20 Eylül 2015 Pazar

DEAR MARC KNOPFLER, I LOVE ALL YOUR VERSES…STILL, MAY I ADD A FEW THINGS?






“Why worry?
There should be laughter after pain, 
There should be sunshine after rain”

Some lyrics have perfect synchronization. They have such a talent to wait for the perfect moment to  touch your heart  exactly . And you are so happy to welcome them , you open yourself, and let them in with their owner, and the remain with you all your life. At the moments of despair, you just look around within you. And find them , then take them out from the place they have been hiding , wipe away the dust and rust on them, and they start to shine as bright as the first day you have noticed them.

Those are from “Why Worry?”  of Mark Knofler.

Although very naive, they possess the deep essence of everything: the continuity of life. They remind us of that never-ending cycle, never-ending, but not vicious.  As one thing fades away, its opposite appear at dawn. Nothing is forever. Days follow nights, sunshines follow rains, pains are not forever, laughters are sure to follow them. That is the simple way that things go, so simple as those few simple words above. 

In times of despair, they hold great hope, if one can hold onto.  “Heaviness of life is never continuous, at some point there will be some relief,” seems to be  a fairy tale approach to many. But it is not the case, if one understands that  admitting the reciprocal is also necessary: that is, after the sunshine, clouds may reappear. You cannot take one, and leave the other, they come in one package. “C’est la vie” it is…

I came across that song recently, when I can tell you frankly that I was very down… If it wasn’t Mark who was singing it-he is my teen-age love- it would never  wake me up from the somber illusion of life being really crueli I would just shut my ears, my feelings, my understanding, my everything to all Polyannas of the world. But with some people it is always different, you are always open to them, whatever happens around you, and he is one of them for me. He could touch my heart and revive its hopes more then any other thing could do…After switching to a more optimistic mode, life starts to glide smoothly, we all know that…And that time also , what was expected just happened. All the world, all the stars, all the planets they gathered on my side, and whispered to me: “You are safe Elif, everything will be alright.”

But what I am more happy with is that today I know what is more important than that feeling of relief, of that feeling of hoping always for the best to come:  And that most important point is having a more stable approach towards everything that happens around us, that doesn’t lead to very dramatic ups and downs is ,. Although I admit that it is easier said then is done, having that feeling at heart uninterruptedly and wishing for that helps alot.  Life may be harsh sometimes, or very generous at some points. Either way, if we are able to go on calmly, without need of exaggeration with whatever we are doing, living or dreaming, then that means we are balanced within ourselves. We can be sad, we can be bad at some crossroads, that is totally human. But the problem arises when we are tangled within those feelings, when we become the feeling itself…Thus, being able to disattach from those feelings, and  observing them from outside helps a lot.

Understanding life as it is, that all consistes of dualities whether we like it not, calms our thoughts, our feelings, our whole being, then it becomes so easy to proceed with whatever we are occupied with. A smooth pathway becomes clear to our eyes, and we can clear  the bushes that we come accross, set  the thorns  aside if they appear at unexpected moments. Understanding that life is as it is, with all its goods and evils helps us to  use our energy in our pursuit of our dreams… 

Whether laughter or pain,  rain or shine…”



8 Eylül 2015 Salı

SIRADAN DİYALOGLAR- AYNI EV- SAHNE 2

Banksy'den...


-Kız kapat şu televizyonu dedim sana, aaaa! Kapat da ağız tadıyla yemeğimizi yiyelim.

-Tamam anne kapattım.

-Neden böyle olduk biz böyle! Her yer kan, revan! Ne olacak bu memleketin hali bilmiyorum vallahi. İnsan olan dayanmaz!

