27 Haziran 2017 Salı

ALTERNATİF BAYRAM YAZISI




Nostaljik bayram yazısıdır bu...

Şu nostaljik bayram yazıları tetikledi beni. “Allahım o ne güzel bayramlardı! “türünden...

Ben de yazacağım bir tane, dedim. Neyim eksik?

Hazır birlik beraberlik mesajları gırla gidiyor ya, düşündüm,  biz bu çok harika bayramlarla birlik beraberlik içinde büyüyen bir kuşağın yarattığı bir Türkiye gerçeğini yaşıyoruz hep birlikte...Ve bu gerçek paramparça.

Çok filozof olmaya gerek yok bir yerlerde bir saçmalık olduğunu anlamak için. 

“Bayramlar değişti, bu nedenle bu haldeyiz,” yaklaşımın yerine, “Madem biz bu birleştirici bayramlarla büyüdük,  neden şu an bölük pörçüğüz?” diyen bir savı öne sürmek istiyorum.

Bu dînî bayramların en baba mesajı nedir arkadaşlar? Birlik, beraberlik, küsler barışsın, hadi aranızda anlaşın falan filan değil mi en halk dili özetiyle? Koca bir yalan o iş, benim zamanında aramın soğuk olduğu arkadaşlarıma "hadi bayram, barışalım," diye mektuplar yazdığım olmuştur. Neticeyi bilmek ister misiniz? Söyleyeyim: kıç üstüne oturma. O zamanlardan bilirim bu küsler barışsın geyiği de kulağa hoş, bünyeye zarar bir cümledir. Netekim, bu bayram da kimseden ses çıkmadı...Zira, zamanı gelince giden gidiyor, bize bu gerçeği anlatsalardı, daha az canımız yanardı eminim...

Konuyu dağıtmayayım, geçen hafta Toronto’daki bir türlü memleket hasretiyle, üzüntüleriyle dahi birleşemediğimiz “Adalet” yürüyüşü de konunun tam üstüne tuz ve biber olarak bastı, ve ben bu birlik, beraberlik, bayram, kutlama  konularını yazmazsam patlayacağım noktaya geldim. 

Evet yürüdük.  Otuz, kırk kişi. Ben a çoktan muhalefet olarak ümidi kestiğim için sorgulamayı da kestiğim CHP’nin düzenlediği yürüyüşe gittim. Ertesi gün başka grup yürüdü. Onlar da başka sol görüşlülermiş, daha da deşmedim kimler, neler. İki sol birleşip allahın Toronto’sunda, şu memlekete de az destek verelim, uzaktan da olsa ,” kalbimiz sizinle” diyelim diyemedi malesef.

Bazı arkadaşlarım ikisine de gitti. Ben saçmalık olduğunu düşündüm, gitmedim. İlk Özgecan Aslan cinayetinde yürümüştüm. Ben kürtlerin düzenlediğine gitmiştim, meğer başka bir tane daha varmış, o hem de medyatikmiş. Eh, kameraları duyan gelmiş de diyebiliriz diğerine. Ben garip garip, sessiz sedasız Kürt gençlerle yürüdüm.  Kalbim yanıyordu Özge için... Aynı Nuriye için, Semih için yandığı gibi. Kendi kendimi tatmin etmeye yürüdüm ikisinde de. Bir şeye etkimiz yok, zaten döne döne, kendime baka baka bir hâl olmuşum, yaramı sakinleştirmeye yürüdüm ikisinde de. Öyle uzun uzun düşünecek hâli yoktu bünyemin: o kimdir, kimlerle fotoğrafım çıkacak, kimler alkışlayacak, takdir edecek veya yerecek. Zaten umrum olmaz o ayrı ya...Kimlerle görünmüşüm, nasıl anılmışım...
(Bazen “Acaba umursasam mı?” dediğim de olmuyor değil. Zira, burada  tarikat müridinden, PKK’ya uzanan bir çizgide anıldığım kulağıma geldi ara ara.Gülmekten şaşıramadım bile )

