10 Kasım 2015 Salı

TORONTO'NUN HAVASININ, SUYUNUN MASALI




Bir  yaprak daha yırttım Saatli Maarif’ten, Kasım’ı ortaladık.

11 çarşambaya hazırladım kendisini. Saatli Maarif buraya geleli onbir ay olmuş, ondan öncesi altı ay…Bir buçuk yıldır adresim Toronto. “İlk sene çok hızlı geçer”, demişlerdi ilk seneyi gömenler. Öyle de oldu.

Önümde bana buraları soran, tanımadığım birinden bir posta…

Bunlardan oldukça sık alıyorum. Meğer benim Kanada’dan küfrederek sözeden İzmirli’ye yazdığım mektup, oldukça sık tıklandığı için burası hakkında Hz. Google’da görüş arayanların uğrak yeri olmuş. Ben de tam fikir soracak averaj biriyim ya, insanlara saçma sapan detaylar anlatırken buluyorum kendimi…Kafa karıştırabilecek romantik detaylar çoğu, bana sorarsan olacağı bu…

Aslında herkes sadece çok iyi tanıdıklarına fikir sormalı, hayat tarzı, felsefesi, zevklerine güvendiklerine sormalı. Hoş ben de aynı şeyi yaptım gelirken.  İnsan aslında gerçekten merak ettiği için sormuyor. Çoğu soran, zaten kararını vermiş de, konuyu kendi içinde pekiştirmek, duymak istediğine yakın bir nokta yakalayıp, “hah işte , ben de zaten böyle düşünüyordum"u, onaylamak için soruyor.

Benim bir şikayetim yok, zira lafı uzatmayı, anlattıkça anlatmayı sevdiğim için seve seve yanıtlıyorum o postaları…

Onları hayal kırıklığına uğratmamak için bahsediyorum bir buçuk senedir heybeme attıklarımdan. Ama aslında hepsine şu masalı anlatmak istiyorum:

“Uzak diyarların birinde, surlarla çevrili bir kasabanın girişinde yaşlı çobanla çırağı, her gün sabahtan akşama koyunları, kuzuları otlatırmış. Biraz üşengeçlermiş diye düşünüyorum, gitsene şöyle su kenarına falan! Yok, bunlar benim Kerem’le aynı kumaştanmış. “Kapının önü uygundur, uzaklaşırsak yoruluruz falan” diye hem küçükbaşları seyreder, hem örgü örer, hem de geleni, geçeni keserlermiş…Örgüyü niye mi örüyorlar? Ben istedim diye sanırım. Bir çobana yakışacak detay...Scrabble oynuyorlar desem esas şüphelenin...

Bir gün, yorgun argın bezgin bir adam kasabaya yaklaşmış, gelmiş kapının önünde durmuş.

-Selamün aleyküm , beybaba , nasılsın?

-İyiyim evlat, hoş gelmişsin, kime baktın?

-Kimseye bakmadım beybaba, ben kendime yerleşecek yer arıyorum. Bizim oralar yaşanmaz oldu. Kendime yepyeni sayfa açacağım. De bana bir zahmet, nasıldır buranın havası, suyu, insanı?

-Evlat, hava, su bedava, güzel. Sen de esas, nasıldı geldiğin yerin insanı?

-Sorma baba, bizim oralarda herkes hıyar! Hepsi üçkağıtçı, yalancı, dolancı, fırsatçı… Ciğerleri beş para etmez. Ben kendime şöyle güzel insanların olduğu bir yer arıyorum. Burası nasıldır söyle bana?

-Evlat, az soluklan, buyur iç bir ayran. Sonra da arkana bakmadan dön git. Buranın insanı da aynen dediğin missal, sana yaramaz, hepsini kessen bir cacık olmaz…

Adam, hayal kırıklığına uğramış. Ama ne yapsın, az oturmuş, havadan, sudan, ayrandan laflamış, sonra da uzaklaşmış.

Çırak göz ucuyla bakmış yaşlı çobana. İçinden:

“Yuh be baba, amma yaptın. Gerçi kasap sahiden boktan herifin teki, bakkalın da terazisi oynak, ama o kadar da değil yahu!”, demiş, ama sesi dışına  geçmemiş…

Bizim iki çoban günlük kuzu otlatma, örgü örme aktivitelerine devam ededursun, uzaklardan başka bir adam belirmiş… Beriki misal, yaklaşmış, selam vermis, selam almış…

Ve masalların en sevdiğim sonsuza kadar tekrar edebilecek  yeri gelmiş. Anlatırken de kolay, yazarken de copy-paste…

-Selamün aleyküm , beybaba , nasılsın?