-Ay, kapat konuyu Rezzak, dünyanın sonu bu olsa gerek… Kürtlerin evlerini yakmaya kalkmışlar gördün mü? Ellerinde meşaleler, allahım sen aklımızı koru yarabbim… Çoluk var, çocuk var, kimse engel olamamış, kalabalıklarmış, polis de öyle seyretmiş…

-Ne yapsın polis canım, öyle azılı grubun karşısında. Bu millet çok çekti bu Kürtlerden, onun da vebali bu…Ama insanın canı acıyor işte…

-Ee, merhamet herkese nasip olmuyor işte ne yapacaksın, benim iyi kalpli karıcığım. Memleket meseleri insanı yoruyor vallahi, yarın Cuma, şöyle sazlı sözlü bir yemeğe gidelim de, biraz içimiz şenlensin. Memleketin  bu kadar derdi arasında biraz ferahlayalım... 

-Anne, ben bu Cuma Helin’lerde kalabilir miyim?

-Ay şimdi şakkadanak bayılacağım, Helin dedi yine!

-Dur parlama hemen kıza yahu Rezzan… Bir lafını bitirsin… Söyle kızım, ne var Helin’lerde bu Cuma?

-Bir şey yok baba, kurslardan, okuldan, çalışmaktan görüşmiyoruz hiç, cumartesi sabah dersane yok  ikimize de, öylesine yani… 

-Bak Perisu! Sana kaç kere dedim o Kürt kızıyla görüşmeyeceksin diye! 

-Ya anne ya! Sen ablasını sevmiyorsun diye bana neden engel oluyorsun ya!!!Kızın ne suçu var!

-O ablası var ya, ablası, azılı o!  Terörist! Sevgilisini vurduklarından beri de iflah olmadı, iyice azdı…

-Ablasını günahından kıza ne Rezzan’cığım, sana yakışıyor mu? 

-Yalan mı? PKK işte.  Gezi’de de rahat durmadılar ailece zaten, her taşın altından çıkıyorlar, daha kız 18 yaşında, biraz daha büyüse, azılı militan olur bu … Ailesi de göz yumuyor, ne işi var el kadar kızın Gezi’de mezide? Rahat batıyor tabi! Dağdan geldiler, apartmanın yarısını aldılar, yani paranız da var, ne rahat durmazsınız, değil mi? Hadi dağa çıkanlar yokluktan falan çıkıyorlar, sen Etiler’in göbeğinde yaşarsın, özel okullara gidersin, ne işin var Gezi’de mezide, geberesiceler… Ellerinde pankartlar, nifakçı hepsi. Tamam biz de bayılmıyoruz Tayyib’e ama maazallah hükumete bir şey olursa, istikrarsızlık ne bilmiyor bu gençler çünkü! Hani kendileri yetmiyor, buncacıkları da ayartıyorlar…

-Ama anne ya! Aklım yok mu benim, niye ayartılayım. Sizin dediğiniz gibi değil hiçbir şey. Sadece bu kanalları seyrediyorsunuz, ne bilmenizi istiyorlarsa , onu anlatıyorlar size, haberiniz yok hiçbir şeyden! … Üstüme kapıyı kilitlemeseydiniz, ben de orada olacaktım!

-Sus dedim sus, bak hala konuşuyor, küçücük aklıyla! Görüşülmez onlarla! Vallahi sen de mimlenirsin, tahsil hayatın biter!  

-Anne ya … Üfff!! Sizinle de konuşulmuyor ki!

-Onu bunu ben bilmem! Gidemezsin dedim o kadar! Hem bana yardım edeceksin. Dernekte barış konseri düzenliyoruz. Yapılacak dünya kadar iş var, yardım edeceksin, ne güzel şeyler yapıyoruz, görsen vallahi… 

-Al benim iyi kalpli karıcığım, aklınızla bin yaşayın. Kızım sen de bak şanslısın, böyle iyi kalpli kadınların arasında büyüyorsun. Başkalarına yardım etmek büyük sevap, hele söz konusu memleketin huzuruysa. Bu barış konseri harika fikir. Senin yerinde olsam, ne olduğu belirsizlerle değil, kendin gibilerle takılırdım. Bak Muzaffer Bey’in kızıyla görüşsene, adam daha yeni Milli Eğitim Müdürü oldu. Böyle vatansever dostlar lazım insana.

