4 Haziran 2018 Pazartesi

ELİFLERDEN ELİF BEĞEN


Anam ne zor şey şu kendini bilmeye çalışmak!

Senelerdir kendimi buna adadım, yakın çevreme baygınlık geldi. Ama başladık artık, duramıyoruz.

Ne zor şey kendini kandırmadan yaşamak!

Hep diyorum, kendimi kandırırken harikaydım. 

Bir kere herkese bok atmak harika bir şeydir. He he, kimseleri beğenmezsin. Herkes salak, sen akıllısındır. Ya da daha güzeli, herkes kötü, sen iyisindir. Herkes duyarsız, sen HSP'sindir. Bilemediniz değil mi, bu nedir? Yeni girdi hayatımıza, Highly Sensitive Person demekmiş. Bu kalaslarla, salaklarla, kötü kalplilerle bir arada olmaya hep isyan eder durursun. Dururdum. Valla ben "Yok valla, öyle değil," desem de , facebook beni hemen yalancıya çıkarır. Zira, her gün duvarımdan eski elif akıp durur.

Hayalim, kimseyi kandırmadan ve kimseleri iplemeden, sadece kendim gibi yaşamak, bari şimdiden sonra. Ama olmuyor azizim! Hep bir elif hortluyor.

"Bakın, ben ne kadar sanatçı ve ince  ruhluyum," diyen elif var mesela. 
Bu, en sağlam maskem. Bir ara etrafımda sadece sanatçı ruhlular olsun diye seçiyormuşum arkadaşlarımı. O elbiseyi sıkı sıkı giydirdiklerim beni sükutu hayale uğratınca, snataçı olmalarının yanısıra (küfürbaz, tırsık, kaba, çıkarcı ve hatta hırsız- valla billa hırsızı da vardı içlerinde-  olduklarını farkedince hemen uzamıştım bazılarından), dönüp sordum kendime "Ne anlamam lazım elifcik?" diye  de, allahtan buldum. Anam, onlar da insan evladıymış meğer. Öyle ağır abi-ağır abla takıldıklarına bakmamak lazımmış, hepsi senin, benim gibi insanmış en hasından. Onlara böyle averaj insan arızalarına sahip olma hakkını görünce, kendi de bir derin nefes alıyor insanın. Sal gitsin, "Başlıycam sanatçısına, ince ruhuna," diyor  iç ferahlığıyla. Bakınız, şekil bir a, hemen bozuyorum ağzımı, haha, çok eğlenceli de. "İstersem küfür de ederim, canım ne isterse, onu yaparım," dediğin an kasılma ve tansiyon azalıyor. 

"Bakın, ben na kadar çevreme faydalıyım," diyen elif de sıkıdır mesela, ve de çok inatçıdır. 
Bu elif, insanları fedakarlar, ve diğerleri diye böler ikiye. Aynı zamanda kendini de. Bu ikiyüzlü elifi, her farkettiğimde kafasına kafasına vurmaya bayılıyorum, en haşin halimle. Ama garibim, ikiyüzlü de değil ki. Sadece sanıyor ki, etrafa faydalı olursa herkes onu daha çok takdir edecek. Bu elif, kendinden rica edilen şeylere hayır demeye başladığında az gevşedi. Açıklama yapmadan, sadece "Canım istemiyor, yapmayacağım," dedi. Kim gücenir, kim gücenmez diye düşünmemeye çalıştı. Ve hala zorlansa da, buna çalışıyor. Bazen beceriyor, bazen yine de "iyi insan" etiketine yeniliyor. Hala etrafa ne kadar hayırsever olduğunu anlatırken yakalıyorum kendisini. Az kulağını çekiyorum, o kadarına müsade ediyorum artık. Zira çok zor bu uğraşı ve tuzaklarla dolu. Etrafımda hala en çok bunlardan olduğu için de, demek ki hala çok uğraştıracak bu elifcik beni.

"Bakın, ben ne kadar çalışkanım, akıllıyım" diyeni ise en kolay yakalananı. 
Kerata, en sevdiğim aynı zamanda. Bu en eski ben bendeki. E, dört yaşında gazete okur, yazarmışım, dile kolay. Birinciliklere layık ben, ikinci olduğum hiç bir ortamı sevemedim. Ve her yeni girdiğim çevrede, ilk kaldırdığım kalkandır kendisi. Çok yapışığız birbirimize. Etle kemik mübarek, bu sebeple de en laubali olduğum kendim. Panzehiri tembelliğe, aylaklığa, mal mal oturmama  müsade etmek. Hemen uzaklaşıyor artık, sanırım o da yoruldu, ve hatta tembelleşti, emekliliğini dört gözle bekliyor.

"Ben çok iyiyim ya,"da var içlerinde. 
İyi, dürüst, adil. Bu en tırstığım. Beni çok korkutuyor hortladığında. O zaman içimde bir nefret kıpırtısı da hissediyorum: bütün kötülerden nefret eden. Ve sanırım, insanı en çok hasta eden de bu his. Beni ele geçirdiğinde, her şeyin önüne geçtiğinde,  "Habil ve   Kabil   benim de kardeşlerim yavrucuğum," bunu  hemen hatırlamaya çalışıyorum. Hayat da yardım ediyor valla, denemeye değer. Hayat karşıma muhtaç olduğum canavar ruhluları çıkararak bana fısıldıyor diyemeyeceğim, bangır bangır bağırıyor: bırak bu ikilikleri, sen işine bak, diye haykırıyor, ses öyle kuvvetli ki, apışıp kalıyorum. 

Şimdi bu demek değil ki pisliğin teki olma gibi bir ideal peşindeyim. Ama kendime ve etrafımdakilere insan olma hakkı tanımaya ahdettim sadece. İçimdeki bölücülerin farkında olunca yargısız yaşama hayalime biraz yakınlaştığımı hissediyorum. Ben hele kendimi bir bütün edeyim, sonrasına bakarız diyorum. Mümkün mü, bilemem, daha oraya gelmeme çok var. Ama hayat kolaylaştı benim için, onu diyeyim. Bu kadarım, herkes kadarım, daha da kimselerle ilgilenmeyeyim, işime bakayım noktasının etrafında dolanıp duruyorum- desem de, az evvel dandirikten iki satır karalamış, "kendi imkanlarıyla" kitap bastırmış, sonrasında tesadüfen gönderdiği bir zarfla dokunduğunu meşhur eden ablama ulaşmış, ve bu şöhretine tevazuyla şaşıran teyzemi facebookta görünce, içimdeki o eliflerin en adili ve yeteneklisi  (yazar olan, ve kitap bastırmadan Nobel almayı bile hayal edebileni)  ortalığı dağıtmaya yeltendi. Ama bakın, yakaladım! Yakaladım da ne yaptım? İşte oturdum bunları yazdım... Herkesin yolu açık ola. Herkes istediğini yapsın, ben de eğer bulursam ne istediğimi, onu yapayım.