-İyiyim evlat, hoş gelmişsin, kime baktın?

-Kimseye bakmadım beybaba, ben kendime yerleşecek yer arıyorum. Bizim oralar yaşanmaz oldu. Kendime yepyeni sayfa açacağım. De bana bir zahmet, nasıldır buranın havası, suyu, insanı?

-Evlat, hava, su bedava, güzel. Sen de esas, nasıldı geldiğin yerin insanı?

-Sorma dede, mecbur kalmasam ayrılmazdım. Sebebi bende gizli, konuşunca beni üzen bir konu. Ne ağladım, ne ağladım vedalaşırken. Herkes can, herkes canandı. Ben bu kadar güzel insanı bir daha nerede bulurum, ama mecburum. Aranır dururum.

-Evlat, az soluklan, buyur iç bir ayran. Sonra da kalbin ferah gir içeri. Buranın insanından güzelini başa yerde bulamazsın. Gir kur hayatını, herkes olur sana can…

Adamdan  mesudu yok, az oturmuş, havadan, sudan, ayrandan laflamış, sonra da girmiş kapıdan içeri.

Çırak göz ucuyla bakmış yaşlı çobana. Bu kez dayanamamış,  dışından:

-Yahu usta…Bir kasaba halkı bir kaç saat içinde bu kadar değişir mi. Sen ne yaptın? Birini gönderdin, birini aldın? Hangisine doğruyu dedin, hangisini aldattın?

Usta elinden örgüsünü bırakmış. Dönmüş çırağa bir göz atmış:

-Her ikisine de doğrusunu söyledim, kimseyi aldatmadım, demiş. Bu iki yolcu geldikleri yerden  içlerinde taşıdıkları  neyse, gittikleri yerde de onu bulacaklar. İkisi de kendisini anlattı."


İnsan sadece neden ve ne kadar çok gitmeyi istiyor, hepsinden önce ona bakmalı…. Yoksa, her yere kendisiyle gidiyor unutmamalı…

Sanırım daha çok anlatacağım Toronto mahallemi...

not: masalı hem Judith Liberman'dan okudum, hem Toronto Storyteller Group'tan dinledim.

9 Kasım 2015 Pazartesi

AZ



tam gidemez kimse
bir koku kalır
bir renk
bir ses
bir nefes hep kalır

gittim sanır
bir koku kalır
bir renk
bir ses
bir nefes
bir yerlerde usulca saklanır

gidenin kalbi 
biraz eksik
biraz azdır

1 Kasım 2015 Pazar

ŞAPKACIYLA MAYMUNLARIN MASALI


Züğürt Ağa- Oy Çalma Sahnesi


Oy sayma işindeydim, birden aklıma instagramda bugün gördüğüm Züğürt Ağa’daki meşhur sahne geldi. Şener Şen çocuklarıyız biz, çoğu filmini kaçar kez seyretmişizdir, kahkahalarla. Ama bugün idrak etti bir şey daha bende. Zaten memlekette olan biten bu vodvil- korku filmi karışımı “şey” bende idrakta tavan yaptırdı gibi geliyor bana. Onlardan bir tanesi de bu sabah yaşandı bünyemde.

Film sahnesini de ekledim bloğa, ama daha görür görmez hatırlayacak çoğunuz. Bu sahneye gülmek harikaydı… “Ha ha ha  memleketin haline bak, ha ha ha… “

Bu kez tam gülerken…

…aklıma bir hikaye geldi…

Bilirsiniz belki de.

Şapkacıyla maymunların hikayesi…Uzun hikayeyi hızlı anlatacağım…

Şapkacının biri bir gün şapkalarıyla ormanda uyuyakalır. Uyandığında ne görsün! Şapkaları maymunlar çalmış, hepsi bir ağacın tepesinde, vals, salsa allah ne verdiyse dans eder dururlar. Adam sinirle hepsine bağırır çağırırken, birden farkeder ki, adam ne yapıyorsa maymunlar da aynısını yapıyorlar. Bizimki uyanık, hemen kendi kafasındaki şapkayı sinirle yere fırlatır.  Taklitçi ibiş maymunlar da aynısını yapar ve hepsi şapkalarını yere fırlatır. Amcam memnun, şapkaları toparlar, maymunlara da el sallar. Taminim, bir kaç da hareket çeker, eller kollar rahat durmaz malum… Evine döner.

Günler, aylar,yıllar geçer. Adam her yerde gülerek bu hikayeyi anlatır, maymunlarla dalga geçerek. Çocukları da bu hikayeyle büyür, akıllı babalarıyla gurur duyarak.

