de kaptalizmin üstüne eklediği aidiyet yükleri gelir: okullar, etiketler, şirketler, dernekler, gruplar, sosyal sınıflar...

Bunlardan hiç birine ait olmadığını düşün bir. Imagine... Bak şarkısı bile var, herkes pek sever de , gerçekten ne der o şarkı anlar mı bilinmez...

Bizim sınırlara, bayraklara, inançlara, etiketlere  sarılmamiz dünyayı bu hale getirdi.

İnsana yaşanacak bir toprak, sığınacak bir dam gerekti. Tuttu sınır çizdi etrafına, “Burası benim, burası senin” dedi. Sonra, “Benimki daha iyi, seninki kötü,”   dedi. Ona gereken bir damdı, markaladığı topraklara ait hissetti, ihtiyacının önemi kalmadı.

İnsana inanç gerekti. Önce güzel güzel idare ediyordu güneşle, ayla, sadece doğayla... Rehberler çıktı, “Dediklerimi takip et,” diyen. O anladı, “Beni takip et.” Altlarında birleşti, gruplar oluşturdu, adına din dedi. Önce “Bu benim dinim, bu senin” dedi. Sonra, “Benimki daha iyi, seninki kötü,” dedi. Ona gereken bir inançtı, markaladığı dinlere ait hissetti, ihtiyacının önemi kalmadı.

Sonra da suyu çıktı işin...

Yeter. Siz, bizim aklımızla düşünmeyin artık...

"Bu ülke bana ne kattı ki," demişsin. İnsana yaşadığı her şey bir şey katıyor. Yaş aldıkça göreceksin ki, en çok da acılar, sıkıntılar, zor zamanlar insanı büyütüyor, geliştiriyor. Biraz kulağa tuhaf gelse de, inan bu ülke sana neler katmış, bir gün beni gülümseyerek hatırlayacaksın.

Ait olacak bir şey ararsan, dön kalbine bak. İçindeki insanlığa ait hisset kendini, bizim aidiyetlerimizin unutturduğu, aslında hepimizin içindeki insan biat et sadece. Bir filozof gibi bilgece yaşamaya biat et. Gücünü, dünyanın dört bir köşesindeki (hehe, köşesiz biliyorum aslında) seninle aynı kaderi yaşayanlardan al. Sen daha çok para kazanmaya çalışmaktan ziyade, daha güzel bir insan olmaya çalıştıkça, yaşadığın yere katkın büyüyecek. Bir dolu genç göç halinde şu an. Herkes bir yerlerden kaçmaya, göçmeye çalışıyor, ait olduğu topraklardan, başka diyarlara akıyor.Dünya hızla değişiyor. Ayrıldığı yeri bırakamayan, gittiği yerde de nefes alamıyor, o aidiyet onu boğuyor.

Bırakabilen özgürleşiyor. Güzel yaşıyor.

Sevmeye devam edeceksin sen de doğduğun toprakları her zaman, ama sevgi bizde bağımlılıkla karışıyor...

Önce annesini ailesini bırakamıyor insan, bırakırsa herkes ölür sanıyor, sonra memleketini...

Kimse ölmüyor. Herkes herkesi sevmeye devam ediyor, sadece bağlar kesilince insan gerçekten  yaşamaya başlıyor.

Unutma, toprak hep aynı toprak,  hava hep aynı hava, su aynı su.

Korkma, kızıma da söylüyorum hep. Bırakmaktan korkma.

Tek amacın önce kendini mutlu etmek olsun hayatta. Ancak mutlu  bireyler mutlu toplumlar oluşturur.

Bu saçmalıktan kudurmuş dünyaya yeni doğan sizler, siz başkasınız ve dünyayı daha yaşanır kılmak için bizden daha akıllı davranacaksınız...


Eminim güzel Işın'cığım. Hepinizin yolu açık olsun...

Buyurun, dünya sizin.

Bu yazıyla ilgili, çok sevdiğim bir TED Talk'u da ekliyorum, "Where is Home?", Pico Iyer, Hindistan doğumlu, İngiltere'de büyümüş, Amerikalı bir yazar... Dinleyin bakın, ilham ve umut verici. Değişen dünyanın gençlerinin bu konuşmayı kalplerine yerleştirmelerini diliyorum...


17 Ağustos 2016 Çarşamba

BU GECEYİ ASLA UNUTMA KIZIM


Döndük.

Üçüncü senemize döndük Toronto’ya, ikinci şehrimize, tuhaf hallerimize, arada kalmalarımıza, özlemlerimize, nefes alışlarımıza, ferahlamalarımıza... Yeni dostlarımıza...
Eskaza geçmişe ya da geleceğe bir tutam fazla takılırsak, elindeki denge sopası titreyen ip cambazına döndüğümüz yere döndük.