Bana bugün "Kendini korumaya çalışmak çok yorar, iyisi mi üstüne üstüne git", diyen  Seda'ya da selam eder, okuyanların gözlerinden öperim...

11 Nisan 2018 Çarşamba

Memleket Nasıl Diyenlere



Memleketten selam getirdim.


Bu gurbet işinin değişmez bir kuralı da şuymuş: biri memlekete gidip döndüğünde, hatta daha dönmediğinde, herkesin merak ettiği, “Eee, nasıl buldun?” sorusu varmış. Diyeceksiniz, e, tabi, kim bir yere gitse, bu soru sorulur, adettendir. Öyle değil işte bu iş gurbette...Bu soruyu soran kişi,  sorunun tamamen içine girerek soruyor. Sorunun muhatabı için de aynı şey söz konusu, soru-soran-sorulan tek bir varlık oluyor, ve sözlerin yanı sıra, bütün duygular, tüm karmaşıklığıyla, ve bütün ağırlığıyla transfer oluyor. Sorunun da, yanıtın da içinde çok şey var anlayacağınız...İki tarafın da kaldırabileceğinden ağır kimi zaman…


Bense size hafif hafif anlatacağım memleketi nasıl bulduğumu:


Bir kere suyun altı hafif hafif yanmaya devam, malumunuz. Sokak tabelaları değişiyor mesela… Melikelerin sokağını bulamamıştım geçen sene ( ha bire binalar da değişiyor ya, ekonomimizin bel kemiği inşaat furyası sağ olsun). Meğer Öğretmen Sokak, olmuş sana Muallim sokak. Arapçayı ucundan yalamış ben bile idrakta güçlük çekmiştim bu soytarılığı.  Bu sene malum , Bağdat caddesi civarında ev aradım. Ne sokaklar tanıdık, ne isimleri. Alışık olduğumuz mahalleler, olmuş sana Batman, Superman seti. Binalar yirmi, otuz kat, ve günümüz modası siyahlı, ahşaplı binalar, o daracık sokakları iyice film setine döndürmüş. O kadar ki, köşeden Örümcek Adam, “selam abla, ev mi arıyon?” dese yadırgamazdım vallahi.


Arapça her sene daha görünür oluyor, Etiler’den Bebek’e inen yokuşta arapça tabelalı kebapçı gördüm. Ayrıca Türkçe ismini de arapçaya benzer yazmışlar ki, hepten şık olsun. Eskiden her şey ingilizceydi de daha mı harikaydı? Tabi değildi, şimdi hepten absürd. Biraz ingilizce, biraz arapça, sonra neden “de” leri ayıramıyoruz diye düşün, dur işte...


Yadırgamamız lazım biliyorum, ama yadırgıyorum işte her yerde çarşaflılarla olmayı. Başörtüsü modası hakkında da bir gözlemim var: moda değişmiş. Eskiden “conehead” şeklinde yukarıya doğru uzayan sivri baş bağlama, tahtını kafa çeperini genişleterek bağlamaya bırakmış. Bu şekilde bağlanan başlar, daha hacimli görünüyor, ama vücut oranını bozduğu için, o kafa kontrolsüz bir şekilde boyunda sallanıyor hissini veriyor. Bir hacı kızı olarak başörtüsüyle bir derdim yok, ekleyeyim şurada dursun, millet başka yerinden anlamasın.  Ama bu şekil olayı beni benden alıyor. (Kendime oto-sansür uygulayarak yazdım bu kısmı, biline…)


Sonra kafa tokuşturma olayında da artış var bu sene.

Bu da matrak bulduğum bir hareket, arkadaşlarımdan yapan varsa, hemen bıraksın, karizmayı sıfırlıyor kesin. Ne o? Keçi misin arkadaş, diyesim geliyor. Sarıl, el sık, adam gibi öp! Ne o tos, tos?


Bayraklar artmış, artık hep “darbe sonrası groove” şeklinde yaşanıyor. Memleketin faşist tınıları, koro olmuş, her yerden yayında anlayacağınız. Dünya duyuyor bu sesleri.


Bize yirmi sene önce dolaplarımızı yapmış bir dolap ustası vardı. On sene önce taşınırken yine muhatap olmuştuk. Dini bütün, işini çok düzgün yapan, ve insan olarak da zarif biri. Bu sene taşınırken yine aradık, geldi gelmesine de, aynı kişi değildi gelen. Saydığım bütün özellikleri aynı kalmakla beraber, karşıma biraz daha öfkeli bir müslüman çıktı. O kibar insan gitmiş, “elit”lere saydırmaya çekinmeyen, öfke ve nefret dolu bir usta gelmiş. Tip de biraz daha sakala, entariye kaymış. Şaşırdım. Ve farkettim ki, pek de benzer olmadığımız dolapçıyla aramdaki mesafe açılmış. Bir ortak noktada, işinin mükemmelliğinde buluşabilirken, o ortak nokta olmuş sana bir hendek, ağzımı açsam, bir adım atsam, içine düşeceğim. Beni en çok üzen değişiklik bu oldu, diğer saydıklarım biraz
magazinsel.

Ben “elit” olmuşum, o ise  artık ona ben ne isim verirsem.

Veriyor muyum o ismi? Dirensem de, vermeye meyl ediyorum. Ben vermesem ne olacak, ben nefret etmesem ne olacak? Nefret virüsü, ayıla bayıla yayılıyor her tarafta...Derken bile içim acıyor: iki ayrı tarafta.


Hadi üzdüm sizi, biraz da güzelliklerinden bahsedeyim, o uğraşa uğraşa içine edemediğimiz İstanbul’un martı seslerinden, nergislerden, sümbüllerden, hala bazı sokaklarda müteahhitlere yem olmamış yaseminlerinden, manolyalarından.. Bunlar aynı. Hep birlikte, olanı biteni umursamadan açmaya, kokmaya, ötmeye devam ediyorlar, dünya faşizme inat güzelliklerini her sabah özeye bezeye sunuyor insanlığa.