-Ya baba yapma ya! Adam hakkında neler anlatılıyor, sen deme bari bunu! O çocuk yurdunun müdürüyken, adı çocuk tacizine karışmış, artık örtbas edilemiyor böyle şeyler…

-Sus, bir daha duymayayım, karısı bizim genel sekreter… Hepsi iftira, bir şey kanıtlayabildiler mi? Hayır! Çamur at izi kalsın! 

- Ama kızı da adamla konuşmuyor, sence neden acaba anne?

-Evet Perisu, dedikodu çok günah… Gözünle görmediğin şeye inanmayacaksın hayatta, bak baba nasihatı sana.

-Oha baba! Bir de göz önünde yapsaydı! Zaten yeteri kadar göz önünde, fotoğrafları düştü twittera…
-Sen babanla nasıl konuşuyorsun bakayım!

-Fotoşoptur fotoşop… Adam kalantor adam, uğraşacaklar tabi, kedi ulaşamadığı ciğere mundar der hesabı…

-Bazen inanamıyorum size!!!

-Sus sen karışma küçük aklınla! Adam çok hayırsever, yine bir okul yaptırmış. Karısı hava atıp duruyordu dernekte, biraz sinir oldum,ama ne de olsa hayır işi, memleketi seven insan az bu devirde…

-Evet Perisu. Anne haklı. Büyüyünce anlayacaksın bizi…Vatansever insan olmak çok önemli hayatta, bir hayrın olacak bu vatana…

-Ah  kocacım benim…Herkes memleketini senin gibi sevse keşke…

-Evet , çok vatanseverler, oğulları da yurtdışında okuyor görünüyor, hayırsever insanın asker kaçağı oğlu…

-Bu devirde askere çocuk mu gönderilir, ben olsam ben de göndermem. İnsanın yavrusu söz konusu olunca akan sular duruyor vallahi…

-Tamam anladım, peki ben gidebilir miyim Helin’lere? 

-Konu kapanmıştır Perisu! Kürtlerden uzak duracaksın, kendisi değilse, ailesinde mutlaka biri teröristtir. Açma şu televizyonu dedim! İçim kahroluyor şehit haberlerine! Vah vah! Kaç tane ceset yanyana...Allah ana babalarına sabır versin… Bunlar için de bir dua mı okutsak dernekte , ne dersin Rezzak’cığım? 

VİCDAN





Bazen çocuk gelin
Bazen kıyıda bebek
Bazen aç çocuk
Bazen çöpte bebek

Ertesi gün
Pasta börek. 


"Vicdan en kıymetli şeyimiz" demişti kıymetli biri bana... "ortalara şuursuzca savrulacak şey değil", demisti.

İdrakı daha çok yıllarımı alacak sanırım...

Foto benden.

2 Eylül 2015 Çarşamba

SIRADAN DİYALOGLAR- HERHANGİ BİR EV- SAHNE 1



-Kız kapat şu televizyonu dedim sana, aaaa! Kapat da ağız tadıyla yemeğimizi yiyelim.

-Tamam anne kapattım.

-İçim parçalanıyor bunları gördükçe, ne günlere kaldık! Bizim plazanın önünü mesken tutmuşlar garipler. Sülalecek dileniyorlar, bebe, belik, görsen Rezzan, için parçalanır. Ne olacak bu dünyanın hali bilmiyorum vallahi. İnsan olan dayanmaz!