Geride her seferinde daha fazla şey bıraktığımızın idrakıyla indik havalimanına. Ciğerini iyi bildiğimiz ana vatanımızın içinde boğuştuğu kördüğümün dışında daha rahat nefes alacağımızı umarak indik. Amma velâkin, o yangının mesafeleri hiç mi hiç umursamadığını, zamansız, mekansız, amansız olduğunu bilsek de, unutmak isteyerek indik...

Biz İstanbul’da yaşadık o geceyi.

Çok kalpten söylüyorum, korkudan daha fazla hissettiğim şey üzüntüydü o gece. Ben bile şaştım o geceki üzüntümün yoğunluğuna. Memleketimin asla güllük gülistanlık olduğunu düşünmedim ben 11 yaşımdan beri. 11 yaş sınırı da, Türkiye’den ik çıkışıma denk gelir. Yarısı sağcı, yarısı solcu, yarısı allaha inanan, ibadette kusur etmeyen, yarısı pek de konuyu iplemeyen bir aileden biri olarak her gruba eşit mesafeden geldim. Sonrasında küçük yaşta komşu mesafesinden öte “elâlem”e karıştım. Ve elli sene boyunca da hep üstünde düşündüm.

Memleketim “serbest piyasa ekonomisi”nin sefasını sürdüğünde, kendimize gururla uyarladığımız tüketim modellerinin çağdaşlık demek olmadığının idrakındaydım üniversite yıllarında. Çok sevdiklerimin dahi Türkiye’de süregelen çok iç deşici olaylar karşısındaki iki yüzülüğünün, gönüllü körlüğünün hep farkındaydım. Gururla kendimize hep kalkan yaptığımız Atatürkçülüğümüzün bayramlarda bayrak sallayıp, sokaklarda marşlar söylemek olmadığının da farkındaydım. Her şeyi şeklen çok güzel üstümüze yamadığımızın farkındaydım...Aynen misafir geldiğinde üstten toz almak gibi bir şeydir bu, aslolanın her an kendin için etrafı temiz tutmak olduğunu umursamadan. “İyi yetişmiş”leri kendine rol-model olarak kapitalist guruları alan bir kuşaktanım ben, hep “en yeni” ye, “en iyi”ye öykünen, hep öykünen, hep özenen... A,b,c,d lerden oluşan, herkesi mühendis, mimar, doktor yapmaya çalışan, en çok paranın o şekilde kazanıldığını çocuklara dayatan manyak eğitim sistemimizi hep sorgulayan...En çok da, "çok para kazanmayı" yegâne hedef gösteren, iş denen şeyin aslında önce kendine, sonra da yaşadığın yere katkı sağlamak olduğunun altındaki çizgiyi, çoktan aynı cümlenin  üstüne çizmiş bir kuşaktanım. Şimdi, para için her yeri talan edenlere, doğa ve kültür varlıklarımız katledip, satıp savuranlara şaşan o kuşaktan...

Bu nedenle çocuğumu başka bir kültürde okutmak istedim hep ben...Kanada’daki arkadaşlarım hep bir mektup paylaştılar darbe sonrası, bir kadın yazmış, çocuklarını kırkbin lira verip “iyi” okullara gönderdiği için dertli, zira o çocuklar diğer cahillerle birlikte yaşamasın diye Türkiye’den giden br kadının mektubu... İşte ben kırkbin lira verdiği için çocuğu iyi eğitim aldığını sanan, iyisi, kötüsü birbirine geçmiş kibirli bir kuşağa ait ben, çocuğumu ölçü sistemi, ayıpları, değerleri başka olan bir yerde okutmak istediği için giden, her şeyi çok bildiğini, anladığını sanan ben, o gece ciğerini bildiğim anavatanıma bu denli üzüldüğüme çok şaşırdım sonrasında.

Ve o gece ve sonrasında duyduklarından, gördüklerinden çok etkilenen kızıma şunları dedim:


“İyi ki buradaydın Ayşe’ciğim bu tarihi gecede. Bu geceyi hep kalbinde tut. Ve her zaman, her gittiğin yerde, her yaptığın işte, her yaşadığın ilişkide, hayatının tümünde ara ara çıkar bir bak bu geceye. 

Bu geceye neden olan egoların, hırsların, yalan, dolanların, kendini kandırmaların, kurnazlıkların,  maddiyatın, ve maneviyatın aslında medeniyetlerin beşiği olan anavatanını bu hale getiren tüm insanî duyguların sende de olduğunu asla unutma, onların sana hükmetmesine izin verme. 

Nereden geldiğini hep hatırla, bu topraklara doğmuş olmanın sebebi var, al dersini, bak önüne. Buralardan asla nefret etme, hakir görme, nerede yaşarsan yaşa, anavatanını ve bu geceyi hep kalbinde sakla. 

Ve asla bir şeyden korkma. Korkmadığın sürece özgürsün. 

Bu memleketi biz el birliğiyle bu hale getirdik, yaşadığın her “şey”de kendi payını ara, suçlamaya değil, düzeltmeye enerji harca... 

Bu geceyi seksen milyonun çoğunluğu yine unutacak. Sen asla unutma.”