Bütün İstanbul kafelerde yaşıyor...Menüler harika, hizmet süper. Masalara şarj aleti hizmeti var bir de benim için yenilik. Ahtapot gibi, bir sürü faklı uçlu kablosu olan. Aman kaçmasın dünya!

Kanada köyünden gidince, ayrıca dikkatini çekiyor insanın bu teknoloji merakı.  

Herkes şık, herkes havalı.


Can arkadaşlarım, hepsi kendilerini oyalayan uğraşlarda. Sohbet ortamlarında, burada konuştuğumuz kadar Türkiye konuşulmuyor. Biri iyi, diğeri kötü olarak söylemiyorum bunu. Sadece gözlem. Konuşularak çare bulunacak bir şey değil zaten bu hızlı değişim.


Televizyonu hiç açmadım, Ufak Tefek Cinayetler haricinde, bu nedenle medya faşizmi hakkında bilgi veremeyeceğim. Ama ara sıra göz ucuyla şahit olduğum kadarıyla, ekranlarda eğlence gırla. Hayatımıza “Bu iş bende tatlım!” girmiş bir de. Alışmalı. Alışırız. Hep alıştık. İnsana bahşedilmiş en harika yeti.


Benim ne hissettiğime gelince: değişime epey açık biri olduğumu düşünmüşümdür hep. Her şey değişir, adapte olursan iyi olur, yoksa hep direnişle yaşarsın, ve de sonunda sıçarsın...Beni çok gıdıklayan bir değişim bu. Rahatsızım. Hep kıpır kıpırım. Bu da dengede kalmayı zorlaştırıyor, dolayısıyla, tam da kimseleri yargılamamaya ahdettiğim bir zamanda, o kadar yargılayan, ayıklayan, seni oraya, beni buraya koymaya çalışan bir yerde yaşamayı gönlüm istemiyor. İçine çekiliyorsun istemesen de. İki boş koltuk varsa, sana benzeyenin yanına oturmayı tercih ediyorsun, ve bunu doğru bulmadığım halde yapmak zorunda kalmak beni yoruyor.


Ne kadar vatansever olduğum tartışılır olsa da, memleketten ayrıldığım anda içime yerleşen huzur hissi de ağır geliyor bana. Bu soğuk ülkeye, çirkin şehre gelirken hissettiğim iç ferahlığı, güven hissi de bana tam olarak iyi gelemiyor.

Nesini seviyorum diyorum bu ülkenin, Kanada’nın?

Anavatanım, bana ben olma hakkını vermediğinden, dar alanlara sıkıştırmak istediğinden, kendim olabilmenin insana iyi gelen hafifliğini tercih ediyorum. İnsanım neticede.


Haksız yere evden alınıp götürülen, zaten suçsuz olan  kuzenimin mahkemede aklandığı haberine sevindiğimiz bir ülke orası. Sabahın dördünde, apartmanın bütün zillerinin çalınarak götürmüşlerdi kızı. İki gün nerede olduğundan haber alınamamıştı. Yazsa roman olur diyeceğim ama, nadir bir olay değil bizde…Bugün farkettim Boğaziçi Üniversitesinde lokum dağıttılar diye alınan gençleri...Orada yaşasam dahi, haberleri seyretmesem dahi, kimselerle bu konuları tartışmasam dahi, asla unutmayacağım ülkemin faşist ve bağnaz gelmiş, faşist ve bağnaz gidecek olduğunu, üstelik bir çok konuda, ve farklı görüşlerde...Ve bana memleket nasıl diye soranlara yanıtım hep aynı olacak:


Ne olacak işte, hep bildiğiniz gibi...Artık kim nasıl bilmeyi tercih ediyorsa...

21 Aralık 2017 Perşembe

YENİ YIL YAZISI OLSUN


Yepyeni bir ülkede, kendi çapında  eskimiş biri olarak yeni yıl yazısı yazmanın keyfi üstümde, sizleri eskiye götüreyim dedim...Memlekete, oldukça eskilere gidelim, hadi gelin. Bakalım bizi buralara neler getirmiş...

Bir vardı, bir yoktu, diye başlayayım...Yılbaşının çam ağacı, Noel Baba, herkese hediyeler, indirimler, alışveriş listeleri demek olmadığı bir zamanlar vardı.  Altmışları, yetmişleri görmüşler için şimdinin şaşaası düşünülemezdi bile. Eski yıl devrilince, saf bir yenilenme heyecanı olurdu sadece. Yeni yılı karşılamanın neşesi hep vardı, sadece tüketilen şeyler farklıydı: kuruyemiş ve Chiquita’dan evvelki yılların kıymetli  meyvası Anamur muzu demekti yılbaşı. Bu meşhur ikilinin Yerli Malı Haftası dışında birlikte görüldüğü ikinci yer, yılbaşı sofralarıydı.  Benim gibi ortasınıf bir ailedenseniz, babanız hacı  bile olsa, yeni yıl kutlanırdı. Günahı, sevabıyla kimse ilgilenmezdi. Bunun eğer ki bir hesabı varsa,  öteki dünyaya bırakılırdı.

Genellikle en hamarat kimse, onun evinde bütün aile bir araya gelirdi. Ağaç olmasa da, yeni yıla hürmet edilir, evler kedi merdivenleriyle  süslenirdi. (Kedi merdiveni diye Hz. Google’a yazınca hala çocukluğumun kedi merdiveni çıkıyor vallahi, şimdi merak ettim ve baktım. Zamana direnmiş kendisi.) Tombala da yılbaşında çıkardı kutusundan, çoluk çombalak o rengarenk kartlara bayılırdık. Dünyanın en harika oyunu muamelesi yapılırdı  o  ibiş oyuna: birinci çinko, ikinci çinko ve tombala. Kumarın masumu, aile boyunda oynananı, kazananın üçbeş kuruşluk servete konduğu Tombala.