Bir üçüncü şans vereceğim Toronto protestolarına yine de , memleket bu halde oldukça çıkar yakında başka bir protesto nasılsa. Çünkü ben genelde herkese, ya da her olaya  üç kere şans veriyorum artık. Yeğenim Can’ın kulakları çınlasın. Ondan öğrendim üçlemeyi: o kızlara üç kere şans veriyordu, üçünde de iş çıkmıyorsa, yallah başka kıza yollanıyordu. Gayet mantıklı buldum, ve kendime uyarladım. İşe yarıyor, tavsiye ederim.

Velhasıl, kilometrelerce uzakta da bölük pörçüğüz. Ve farklı grupların, istisnasız hepsinin destek aldığı şey: “ötekileştirme”. Bölük pörçük Toronto Türk toplumu. 23 Nisan'ı iki ayrı grup, iki ayrı yerde kutluyor mesela. Akıllara seza. Bu gerçekten sosyoloji vakası, üstünde çok düşünmeme rağmen beni epey aşıyor. Biraz anlamaya çalıştıktan sonra, bünyemi bununla meşgul etmemeye karar verdim. Ama yoğun talep olursa, bu konunun çok da matrak hikayelerine  şahit oldum, yazarım belki. Bir de koruma tahsis etmem lâzım ama kendime...

Birlikte değil, ötekileştikçe güçlüyüz nedense...

Ve gırla gidiyor birleştirmeye yönelik nostaljik bayram mesajları. Ama sanırım bu bayramları baştan formüle etmek gerekecek...

Şimdi idealize ederek, "ah vah, nerde o eski bayramlar," diye dövündüğümüz bayram olayımız aslında neydi, unutanlara hatırlatmak için en başından başlıyorum:

1 1- Bayram temizliği olayı: Pislik malum en korktuğumuz şeydir milletçe. Kapı önünde ayakkabı çıkarırız, beş vakit abdest alırız, ve hepimiz bal dök yala kıvamındayız bu nedenle. Temizlik şarttır. Ev ahalisini canından bezdirircesine hummalı bir temizlik  hâline çoğumuz aşinayızdır. Böyle büyüdük. Bayram mı geliyor, temizlik denetimine müfettiş mi belli değil. Sebebi tabi ki temiz ve düzenli olursa enerjiler hoş olur, ruhumuz hoş olur vs vs. Ama bu idrakta değildir genelde anneler, olay daha ziyade “Konu komşu gelecek, neme lâzım” şeklinde gelişir. Yani müfettişler aslında koynumuza  misafir diye aldığımız yılanlardır. Hele kız çocuğuysan, sıçtın. Kendi evimizin temizlikçisi olduğumuz evlerde büyüdük çoğumuz. (Buna karşı değilim, zira büyüyüp de eve yardımcı, çocuğa bakıcı tarzı yaşamlara geçiş yapınca o hayatı hep sorguladım: modern zaman köleleri çalıştırdık çoğumuz...) Ama annelerimizin temizlik, güzellik ve hummalı yemek, tatlı hazırlığı beni çok yordu. Biraz rahat olsaydık, bayramlarda kendimizi komşular, akrabalar uğruna unutmasaydık başka bir ülke olur muyduk hep düşünmüşümdür.

2 2- Katlanmak zorunda olduğumuz akrabalar: Evet, bayramdan bayrama gördüğümüz akrabalar.  Bayramlarda sevmek zorunda olduğumuz akrabalar. Onlar da bilir senin ne hissettiğini, yalandan edilen iltifatlar... Bilirsin az görüldüğün için daha fazla meraklarına maruz kalmışsındır. İltifat mıdır, nedir anlamadığın cümleleri vardır bunların, hiç unutmazsın: “Elif’ciğim, sen de hiç büyümüyorsun maşallah.” Sanırsın iyi bir şey söyledi. Genç kaldın gibi bir şey dedi sanırsın. Acele edip de sevinmeyesin sakın, gururunun okşanmasına müsade etmeden, bir sonraki cümle  iner şşşrrraakkk diye : “ Çocuk geldin, çocuk gideceksin.”