Oğlu büyür, şapkacı olur babası gibi. O zaman fazla seçenek yok malum… Alır şapkaları, dolaşır sağda solda. Tabi masal bu, bir gün dalar ormana. Ve tahmin edeceğiniz üzere, dalar uykuya. Tarih tekerrürü sever, maymunlar gelir şapkaları araklar, ağaçlara çıkarlar. Delikanlı uyanır. Önce şaşırsa da, hemen gururla hikayeyi hatırlar..

Gerisi malum…

Eller kollar, tehdit savurmalar… Ve şapkayı yere fırlatmalar… Ama o ne! Maymunlar oralı olmaz. Oğlan çıldırır, şapkasını yerden alır alır fırlatır tekrar, tepine tepine… Maymunlar karşısında kıkır kıkır…

Delikanlı şaşkın…

Ve o an maymunlardan biri çıkar  der ki delikanlıya…

“Ne yani, bir tek senin baban mı anlattı sandın o hikayeyi?”

Tam 30 yıl olmuş o film yapılalı. 1985 imzalı..

Kimsenin paylaşamadığı o bir tek oya gülmüşüz 30 senedir. 30 sene öncesinde bize dokunmamış o oylar…

O hikayeye senelerce o oyları çalanlar da, çaldıranlar birlikte güldük muhtemelen…

Şimdi daha ustaca çalanlara ilham olurken, biz çaldıranlara pek bir ders vermemiş anlaşılan. Ben de dahil.


Maymunlara verdiği kadar…

21 Ekim 2015 Çarşamba

BİZE UMUT, ONLARA YÜK


Hamalız biz... 

Böyle ağır bir ülkeyi sırtımızda taşıdığımız için hamalız...

Taşıması imkansız gibi görünen bir ülkeyi taşıdığımız için hamalın dibiyiz! 

Hadi biz alıştık...Kırk yıldır, elli yıldır, altmış yıldır taşıyan bizler alıştık...Yükle bütünleştik.

Ama bu yük, 16 yaş omuzları için çok ağır  bir yük.
Yaşı farketmez, hayatın başındaki tüm gençler için büyük yük. 

16 yaşındaki bir kız çocuğunun dün  Zeynep Oral’a sorduğu “Ülkemin durumu için ben ne yapabilirim?’’ sorusu çok ağır...

Sabah öğrendim bunu, ben dün gece o ana kadar kalmamıştım... Sabah Birol'dan gelen mailden öğrendim.

Sadece soru bu kadar ağırken, yanında gelen gözyaşları içinde 16’lık  kız çocuklarının fotoğrafları daha da ağır geldi, beni buldozer gibi ezdi geçti.

Birol’un maili şöyle devam ediyor:
“Bu soruya verilecek hiç bir cevabın soru kadar etki bırakacağını ve umut yaratacağını düşünmüyorum.”

Evet Birol... Haklısın.  Bize umut bu cümle. Onlar için aradığımız umut bu cümlede.

Bize umut. Onlara yük...

Biz umudumuzla eziyoruz onları. Ve kıyamıyorum hiç birine.
Canını yitirene kıyamadığım kadar kıyamıyorum...

Ha yitmiş canlar, ha yitmiş hayaller...Bambaşka şeyler olmalı kafalarında onların bu yaşlarda. Bu sözler memleketinden çıkıp buralara daha farklı bir hayat  dileğiyle getirdiğimiz kızlardan birinin kalbinden çıkıyor, daha memlekettekilerin soruları var, karşısında utandığım...

İsyanlardayım...
Tek umudumuz gençler , biliyorum, ama bana ağır geliyor yine de. 

Onlara taşıtmamalıyız bu yükü, sadece onu biliyorum...

Sadece bağırıp duran, etrafa nefret, öfke, ikilik saçan  herkese sesleniyorum. Azıcık susun ve  almaya gayret edin bu yükü yavruların üstünden...

Biz  gönüllü hamaldık senelerce,” Bu yükten nasıl kurtuluruz”u bir bulamadık....Aramadık bile bir çare, hep dırdırlandık. 

Buyrun netice... Biz elbirliğiyle o yükü büyüttük, kendi payımızı görmeye çalışmanın zamanı geldi de geçiyor. Bunu görmezden gelip, hâlâ sadece üç beş ciğeri beş para etmeze (ki bu sıfatlar az bile onlara)  ihâle etmeye devam edersek konuyu, hâlâ onlardan nefret etmekle zaman öldürürsek, hala dönüp bakmazsak kendimize az biraz, hâlâ hep gücümüzün yettiğini aşağılamaya,  suçlamaya devam edersek büyük bir günahı işlemeye devam ediyor olacağız.