Siyah beyaz ekranlarda gece yarısına kadar yayın yapılması demekti yılbaşı. Televizyonun İstiklal Marşı eşliğinde, salavatla kapatıldığı yıllardan bahsediyorum. Marş 12’den sonra okunurdu o gece. Televizyonda sadece eğlence olurdu: şarkı, türkü, komiklik. Ve döneme göre şekillenirdi bu eğlence. Mesela darbeyi takip eden yıllarda Bülent Ersoy çıkamaz olmuştu ekranlara, edebimiz bozulmasın diye. Yetmişlerin bütün yükü, Bülent Ersoy’a yüklenmişti nedense: gençleri birbirine düşman eden sanki o, ellerine silah veren sanki o, kardeşi kardeşe kırdıran sanki o. Hep, “Günahını aldılar vallahi,” diye düşünmüşümdür. Ve cezasını çekmek üzere ekranlardan men edilmişti. Eğlencemiz o aralar azalsa da, Özal’la beraber ekranlar zaptedilemeyecesine tekrar şenlendi. Alışık olduğumuz tek kanal TRT’nin “edepli” eğlenmeleri, yerini başdöndürücü bir şekilde fır dönen dansözlere bıraktı. Ve bütün Noel ağaçlarına bedel Bülent Ersoy’umuz da geri döndü göğüslerini gere gere. Yılbaşı demek, artık özgürlük demekti: dansözlere özgürlük, Bülent Ersoy’a özgürlük... İşte tamamdı her şey artık...Yaşasın özgürdük ülkece...Nedir ki özgürlük dediğin, bu değilse...

Yasaklar bitmiş, çok değişmeye başlamıştı memleket. Kapitalizmi hemen benimseyen, ve çok seven güzel memleketim insanı, Coca Cola içen kutup ayısını aileden biri sanmaya başlamıştı seksenlerde. Biz de artık saat 12’den sonra “Yurtdışından Müzik”i beklemeye başlamıştık. İnsanlar Noel partileri yapmaya başlamıştı aile içinde, ayın 24’ünde. Hızla batılılaşan memleketim, çağdaşlığı çoğalan televizyon kanallarında gördüğü gibi yaşamaya başlamıştı. Sue Ellen misali... Kafalar karışmaya başlamıştı biraz, ama özgürlük ve çağdaşlık ne gerektiriyorsa yapmak lazımdı. Çoktan seçmeli testlerdeki başarıya indirgenen eğitim sisteminin de yardımıyla, hızla çağdaşlaşmakta olan memleket, bu sorgulamadan kaptırılan hızın etkisiyle sağa sola savrulmaya başlamıştı artık: belki de başımıza gelen her şeyin suçlusu sadece Bülent Ersoy değildi. Yılbaşı dansözünün parmağı vardı...

Gerisi malum...

Çoğumuzun buralara gelmesinde, ailelerimizden uzak geçen yılbaşlarında  hepsinin parmağı vardı belki de...

Neyse, ben fazla duygusallaştım sanırım yılbaşı yazım sebebiyle...Sizler bana aldırmayın... Özgürce, dilediğinizce kutlayın yeni gelen yılı. Zira bütün kutlamalar güzeldir.

Sizlere, çok sevdiğim bir çocuk kitapları yazarının, Şermin Yaşar’ın, “Benim olsaydı keşke,” dediğim sözcükleriyle veda ediyorum:

“Tavanın dibini sıyırır gibi, tabağı ekmekle temizler gibi, çayın son yudumunu çeker gibi yaşayın bu son günlerini. Senenin en kıymetli zamanları karaborsa resmen, bir gün daha istesen yok, bitti. Yarın güne öyle başlayın, iyi sıyırın 2017’yi kalmasın. Arkamızdan ağlar sonra. Ağlamasın. ”

2018’e yepisyeni başlayın...Herkese hayallerinin peşinde koşma gücü kolayca bulacağı bir yeni yıl diliyorum. Zira hayaller, dilemenin yanısıra, peşinde koştukça gerçek oluyor anca...

Okuyana sevgiler...

5 Aralık 2017 Salı

KANADA’DA KIŞIN NELER YAPILABİLİR? (HENÜZ DONARAK ÖLMEMİŞLER İÇİN KILAVUZ)


Gözümüz aydın, dört mevsimin sultanı, sosyal medyanın eğlencesi Kanada’ya kış geldi...

Daha soğuklar başlamadan, “Amanın, soğuklar da kapıda!” nidaları doldurdu bile her yeri. Kanada’ya kış gelmesi büyük olaydır. Bahara kadar artık her sohbete soğuk havadan bahsetmekle başlanılır. Hadi diyelim ki benim gibi yeni gelenler için değişik bir şey. Hatta, ondan da emin değilim, zira Ankaralıyım, ve Ankara da Toronto kadar soğuk inanın. Daha buraya yağmamış olan kar, Ankara’ya yağdı bile. Ama çok eskiden göçmüşler bile bu “evet, evet, sahiden çok soğuk, donuyoruz, donabiliriz, Antarktika haltetmiş” telaşına katılıyorlar.  Bayılıyorum buna. Adı çıkmış bir kere. Donarak öleceğiz sanırsınız...

Ben de bu kez size o ölümcül Kanada kışında, henüz ölmemiş olanlar (allah uzun ömürler versin) neler yapabilir, anlatayım dedim.

Öncelikle bütün kahvecilerde Eggnog çıkar. Bir tür çakma sahlep. Adından da anlaşılacağı üzere, yumurta bazlı, baharatlı bir sıcak içecektir. Sonra snow candy, ya da diğer adıyla maple taffy zamanıdır kış. Bu eğlencelik tatlı bildiğimiz macun olup, karın üstüne akçaağaç şurubu dökerek yapılıyor. Bunun festivalleri de var Toronto civarındaki küçük şehirlerde. Dileyen Hz. Google’a danışsın, tarihleri ve yerleri öğrensin.

Sonra Toronto’da yılbaşı öncesi hediyelik eşya kermesleri başlar. En popüleri Distillery District’te olandır. Bir sürü ufak tefek hediyelikler meraklısına büyük heyecanlarla satılır. Ateşler yanar, etrafında sıcak şaraplar içilir. Konserler olur. Dev Noel ağacının önünde fotoğraf çekilir, Noel Babalar etrafta salınır. Bildiğiniz yılbaşı geyiği. Üç sene önce ben ilk geldiğimde parasızdı, şimdi haftasonu gitmek isterseniz 6 dolar girişi. Öyle böyle kalabalık değildir haftasonları. Donarak değil, ama ezilerek can vermek mümkündür. Toronto Christmas Market 23 aralığa kadar açık. Pazartesileri kapalıymış, bilginiz olsun. Detaylar www.torontochristmasmarket.com ‘da.