3 3- Daha da fenası, katlanmak zorunda olduğun misafir çocukları: ”Elif ablası hadi odana götür Öküzcan’ı.” Genelde bunların tümü ileri doz yaramaz olurlar. Normal zamanda gelseler, bayram olmadığı için sen sıvışırsın, okulu, dersi, mersi bahane edip. Ama bayramda herkes evinde gözaltındadir. Uzayamazsın. Misafri çocuğu esir almıştır seni, kurtulamazsın.

4 4-  Fantastik komşu ziyaretleri: Saçma şekilde “önce 2 numaraya, sonra 4 numaraya, 4’ler ve 2’ler birleşip 6 numaraya, sonra 6’lar 5’e, ay hangisini atlamıştık arada, eh 6’dan sonrakiler kalsın yarına, uzaktan unutulmuş akraba gelirse, gel çağır kapıya” şeklinde gelişen absürd komşu ziyaretleri vardır. Her gidilen evde aynı sırada: önce kolonya, sonra kahve, likör, şeker triosu, sonra ardından çatlatmayan allah çatlatmıyor, baklavası, kadayıfı, ve aynı, “daha daha nasılsınız?”la başlayan, hiç bir anlam içermeyen, boş boş, kıt kelime hazneleriyle kurulmuş muhabbetler. Bugün bize miras kalan lafla memleket kurtarmalar, ya da lüzumsuz hava atmalar da cabası...Ve komşulardan daha hızlı hareket edebilen dedikodular, sen daha üst katın kapısını çalmadan, alt katın lafı girmiş oturmuştur başköşeye...

5  5- Aile yemekleri: birinci öğlen, birinci akşam, ikinci öğlen, ikinci akşam, üçüncü öğle, üçüncü akşam diye epey kompleks planlama gerektiren şaşalı organizasyonlar. Bir de o herkesin sizde olduğu akşamın bitmeyen bulaşıkları aklımdadır. Sanki kıtlıktan çıkmışız gibi ha babam tıkınılan bu ortamlar, bayramlara yüklenilen anlamı epey hedeften şaşırtmıştır.

6- Bayram hediyesi: Herkesi derinden etkilediğine şahit olduğum bayram mendili denen takdire şayan harika hediyenin takdirini yorumsuz olarak size bırakıyorum... ve binlerce el öpmeyi...

Bütün bunlara bakınca, neden eski bayramlar yok anlamak mümkün: bıktı millet o yalan sosyalleşmelerden de ondan... Samimiyeti sorgulanan, “aileyiz, birbirimizi sevmeliyiz” riyasından...

Ne kadar popi olduğunun, (gençlerin jargonunda: anlamı ne kadar popülersin) ne kadar sevildiğinin epey kandırıkçı bir göstergesi olan bayram ziyareti şaşaasının gölgesinde büyüdük biz. Eskiden facebook “like”larının olmadığı günlerin ölçütüydü bayram trafiği...Yani insan aynı insan... Değişmeye gönlü olmadıkça, nefsi hep aynı yerlere çalışmakta malesef. 

Bugünün bayramlarının ise bunlara ek ayrı bir trajik durumu var: Memleketim büyük bir travmadan geçiyor. Her yanı kanıyor, yaraya parmak parmak tuz basanlar da çok acımasız. Hep yaralıydı, o da ayrı, ama o yaralar şimdi gözardı edilemeyecek büyüklüğe ulaştı. Ta fizandaki görüyor. Bayram kutlayası yok çoğunluğun, bu boğucu ortamda, anca  bir şekilde kendine nefes alacak alan arıyor.