Umudum isyana karıştı bugün.

Ne olur, bu inciden de değerli  gözyaşlarının hatırına...

Küçücük bir uç bulup, ondan tutmaya bakalım... 


Kızların onayını almadığım için, Zeynep Oral'ın da hoşgörüsüne sığınarak sadece bu fotoyu kullandım, diğerleri beni mahvetti, size de kıyamadım....Foto Birol Uzunmehmetoğlu







14 Ekim 2015 Çarşamba

TAVSİYE




Sevmeyin vatanı, bayrağı, toprağı…
Ne dini, ne imanı…
Ne de Ata’mı…

Sevmeden önce insanı...

kendinden başlamak tavsiye olunur...




12 Ekim 2015 Pazartesi

DÜNYANIN EN ACI FOTOĞRAFLARININ ÇEKİLEBİLDİĞİ ÜLKELER

Ömür boyu hafızaya kazınacak, dünyanın en acı fotoğraflarının ülkesidir onlar... 

Çoğumuz öyle bakıyoruz ekranlara… Çaresizlik içinde, kahır içinde…

Bu kilitlenme durumuna aşina güzel ülkem. Bir şeylerin toplu halde farkına varmaya başladığından beri, bu ekrana kilit hali çok tanıdık.

Gezi’den bu yana…

Acı, feryat, figan vardır o ekranda sadece, ve bu günler sürer.

Uyanır uyanmaz, yatana kadar, her fırsatta. Aynı haberler akar durur duvarında. Tekrar tekrar okursun, içini daha çok acıtacak bir başka yeni gönderiye kadar eskileriyle idare edersin.

Bağır, bağır rahatlayamaz kimisi…. Biri bir bağırdı mı, o bin bağırmak ister. Sesi, feryadı artar, ama acısı azalmaz… Nafiledir…

Kimi susar da bakar… Susar, sessizce beğenir umut dolan paylaşımları, tıkladıkça tıklar hepsini, ama ekrandan içine anca eser miktarını taşıyabilir o umududun…Nafiledir.

Kimi de korkuyla bakar. O kadar büyüktür ki o korku, ekrandan gözünü ayırdığı an daha da büyüyeceği için gözleri ayıramaz insan. Ayrılmak ister başından, ama ayrılsa da geçmez o his. Nafiledir.

Bu hisler aynı kişide ara ara yer değiştirir. Bazen bağırarak, bazen içlenerek, bazense çok korkarak bakar…Ruh hali değişse de, kilit hali bakidir.

Araya bazen gündelik hayattan bir şey girer… Bir kutlama, bir güzel haber.  Ne! Biri bir yerlerde güzel bir şey mi yaşıyor o anda? Kocaman kocaman kınamalar  taşar  sağdan soldan.  Hak yoktur güzelliklere o  toplu kilitlenme anında! Vatan hainidir güzel şey yaşayan da, paylaşan da. Sadece sevdikleri göz yumar bu o anlık densizliğe…Donsa keşke hayat o yas halinde, ama donmaz işte, akar gider zaman kimine güzelliklerini bahşede bahşede...

Paylaşır durursun, bağırır durursun, susar durursun, korkar durursun… Nafiledir…

Dinmez  o içindeki yüreksöken acı.

Başka yerde cirit atması zor olan diktatörlerin, adaletsizliğin, kokuşmuşluğun, üçkağıdın, hilenin, hurdanın bayıldığı topraklardır bizim oralar… 

Bok yoluna ölmelerin olağan olduğu topraklar…

Ömür boyu hafızaya kazınacak, dünyanın en acı fotoğraflarının çekilebildiği ülkelerdir onlar... 

İnsanın elinden güzel anları çalan hain ülkelerdir...

Günlük hayat dertlerini insana çok gören...

Ve bu toprakların az sağındaki, az solundaki bütün benzer halklar bu hissi bilir.
Sadece halklar bilse keşle diyeceğim, zira maalesef ki bu hissi  o toprakların kalpsiz efendileri de bilir. Ve bunu  bayıla bayıla yönetir…

Ama ne çare bunu dile getirsen de… 

Öyle bir yas halidir ki...

Paylaşması zul olan...

Anca bu topraklar bilir…

27 Eylül 2015 Pazar

BÜYÜRKEN BÜYÜTENLERE

             




uzaklar  örtsün üstlerini sadece,
varsın, okyanuslardan duyulmasın sesleri …

dünya değmesin neşelerine,

varsın, tek mesafe olsun sızlatan yürekleri…

kimdir  büyüyen, 
kimdir büyüten, 
orası meçhul... 

eninde sonunda bir yerlerden uzanır öperiz geceleri...