Esas “Yok biz öyle her yerde olan şeyler değil de, daha özel hediyeler almak isteriz, bize oralardan bahset” derseniz, sizi One of a Kind Show’a göndereceğim. Tasarımcıların katıldığı kocaman bir fuar. www.oneofakindshow.com websitesinde detayları var. 23 Kasım- 3 Aralık arasında Exhibition Place’de. Gez, gez, al, al bitmez. Giriş 15 dolar, haberiniz olsun.

Şimdi de sıra benim gibi olanlara geldi...O mükemmel bir şekilde pazarlanan krismıs ruhuyla pek bütünleşemeyen, kıştan anladığı, ruhun bir sürü şeyi tartma, biçme, değerlendirme, korunma, baharlara hazırlanma zamanı olduğuna inananlar için Toronto’da alışveriş yapmadan zaman nasıl geçer derseniz, size kar yağdığında  Beaches’e gitmenizi öneririm. Özellikle soğuk havalarda, ısı eksinin altına düştüğünde donmamak koşuluyla önleminizi alıp giyinerek gidip, yer yer buz tutmuş göle bir göz atın derim. Gölün etrafında donmuş her bir dalın yarattığı benzersiz masalsı tabloya doya doya bakın. O aydınlık beyazı içinize çekin. Ya da adalara salının, donmuş göl üstünde antreman yapan hokeycileri seyredin. Hokey maçından çok farklı, bale kadar güzel bir görüntü. Şehirde bir sürü yerde buz pateni de yapabilirsiniz. En tanınanı Philip Nathan Square’deki.

Uzağa gitme imkanınız varsa, Muskoka’da bir cottage tatili yapın. Ben Huntsville’de Cedar Grove Lodge’a gitmiştim. Sabah, akşam geyikler donmuş gölün üzerinde salınsın, seyredin. Gölde uzun uzun yürüyün, beceren buz pateni de yapabilir. Ya da buzda balık avlamayı deneyin. Dog sledding de çok değişik bir şey, www.torontoadventures.ca ‘den Toronto yakınlarındaki günübirlik turlara bakabilirsiniz. Köpekler kızaklarla sizi çekiyor, Andersen masalında  gibi hissediyorsunuz kendinizi. Hazır şehirden biraz uzaklaştınız, Collingwood’da Blue Mountain’a da uğrayın, kış geldi de bir kaymadı demesinler...


Hadi herkese keyifli donmalar... 

21 Kasım 2017 Salı

SEN ÇOK YAŞA SOSYAL MEDYA



Ödül kazandım, facebooka koydum, “like”ları “like”ladım. Hoşuma gitti, güne hoş başladım. Sosyal medya sağolsun.

Evet hoş bir yanı var durumun. Çoğu zaman kim ne yapmışa bile fazla odaklanmadan likeları, iltifatları “bas bas bas ortaya leyla” şeklindeyiz hepimiz. Ben ne ödülü almışım, kimse ona bakmıyor. Hoş ben de bakmıyorum,  hemen post ediyorum, ki likeları sayayım sonra diye. İnsana “pişu”ymuşsun hissi veriyor. Bu pişu, eski ortağım, laz Afitap’tan, andık bak yine, hayatımın en çok şey öğrendiğim dönemiydi, bu nedenle arada anmasam olmuyor. Lazlar, köyden biri okuyup adam olduğunda, o kişi için “çok da pişu oldu” diyorlarmış. Pişu olmak, çok iyi birşey olmak anlamında yani. Hepimizin pişuluğunu çoğaltıyor bu facebook ve benzerleri.

Benden duyun, yabancıdan deği. Çoğu ödül hikaye, bastırıyor parayı veriyorsun bir kuruluşa, kuruma. Bir gelir kaynağı bir sürü kurum için yarışmalar. Seni başka para verenlerle yarıştırıyorlar. Sonra çoğu ödül için sosyal medyada oylamalar yapılıyor, eşe dosta oylatıyorsun, kim daha popiyse (popüler diye açayım  genç jargonuna mesafeli olanlar için) o alıyor oyları, hop bi şey kazanmışsın. Ayrıca, ödülü seçen mecra hep bir jüri, yani bizden daha bilgili olduğu varsayılan başka insanlar. Hele sanat, edebiyat  gibi tamamen ruha hitab eden olaylarda hiç anlamıyorum neden bir jürinin bir şeyin "bu iyidir" demesine itibar edilmesini. Eseri yaratanla, eseri deneyimleyen arasındaki  mahrem ilişkiye kim hükmedebilir? Oscar'ları da bu nedenle seyretmem zaten. Kime ne benim neyi beğeneceğimden, ya da bana ne onların beğendiklerinden. 

Ne kazandığından ziyade, sosyal kurdelelerine bir tane daha eklediği için mutlu herkes. Kırmızı kırmızı kurdelerle dolaşıyoruz hepimiz. Bazıları ödül bu kurdelelerin, bazıları ise “çok şükür”ler. O şükürler yok mu o şükürler. Aşure yapan komşuya şükür, (haha, buna takığım , kimse alınmasın) hayırlı evlada şükür, etrafımızdaki kalabalığa şükür... Ve saire, ve saire...

Neden ve kimlerden ibaret o kalabalık, bir dönüp bakmıyoruz. Bizi övgülere boğanlara karşı hiç birimiz boş değiliz, ama eğer zaten yapılacak olanı yapıyorsak, neden ekileniyoruz, ne kadar muhtacız o övgülere, bir durup düşünmüyoruz. Şüküre karşı değilim, bilenler bilir, oldukça dua, şükür, üçkuluvallabielham bir tipim. Sadece ne kadar düşünerek tepkilerimizi verdiğimize dikkat çekmek istiyorum. Ve hatta tamamen kendi kendime konuşuyor varsayın beni, düşünmek istemiyorsanız, ve hâlâ buraya kadar okuduysanız...

Yaşadığımız çok şeyin içini boşaltıp, ödüllerle, şükürlerle dolduruyoruz. O fotoğrafı çektiğim gün kızla kurduğum irtibatın keyfini, sohbeti, benim daha güzel fotoğraf çekmek için verdiğim gayretten aldığım hazzı, o fotoğrafı bilgisayarımda açıp da güzel olduğunu benim farkettiğim anın sihirini, kendime “aferin elif, uğraşıyorsun, ve oluyor”un kalbime akan ılıklığını, “şöyle yapayım bir daha”nın umudunu, kendi kendim ve ekranımla başbaşayken kendimi alkışlamamın önüne alırsam o tebrixleri, işte o zaman özgürlüğümün gittiği andır.  Sınırı toplum değil, kendimiz belirlersek mesuduz, yoksa gözümüz ekranda yaşamaya mahkumuz...