Bakmayın, bana her gün bayram diye bu kadar önemseyemiyorum bayram nostaljisini...Ama olaya, kutlamaya, mesajlarına, adabına biraz daha şuurla yaklaşma zamanı geldi de geçiyor bence. Hayat devam edecek hep, ama bu bayram geyiğini de az sorgulayalım artık...Mevzuya bir de mesnetsiz bir romantizm ekleyerek kaçtığımız gerçek yüzümüzle yüzleşmeyi daha da ötelemeyelim. Gerçek sınavımızın sözde değil, özde birlik- beraberlik sınavı olduğunu anlayalım.


İçerde ve dışarda... Ötekileştirmemeye samiyetle, şekilcilikten ırak, ilk önce konudan, komşudan başlayalım...

Hadi iyi bayramlar hepinize, dağılalım...

20 Haziran 2017 Salı

BÜTÜN KABAHAT ELÂLEMDE


Kabahat elâlemde...

Evet, bütün suç elâlemde...

Ne Tayyip’te, ne chp’de, ne mhp’de, ne iktidarda, ne muhalefette, ne kürtlerde, ne dinde, ne Feto’da, ne sende, ne bende...

Kabahat elâlemde...

(Özellikle kabahat... suç değil... kökü “kbh”. Çirkin , kötü davranış demek. “Suç”la kıyaslandığında, daha okkalı. Sevdiğim kelimelerden, sesi anlamıyla çok uyumlu kelimelerden)

Koca bir coğrafyanın, tüm ortadoğu ve  magrebin kaderidir elâlem.

Özgürlüğün bittiği yerdir.

Gözlerin esaretidir.

Fısıltıların ağırlığıdır.

Dedikoduların düğümüdür.

Adı konmamış kuralların, kaidelerin baskısıdır.

İnsanın asla kendisi olmasına müsade etmeyen bir müessesedir.

Canevidir bizim buraların elâlem.

Evden çıkarken “Neme lâzım, eğer bugün ölürsem, arkamdan donları yerden yoplamasınlar, ‘ay hale, jale, bütün mahalle de ne pasaklıymış!’ Demesinler” diye evden çıkmadan iki ayağını bir pabuca sokan keratadır elâlem.

“Ele güne karşı” diye başlayan cümlelerle düzülen düğünler, dernekler, törenlerin tadını kaçırdığı güzel günlerin katilidir elâlem.

“Onları misafire yaptım”, “Evi misafire temizledim”lerin ufaladığı benliklerin, kimliklerin gardiyanıdır elâlem.

Özgür olmanın, kendin olmak demek olduğunu öğrenemeden göçenlerin, ve cenazelerin bile elâlemlere göre tasarlandığı bir  coğrafyadır bizim coğrafya.

Öyle bir hapisanedir ki elâlem, içine doğduğun an kaderin bellidir.

Eflatun’un meşhur mağarası misal, dışarısı nasıldır bilinemediğinden, gönüllü mahkumiyettir.

İçki yasağıyla, giyinme kuşanma yasaklarıyla özgürlükler elden gidiyor sanılır.

Oysa ki hiç özgür olmamıştır ortadoğu, magrep.


Onun doğduğu an kucaklayan, sarıp sarmalayan çok sevdiği bir elâlemi vardır...

9 Haziran 2017 Cuma

BU ARBEDEDE HAYATTA KALMA REHBERİ-1


Dolunay bir yandan, zeytin ağaçları bir taraftan, meleketin tüm ibişlikleri bir taraftan, Trump’ın dünyanın içine itme halleri bir taraftan, tam geldi derken istediğim gibi gelemeyen ik bahar bir taraftan, yaş sebebiyle hormonlar  (bunu üstü az kapalı yazıyorum, ki tatlı annem fazla açarsam “sen ne biçim yazdın öyle, yine her şeyin ortada” diye kızmasın diye) ayrı taraftan...

Düşünüp duruyorum yine...

Ulan, nasıl hem bu kadar zor, hem de bu kadar vazgeçilmez şekilde harika olabiliyor şu hayat? Nasıl bu kadar dayanıklı olabiliyor ademoğlu?