Kerem’in dediği gibi... Kendimizle ve/veya sevdiklerimizle gurur duymak için bir şey yapmamıza ve/veya bir şey yapmalarına ihtiyacımız olmamalı. Ben de dahil, çoğumuzun elli yıllık öğretilerine karşı durmak demek bu. Kötü niyetle değil, ama büyük bir ısrarla bize dayatılan bir sanal olgu bu. Eskiden de sanaldı, bugünün yüzde bin sanal  dünyasında hâlâ bin beter sanal...Gerçeklikle bağımızın kopmaması için, bunu kendime hatırlatma gereği duyuyorum ara ara. Geçenlerde facebooka konmuş eski bir tatil köyü fotoğrafında şarkı söyleyen genç elife:" Aferin bunu da başardın ya!" yazan bir zihniyetin yavrusuyum ben. Ve yanlız olmadığımı biliyorum. Ben sadece geveze olanım o güruhtan... Belki bunu hatırlamaktan hoşnut olacaklar vardır okuyanlar arasında, ve belki benim gibi yürüdüğü yola ara ara dönüp arkasına bakanlar vardır ve kendileriyle gurur duyuyorlardır sanallıklarıyla ilişkilerini geride bırakmayı başarmış olmakla, ya da hâlâ mücadele verenler...Ama el netice, bir şekilde olayın farkında olanlar...

Bu arada, ödül bileğimin hakkıydı, o ayrı. Ama ödülsüz de o fotoğrafın güzel olduğunu biliyordum. Güzel olmasaydı, ki bir sürü öyle fotoğrafım var, çok sevdiğim, hepsi benim bebeğim...Bana en büyük ödül, bana çok şeyi unutturan bir uğraş. Bana kazandırdığı arkadaşlıklar, bana kazandırdığı zaman, bana kazandırdığı ben...Habire yarışmalara katılıyorum, kulübün eğlencesi, üstelik gelişmeye sebep oluyor.


Çok teşekkürler beğenilerinize, tebriklerinize. Bekleyin, başka ödüller de paylaşacağım ara ara...

9 Ekim 2017 Pazartesi

DÜNYA YANIYOR, BEN VİDYO YAPIYORUM...SORUN BİR, NEDEN?



Dünyadan koptum gibi değil mi? Paylaştıklarıma bakan, adı Lolipop falan olan bir gezegende yaşıyorum sanır. Zaten kopuktum, hepten uçmuşum gibi değil mi?

Ben zaten herkes gibi köşe yazısı, kitap, film eleştirisi gibi başkalarına ait olan fikirleri okumazdım zaten. Benim fikrim bana, onlarınki onlara, diye düşünürdüm. Ki öyleymiş, bu yaşımda artık iyice eminim. Onların fikirlerini beğenmediğimden değil, bana ne gerçekten diye düşündüğümden.  Herkesin sevdiği, sevmediği kendine. Bu yaşımdan sonra daha az yargılayan biri olmaya nafile bir şekilde çalışıyorum. Çok zor bir şeymiş.  

Haber dinlerdim eskiden, artık kapattım çoğu medyayı, twitterdan haber takİp ediyorum, başlıklara göre açıp göz gezdiriyorum. Uzun boylu okunacak şey yok zaten.. Kimse, hiç bir yerde güvende değil. 

Habire “Dünya giderek boka sarıyor, İşit hepimizi öldürecek, küreselce ısınıyoruz, kutup ayıları ölüyor, GDO kursağımızda, Siri’lerin insafına kalacağız, eyvah gluten, eyvah şeker, eyvah kalori, eyvah kaç kalori, tüh atamadım onbinadım, eyvah kırışıktık, eyvah yaşlandık, ne! yoksa ben de mi ölümlüyüm?” nidalarının girdabına kaptırdın mı ayvayı yedin. 

Sanırım beni biraz da dizi seyretmemek koruyor. Seyredene lafım yok, kendi deneyimim: bırakınca kendime  çok zaman kaldı. Bilgisayardan kendi seçtiklerimi  seyrediyorum. Sosyalleşirken sorun olabiliyor, o zaman da napalım, susuyorum. Başka lafı olan insanlar çoğalıyor etrafımda zaten. Hep tepkiliydim herkesin yaptığını yapmaya, bazen saçmaladığım oluyor tabi, ama bu da huy, bir tür direniş...George Orwell’den 13 yaşımda çok etkilenmiştim, zahir ondandır...

Memleket desen  tam bir sirk. İçine çekilmeme müsade etmiyorum. Çekilsem de bir, çekilmesem de. Olan oluyor. Türkiye'den  uzaklaştım da böyle oldu sanmayın, buradaki Türklerin büyük kısmı sizlerden daha fazla geceli gündüzlü türk twitterında, türk medyasında yaşıyorlar. Onlar adına konuşmuş olmayayım...Ve üstüne daha fazla yorum yapmayayım...Kendi adıma konuşmaya muktedirim sadece.

Farkettiyseniz, olan biten korkunç şeyleri her bir köşe yazarı, her bir bilim insanı, her bir sosyal medya kullanıcısı itinayla tekrarladığında pek de fazla bir düzelme olamıyor durumda. Sebepleri bilmek de nafile, bundan sonra olacakları tahmin etmek de. Eskiden, yani te yetmişlerde Stingrey vardı, denizaltında geçen bir kukla çocuk dizisi... Meşhur repliği hayat mottomdur: “Üç saniyede her şey olabilir!”. Her şey, her an değişir, değişecektir, değişmelidir de. Bizim arzu ettiğimiz şekilde değişmeyebilir, ki olan biten bu minvalde.

Olacak olan oluyor, ve gerçekten zaten o “olacak”daki gelecek zaman, geldi artık.

Bütün bunların dışına çıkma gayretindeyim. Çünkü bütün bu boktan ortamda kendimce birkaç seçeneğim var: ya korkup korkup bağırmaya devam edeceğim, senelerce yapmışım, facebook yüzüme yüzüme vurmakta. Ya da, önce epeydir olan bitenden şaşmış kendi merkezimi bulacağım, ve dünyanın ihtiyacı olan şefkatten kendimde bulduğum kırıntıları bu dünyaya bir şekilde akıtacağım. 