Oyuna kendini kaptırdın mı fazlaca sanırım, o zaman biraz daha zorlaşıyor her şey. Şimdi size tüm bu tatava arasında hayatta kalma formüllerimi açıklayacağım:

1-Rolünü “kendin” sanınca sarpa sarıyor her şey. Bu nedenle kendini ara ara antraktta bulabildikçe, bir dinlenip, iki sigara molası, bir de frigo yedin mi, sahnede tekrar yer alma gücünü buldukça biraz daha kolaylaşıyor. Herkesin antraktı farklı. Sadece şunu diyebilme gücüne ve idrakına sahip olmak yetiyor: “Abi, bana müsade, bir mola verelim.” Molada ne yapacağınızı, ne yiyip içeceğinizi de kendiniz düşünün artık. Ne sevdiğinizi ben bilmem. Sadece her şeyin bir koca oyun olduğunu unutmayın, havaya fazla girmeyin. Ölünce bitiyor olabilir, bitmiyor da olabilir. Zamanı gelince göreceğiz. bu konuda bir düşüncem var elbet, ama kimsenin dediğine fazla itibar etmiyorum şimdilik...

2-Dostlarla ağlayın...Önce bir  frekans ayarı yapın ama. Bu önemli. Zira hepimizin binlerce arkadaşı var, sosyal medyadan görüldüğü üzere. Bu ayar, benzer dalga boyunda olduklarınızı belirlemek için. Ama önce kendi frekansınızı bir sabitlemeye çalışın. Zira, çok değişken frekanslar bünyeye zarar... Bir sabitleme, o frekansı bilme gayreti gösterin. Siz “Ahanda buldum , artık cızırdamıyor,” dediğiniz an, diğer frekanslar kendi dalga boylarına çekilecekler. Kalacaksınız hayat görüşünüz benzerlerle.  Bir, ha bilemedin iki, belki zorlarsan üç... Bunları hep arayabilirsiniz, ağlamaya, gülmeye, saçmalamaya... Diğerlerine de takılmayın. Frekans önemli, ama unutmayın.

3-Baktınız çok hüzünleniyorsunuz, ya da çok sinirleniyorsunuz, kızdınız yine dünyaya, düzene, düzenlere vs vs...Hooop, odağı çevirin: kendi içinizdeki kötüye, eziğe, düzenbaza, yıkana, yakana, öfkelenene, dertlenene  bakmaya cesaret edin. Bu biraz fazla mı geldi, o zaman atlayın, şart değil. Benim formülüm bu, dedim ya...İşe yaradığını kendimde gördüm. Bazen kendimi görüp:"Ana! Ben sahiden bu muymuşum lan?" dediğim çok oluyor, ama alışıyor insan bir süre sonra, daha az koyuyor...Tanıdıkça, daha bir sever oldum kendisini, yani başka bir Elif'i...

4-Çok mu geldiler soldan, soldan, kaçın doğaya, suya. Orada her şey normal nasılsa. Bir bakın ağaç ne yapıyor, su nasıl akıyor, güneş nasıl doğuyor, batıyor. Her şey nasıl yenileniyor. Her şey orada aslında, kendimizi kapattığımız, adına medeniyet dediğimiz, çoğu saçma kurallarını kendimize hapishane yaptığımız doğal olmayan ortamlarımız kısır. Bir işaret yok orada, sadece düzene uymayanı öğüten bir değirmen var. Tamamen öğütülmeden önce, elini, kolunu kapıyor insanın.

5-Cüzdanınıza çalıştığınız kadar, ruhunuza da çalışın. Zira denge şaşarsa, işte yaşadığımız dünyaya en baba katkıyı sağlayanlardan oluyoruz. Sonra da memnuniyetsizliğimizi haykırıp duruyoruz parlak ekranlardan. Ve bu zehir sirayet ediyor evrene, çoğaldıkça çoğalıyor...

Beş tane yetsin bugün...
Kendi kendime hatırlattım, tamam ben deşarj oldum.
Dünya aynı dünya...Ne Isis’te kabahat, ne Trump’ta.

Biz değişmedikçe, değişmeyecek bu gariban dünya...

27 Mayıs 2017 Cumartesi

SEN DE PİŞUSUN




Kahramansın...

Yoldasın...

Ha gayret koş, koş, koş... Yürüme. Koş. Zaman seni beklemiyor.

Gelişmek iyidir, seni geliştirsinler.

Aslansın, kaplansın, sen bir incisin. Elbet bir şeyde birincisin.

Ara, ara, elbet bulursun.

Oku, seyret, koş. Arada da dur deyolar...Dur. Hem koş, hem dur.

Ne zaman duracaksın, ne zaman koşacaksın kafan karışır da bilemezsen, aç sosyal medyayı. O bilir.

Eğitimden eğitime koş. Durmayı öğreten eğitimlere koşarken asla durma. Git bayıl paracıkları eğitimlere. Onlar ne zaman derse o zaman dur.

İçinde sanatçı var, içinde dahi var, içinde yazar var, içinde fotoğrafçı var...Hepsi içinde. Birine inan. Sonra eğitil. Sonra gereken her türlü donanımı al. Donanımsız  aletsiz, edavatsız olmaz. Git, neye inandırıldıysan, ona bas bas paraları, al, al, al, sonra koş, koş, koş...Sonra at kendini ortalara “şuymuşum”, “buymuşum” diye. Seyircin ekranların başında, alkışları parmak ucunda, tuşlarda , like, like, like...tık, like, tık, like...

Göründün işte...

Bir bok değil, değilsin. Sen de “pişusun”.

Bu lafa hastayım. Benim eskiden dillere destan bir laz ortağım vardı. O’ndan duymuştum bu lafı. Karadenizin bir yerinde, matah bir şey olmak anlamında kullanılan bir harika sözcük: “pişu olmak” . Bir şey olmak yani.

Üzülme genel müdür olamadıysan, dünyayı kurtaramadıysan...

Takıl dalgaya.


Seni de pişu yapar bu yeni dalga...

24 Mayıs 2017 Çarşamba

DELİLİĞE ÖVGÜ


Ne kadar kötüyüz?

Ne kadar iyiyiz?

Beynimde deli sorular...

Manchester, Suriye, Yemen, vs vs vs...

Açlık grevleri, evladının kemikleri için direnen baba, imzalanan silah protokolları. Diğer yanda evlenenler, mezun olanlar, küçük küçük “iyilik”ler yapanlar, evine kimsesiz çocukları alıp bakanlar.

Isis, Trump, Tayyip, vs vs vs...

Nasıl bu dünya diye dövünenler, distopikler, ütopikler.

Direnenler, direnmeyenler, bu yüzden birbirini yiyenler...

Sevgi içimizdeler, nefret içimizdeler...

Ahanda hepimiz aynı yerküreyi paylaşmıyor muyuz? Bir süre geçirip bu dünyada, göçüp gitmiyor muyuz?

Çok saçma geliyor çok şey böyle dünya beni tuttuğunda. Ne yapmak istiyorum biliyor musunuz? Sonuna kadar sesini açıp müziğin, deli deli dansetmek istiyorum.

Herkesin daha akıllı olduğunu iddia ettiği, güya daha iyi eğitilebildiği, daha çok şey bildiği, hatta her şeyin en iyisini bildiği iddiasında olduğu günümüz dünyasında şunu haykırmak istiyorum:

“Huuu! Sizi üzmek istemem ama bir bok bildiğimiz yok! Bunu kabul edin, rahatlayın...Çok bilseydik, doğru bilseydik, dünya bu halde olmazdı! Bir durun be!

Çifte standartlarınız da cehenneme! Hepimizinki cehenneme! Akıllı, eğitimli, çok bilmiş olmayı bırakın kenara... Sadece kendiniz olun...Sizi ve beni kendimizi bilmezler sürüsü! Bir susun/ susayım da dünyayı dinleyin/yeyim...Neden inliyor, bir dinleyelim!!! Nereleri kanıyor? Ve biz hangi yaralara tuz basıyoruz el birliğiyle.