Bu dünyadan hayır yok, artık birbirimizle biz ilgileneceğiz, anlaşıldı. 

Önce eşim, dostum geliyor tabi. Birlikte aynı şeyleri yapıyoruz diye  aralarında emniyette hissettiğim güruhlarım yerine, ruh frekansımın tuttuğu dostlarım var benim.  Sonrasında, o ilk  halkanın biraz daha ötesine de  gerçekten dokunabilirsem, bu bana yetecek. "Büyük şeyler yapma", "memleketi kurtarma", "hep iyi, doğru, dürüst olmaya çalışma" sanrılarından arındım sanki, iddialı da konuşmayayım, zira içimdeki o senelerin elifi ara ara dürtüyor ve beylik laflar etmeye başlayıverirken buluyorum kendimi kalabalıklarda...Öyle büyük biri  değilim, çok şükür anladım...Buna en çok annem üzülecek ama, napalım, o da alışır elbet...

Bu hayatı çok sorguluyorum, bana yapma, daha gençsin falan diyorlar, he he...Elimde değil. Kocaman “Neden?” ler hep vardı çocukluğumdan beri. Arandım, tarandım, baktım pek aklımın aldığı şey değil bu hayat. Aklım almasa da, ruhumun hafif hafif  hissettiği güzel bir esinti var. Ara ara kendimi iyi hissettiren. Bu esintiyi takip etmeyi seçtim. Ona takıldığımdan beri de daha keyifliyim.

Bundan yapıyorum o naif vidyoları. İçime o esintinin dolduğu anları yakalayıp aktarmaya çalışıyorum. Arada bir kaç kişi “Bana iyi geldi” deyice de mutlu oluyorum. Zira benzer yanlarımız çok hepimizin. Güzel melodiler, güzel renkler, görüntüler herkese ilaç.

Korkmuyorum. Giderek daha az korkan biri oluyorum sanırım, zaten öyle kilodan, mikroptan, yaşlanmaktan, ölümden falan korkmazdım, allah vergisi bir durum. Bu da işimi kolaylaştırdı. Bu Kanada’da olduğum için değil, samimiyetime ne kadar inanırsınız bilemem... Zira dünyanın çivisi bir yerinden çıktı mı, denge her yerde bozuluyor. Hem süper bir kalkanım daha var: hepimiz nasılsa bir gün öleceğiz, değil mi? Her sıkıntılı anıma ilaçtır bu benim. Her şeyi hafifleştirir. O halde, derim, kendi tercihlerime bakayım ben, zaten az kaldı...Biraz bencil olmayı getiriyor bu beraberinde, fedakarlığın da büyük tuzak olduğunu farkettiğimden beri daha rahat bencil takılabiliyorum.

Şöyle toparlayayım: Las Vegas patlaması beni hala ağlatabiliyor arkadaşlar. Ya da Nuriye’yle Semih haberlerine üstten üstten bakarken, içime isyanlar fırtına şeklinde dolmaya meylediyor.. Hislerim insan olan  herkesin hissettikleri, sadece tepkilerimi seçiyorum. İnsafsızca geliyor kulağa, umurum değil... Çok mu doldu gözlerim bir şeye, açıyorum valslerimi...Bu dünyanın en büyük nimeti sanat, müzik...Hemen acıyan yerlerime sarıyorum...

Ve böyle devam ediyorum...

Ancak böyle devam edebiliyorum...


Okuyana sevgiler...

9 Eylül 2017 Cumartesi

DÜNYAYI KAZANACAĞIM DİYE RUHUNU KAYBETME





Oğuz arkadaşım paylaşmış bugün, facebookta gözüme takıldı, ve epey bir süre  takılı kaldı:

"Dünyayı kazanacağım diye ruhunu kaybetme."

Ve içim anlatmaya başladı...

Büyü Elifcik!

Ruhun isyanlarda. Artık karanlık dehlizlerde savrulurken tutacak bir el istemiyor. Kendi dengesini kendi başına tutturmak istiyor.

Bazen "şuursuzca iyi", bazen "acımasızca fena" arasında zigzaglardan da sıkıldı, çizgiden şaşmamak istiyor.

Kontrolün tamamen bende olduğunu biliyor artık, önünü az sisli puslu da olsa,görebiliyor.

Artık sadece ona itibar edilmesine razı, sorumluluğu üstleniyor.

Kontrolü epey bıraktırttı sana, ama ara ara hâlâ  didişmek zorunda kalıyor, lâf dinlemediğinde ensene bir tane patlatmaktan çekinmiyor.

İçindeki canavarları, öcüleri sana kazandırma yolunda, pes etmiyor. Gücün iyiliğinde değil, esas o dizginlenemeyen kötü bulduğun, kendine yakıştıramadığın hallerinde. Seni iflâh olmayan paradokslarınla uzlaştırıyor.

Ben de çoğumuz gibi sadece iyiye, güzel, doğruya yönlendirilen bir çocuktum. Daha doğrusu, minik bir robottum. Aklına çok güvendiğim(iz) bir annem vardı. En doğrusunu bilen, hem akıllı, hem güzel, hem hamarat mı hamarat, iyi mi iyi...Annem erkenden kalkar, kendi başına iki çocuk, kafada bigudiler, yemekler, sofralar, misafirler, hem yemek sonrası- sonradan benim görevim olan- masa altı silmeler, süpürmeler, sosyal hayat tavan, sadece bizi değil, etrafındaki herkesi çekip çeviren bir sihirli değnekti. Bana sadece hayran olmak, ve denileni yapmak düşüyordu. Ne âLâ, düşünmen gerekmiyor, süper bir konfor alanı. 

Birileri sana bu iyi diyor, bu kötü diyor, sen de kaydediyorsun belleğe.

Ama hepimizde her şeyden biraz var. Bir zaman sonra ne yapacağını bilmiyorsun ara ara kendinde karşılaştığın o kötü dediklerinle...Şirâze şaşıyor. 

Ergenlik denen başbelası evrede burunlarını sokuyor zaten o meretler...Kendimce, naçizane  iyiliğe, güzelliğe, doğruluğa ihanet etmemeye çalıştığımdan, itiraz etmeyi  (= esasen g.tün yememesi hali) tercih etmedim ben. Bunun yerine kendi yöntemlerimle, yine istenilen doğrultuda, ne şiş yansın, ne kebap , hareketlerimi yönlendirmiştim deyip, kısa keseyim mevzuyu, kibarca.