Trump kötü de, sen peygambersin mübarek! Isis canavar, peki.. Kim yarattı lan o canavarı? Onlar da ana kuzusuydu zamanında. Kim patlatmak ister kendisini? Peki Tayyip'ten nefret ederken , kendindeki nefreti farketmeyi denemiyorsun hiç , değil mi? Zira o göt istiyor işte, içindeki nefret kusan canavarı da görebilmek...Senden nefret edenlere, aynı şiddette nefret hissettiğinde  hiç ürkmüyorsun  değil mi? Onun nefreti seni korkuturken, kendi nefretini öpüp okşayıp, baş tacı yapıp salıyorsun sosyal medyaya, korkusuzca...

Maçlarla, dizilerle, sosyal medyayla uyuştur varlığını hâlâ. Ki katkın çoğalsın bu korumaya özen gösterdiğin sisteme. Onun istediği şekilde  kızmaya, sevmeye, yaşamaya, ölmeye decam et...”

İşte herkes bağırışırken, ben de aradan bağırayım diyorum...Neyim eksik...

Zaten elden gelen az...Gerçekten “bir şey” yapanlardan değilim ben de zira...Zamanında epey kendimi kandırmışlardanım...

Bundardır ki, dünya çoştuğunda, ben duruyorum. Açıyorum müziği, dalgalar durana kadar dansediyorum.

Akıllılık iddiasından kurtuldum...


Deliliğime şükrediyorum...

Bu daha bir şey değil.. Daha da delirmeye niyetim var...

23 Mayıs 2017 Salı

SAÇ TOKALARI


Aynanın önüne oturdu. 

Küçücükken ne çok severdi ayna önündeki uzun pufta  annesinin yanında oturmayı.      Uzun uzun baktı aynaya. Eskiden annesine hayran hayran baktığı aynayı tuttu çıkardı anılardan. Yıllar sökün etti aynaya, her gece olduğu gibi.  Film şeridi gibi soldan sağa geçmiyorlardı malesef. Tam karşında karşıdan geliyorlardı. Aynen yıllar öncesindeki Ayşecik filminde tam karşıdan acımasızca önüne çıkan her şeyi ezmeye niyetli  kocaman kırmızı MAN kamyon gibi, tam karşıdan geliyorlardı. Hepsi yanyana dizilmişler, hepsi aynı hızla geliyordu aynadan üstüne doğru.

Yılların arasından zar zor seçtiği sımsıkı topladığı sarı saçlarına gitti elleri usulca. Ensede sımsıkı toplanmış sarı teller. Bir tel bile dışarı taşmamıştı koca bir günün ardından, hepsi tam itaatteydi. Etrafındaki herkes ve herşey  gibi, tam itaatte. Bir tane falso veren ne bir tel, ne bir kişi, ne bir olay...Her şey kontrol altındaydı. Her şey mükemmeldi. Her şey tamamdı. Her şey olması gerekenden ne bir fazla, ne bir eksikti. Bütün tokalar itinayla, hiç bir dağınıklığa yer vermeyecek şekilde yerleştirilmişti hayatına.

Üstüne üstüne esen yılları araladı saçına uzanan korkak, ürkek elleri. Uzandı ensesine, birer birer yakaladı saçlarını sımsıkı tutan tel tokaları. Her çıkan toka, gücünden de bir şeyler alıyordu.

Gün içinde cesaret edemezdi  topuzsuz, tokasız insan içine çıkmaya. Bir tek geceleri çıkardı o tokalar, ayna karşısında. Aynayla, tokaların hükmedemediği kendisiyle  başbaşa kaldığında. O zaman dağılırdı etrafa saçlar. Dağılırdı her şey. Dağılırdı aslında zaten hep dağınık olan, tokaları takmayan her şey. Dağılırdı kimselerin görmediği, bilmediği her şey.