Biz öyle kalabalığız ki, hemcinslerimden bahsediyorum sadece... İtiraz etmeyen, punduna uyan, uyduran, hep iyi, edepli, merhametli, vicdanlı, her lüzumlu lüzumsuz şeye özür dileyen, saygıda, edepte kusur etmemeye çalışan, sonra da saçma yerlerde içindeki dizginleyemediği canavarla ara ara karşılaşan, bazen bastıran, bazen bastıramayan, “iyi”ler, “kötü”leri arapsaçına dönmüş bir kuşağız. Kötü, kaba, fevri, isyankar olunamaz, kimse sevmez öylelerini...Asla misafirliğe eli boş gitmeyenleriz biz, başkalarına ayırdığımız zamanın en güzel hediye olduğunu asla düşünmeyerek.

Sevmeyi hediyelere boğmak sananız biz. Bağımlılığı sevilme sananız...


Bütün güzellik yarışmalarında "dünyada barış" isteyen kızlar gibiyiz, şuursuzca sadece iyiyi, güzeli, doğruyu kabul eden, diğer kötü dediği herşeyi yok saydığını sanıp, baskılayan. Giderek de bu sınırlar tarafından boğulan...

Annemizin sıcak kucağından ayrılmak istemeyen, ama bir yandan da isteyen( Beyaz’ın bir tiplemesi vardı, hem denize girmek istiyorum, hem de ıslanmak istemiyorum” diyen, aynen o hal), öğrendiklerini üstüne eklediği iflah olmaz dış bilgilerle kız evlatlarına aktarmaya hevesli, bağımlılıkları işine geldiğinde hoş, işine geldiğinde nahoş bir grubuz. 

Bayramda sıkıysa  komşuların yanına çıkma! Aylarca etkilerinin evde fırtına gibi esebileceği evlerde büyüdük biz.  Kaçımızın annesi telefonu kapatırken, biz bir şey demediğimiz halde, eğer yanında bir varsa, “Olur söylerim, onun da selamı var” demez? Neden? Çünkü kızı kibardır, konuyu, komşuyu, bakkalı, kasabı, dıdısının dıdısını düşünür, öyledir adet bizde. Yemişbeş yaşındaki annem, bağırsak kanseri olduğunda yoğun bakımdan çıktığında, başında bekleyen kızının koğuş hemşirelerine ikram edilecek past böreği düşünemediği için üzülmüştü, allahtan halasını iyi tanıyan kuzenim Pelin, bu olmazsa olmaz görevi yerine kimse söylemeden yerine getirmişti de, ailecek mutlu olmuştuk. Bu gülüp geçtiğimiz küçük şeylere, aslında kuşaktan kuşağa aktarılan hoşluklar olarak bakıldıkça, içimizdeki küçük kızlar hep bu hikayelerle büyüdükçe, içimizdeki canavarları yok saydıkça, hep iyi, daha iyi olmayı hedef edinince,  dünya  öfke dolu, kime kızacağını şaşırmış insanlarla doluyor işte.

Yakın arkadaşlarımızı da öyle iyiler arasından seçtiğimiz için de etrafımız kibarlıktan geçilmiyor...En yakın dediğimiz arkadaşlarımıza bile eskaza o kötücül yanımızı gösterdiğimizde, hooop, sepet havası olabiliyoruz. Sen kendini bütün olarak kabul etmediğinde, kimseler etmiyor. Seni "parça parça, mümkünse işimize yarayan sıfatlarını alalım, işimize gelmeyeni almayalım, mümkünse parçala kendini, öyle gel" şeklinde istiyorlar. Bazen mümkün olmuyor...

Daha mesafeli arkadaşlıklarımızda ise “Herkes beni ne çok seviyor!"u aramaya meyl ediyoruz. Etraf sevgi sözcüklerinden geçilmiyor, çok kısa ürede "Elif'im" mertebesine erince "Dur bir dakika bu işte bir tuhaflık var," demek yerine, hoşnut oluyoruz. Kendini yeteri kadar sevenin, çok sevilmeye ihtiyacı olmuyor esasında. 

Kendini bilen de iltifata da, yerilmeye de mesafesini aynı tutuyor. Her iki durumdan da fazlaca ekilenip bazen çoşup, bazen ağlak yapmıyor. 

Ve en önemlisi, bu şekilde fazla ahlakçı öğretilerle büyüyünce, iç seslerimiz susuyor. Bastırıyoruz bunlar. İçimiz bir şey diyor, dışımıza uymak için başka şekilde davranıyoruz. Bir süre sonra ise biz kadınların evrenle en kuvvetli bağı olan sezgilerimiz uykuya yatıyor. Hayatı anlamlı kılacak her şey içimizden süzülüp boşalıyor, ışığımız azalıyor, renklerimiz soluyor. Birbirimizin aynısı oluyoruz. 

Aynı şekilde davranıyoruz kızlarımıza, biz nasıl kendimize yabancılaştıysak,  onları da kendilerinden uzaklaştırmaya başlıyoruz. Bize doğru diye öğretilenleri mutlak doğru varsayıp, onları korumak adına boca ediyoruz güzel ruhlarının üstüne, beton niyetine, bütün iyi niyetimizle, aynı annelerimizin korumacılığıyla. Uzaklaşmalarını istemiyoruz onları ancak biz koruruz diye. Kendi başlarına uçmayı öğrenmelerine razıyız diyoruz lafta, arkalarından ağıtlar düzüyoruz, göreceklerini bile bile. "Dünya korkunç bir yer, ya kaybolursan?" mesajları gırla gidiyor. Onlara da kendileri gibi olmalarını, içindeki mücadeleci, her koşulda yolunu bulabilen kadını hep aramalarını, elalemi hiç iplemeyip, kendi istedikleri hayatı tasarlamalarını, bunun için de onları hep koruyan "anneyi" zamanı geldiğinde küçük bir törenle  bırakmaları gerektiğini anlatmıyoruz.

Bir annenin  kızına bırakacağı yegâne mirası var halbuki: o da  onlara öğretilenlerdense, sezgilerine  daha fazla itibar etmeyi öğretmek, ki biz etrafta olmadığımızda elleri boş kalmasın, bunu unutuyoruz...

Okuyan bütün annelere sevgiler... 

Ruhunu büyütmeye niyetli olanlara “Kurtlarla Koşan Kadınlar”ı öneriyorum...