Her gece olduğu gibi annesi göründü  yılların arasından. Eskiden yanyana baktıkları aynada, yıllardır her gece olduğu gibi karşı karşıyaydılar. Gözlerini indirdi kucağına çaresizlikle. O filmde Ayşeciği ezen MAN kamyon bile daha merhametliydi o gözlerden. Titremeye başlayan elleri hâlâ tokaları arıyordu sımsıkı topuzun, sapsarı kıvrimlarında.

“Bakma bana” derken titredi fısıltısı.

Kendi sesini yılların gürültüsünden kendi duyamıyordu.

"Bu kadar toplayabiliyorum her şeyi. Ancak bu kadar. Ne olur , artık öyle bakma bana"



16 Nisan 2017 Pazar

ÇIK BİR HAVA AL


Çık dışarı elif çık...

Icığını, cıcığını bildiğin memleketin tuttu yine seni...

Ulan ne dayanıklıyız diyorum bir yandan da, şurada iki günlük Trump nedeniyle civar memleketler bile ayılıp bayılanla doldu. Bize bak bir de. Kaç senedir ne dirayet, ne dayanma gücü. Hâlâ umudu yitirmemek, hâlâ birbirini teselli etmeye gayret etmek...Yani benim arkadaşlarım en azından.

Annem bile 2 bypass, üç stent,bir kansere, 81 yaşına rağmen beni teselli edecek gücü buluyor kendinde. Sabah ola hayrola diyecek gücü buluyor bütün yüzsüzlüklerin karşısında.
Gidenlerden, kalanlardan, bütün arkadaşlarımdan sessiz, derin üzülmelerin yansıması umutsuzluk olmuyor, olamıyor. Kazana mı düşmüşüz biz de acaba, Kerem’in kendisi için hep iddia ettiği gibi? O meşhur iksir kazanından mı geliyor bu gücümüz?

Şimdi çıkacak, içinin karasını saçacak etrafa malum kişi. Burada kapattım ben ekranları. Ama içi kapanmıyor insanın işte.

Yarımız kırmızı, yarımız mavi...yüzde elli salak, yüzde elli akıllı diyemiyorum ben. Sadece tam ortadan ikiye diyorum, bölündük, bölünemez olasıca biz...Pervasız hilesi hurdası bir yana, zira hep yapıldı, hep yapılacağı belliydi, görünen o ki: bölündük. Bıçakla kesmişler gibi, kapanmaz bir yarayla bölündük. Geldik mi o büyük, karanlık ortadoğu oyununa? Oyuna gelmeyenler, becerebilecek miyiz hemşireliği, yaraları sarmayı? Sizi, bizi bırakabilmeyi, bir olabilmeyi becermeyi ne kadar isteyeceğiz, derken facebookta hâlâ açık tuttuğum arkadaşlarımı görünce yazmak geldi içimden...

Biz, yani nefret etmemeye gayret edenler azız belki evet, ama bakıyorum en dirayetli de biziz...Merkezimizi şaşmayan biziz, dağılmayan da biziz, mantığı sağduyuyu küfürlere, bedduaya, umutusuzluğa boğmayan da biziz.

Ne olacaksa oluyor zaten...Ama bir güç var bana kalk Elif diyen, kalk yap bir acı kahve, acı acı da içme al yanına bir hurma...Ağzın tatlansın... Sabah ola hayrola, ananın dediği gibi...Anneannenin dediği gibi...

Olan oldu zaten, olmayana senaryo üretme, aklını durdur, çık bir hava al...

Olmadan bir şeyler, olmuş gibi davranma... Merkezi kaybetme...

Kaybetme ki, merkezinde olanları da gözden kaybetme...

Üzülsen de, dövünsen de, olan senin enerjine olacak, iyisi mi, hayata ve insana olan inancını kaybetme...Nefret etme. İsyan etme. Beddua etme. Korku dağlarına yenilme. Ki, asla vazgeçme...

Çık bir hava al sadece.