-Ay, kapat konuyu Rezzak, dünyanın sonu bu olsa gerek… Biz de bugün dernekte konuştuk, ne yapsak etsek de bunlara biraz yardım toplasak diye. Bir kermes mi yapsak, yemek mi düzenlesek yaz bitmeden. Şu yeni gelen Asude var ya, ay kadın ırkçı çıktı vallahi! Hem de bu devirde! “Yardım edecek bir Araplar mı kaldı!” diye olay çıkardı bugün. Neyse ikna ettik sevaptır diye… Ne kadınlar var ya! Güya okumuş etmiş, ama işte kalpsiz , kalpsiz. Derdi gücü giysin, taksın, takıştırsın gezsin, tozsun… 

-Ee, merhamet herkese nasip olmuyor işte ne yapcan. Çok iyi düşünmüşsünüz benim iyi kalpli hayırsever karıcığım. Şöyle sazlı sözlü bir yemek yapın da biraz içimiz şenlensin. Dünyanın bu kadar derdi arasında biraz ferahlayalım. 

-Anne, ben bu Cuma Cemile’lerde kalabilir miyim?

-Ay şimdi şakkadanak bayılacağım, Cemile dedi yine!

-Dur parlama hemen kıza yahu Rezzan… Bir lafını bitirsin… Söyle kızım, ne var Cemile’lerde bu Cuma?

-Bir şey yok baba, taşındıklarından  beri görüşmedik hiç, cumartesi sabah dersane yok  ikimize de, öylesine yani… 

-Bak Perisu! Sana kaç kere dedim o çingeneyle görüşmeyeceksin diye! 

-Ya anne ya! Sen annesini sevmiyorsun diye bana neden engel oluyorsun ya!!!Kızın ne suçu var!

-Onlar Çingene! 

-Deme şunlara Çingene Rezzan’cığım, sana yakışıyor mu? 

-Yalan mı! Çingene işte.  Boşnak geni var bizde diye hava atar durur, ben bilirim ama, Çingene bunlar… Görüşülmez onlarla.  

-Anne ya .. Taktın kadına sen de..

-Onu bunu ben bilmem! Gidemezsin dedim o kadar! Hem bana yardım edeceksin. Dernekte Suriye’lilere paket yapılacak. Herkesten giymediklerini istedik, ne güzel şeyler geldi görsen vallahi… Millette eski de yok ki anacım! Sonra da alışverişe gideriz, yeni sezonluklar çıkmaya başlamış. Hiçbir şeyim olmuyor vallahi üstüme…

-Al benim iyi kalpli karıcığım, senden mi esirgeyeceğim. Zaten hallettik ihaleyi…Çok şükür. Ödümüz koptu biraz ama, aklın yolu bir. Bizden iyisi yok ki memlekette. Ama bu kez çok pahalıya patladı bize.

-Temel atma ne zaman, ay şimdi ona da elbise lâzım. Böyle çok yerde görününce de elbise yetişmiyor azizim…Her sefere başka şey almak da nasıl zor bilsen, takısı var, ayakkabısı, çantası, elbiseyle de hallolmuyor ki…

-Al ne istersen, bakan makan da gelir şimdi törene, altta kalmayalım… Kaç dana kessek acaba?

-Ya baba kesmesenize şunları her seferinde onar onar!

-Yok bu kez on yetmez, kolay mı aldık işi? Yüz kessek azdır!

-Oha!

-Sen babanla nasıl konuşuyorsun bakayım!

-Ama anne, yazık değil mi o kadar hayvana!

-Sus sen karışma küçük aklınla! Sevabı büyük onun…Hem fakirlere dağıtıyorlar onları biliyor musun sen?

-Evet Perisu. Biz kesmesek onları, bir sürü insan et yiyemiyor  memlekette sen biliyor musun? Sayemizde dönüyor memleketin çarkları.

-Merhametli kocacım benim…Herkes memleketini senin gibi sevse keşke…

-Açma şu televizyonu Perisu! İçim kahroluyor! Vah vah! Daha ne yapsak şunlara acaba? 

30 Ağustos 2015 Pazar

3 340 KOYUNUN AHI NE KADAR TUTAR?




“3 340 metrelik tünel için 3 340 hayvan kurban edilecek.”

Okudum, okudum, bir daha okudum. 

Okurken ışınlandım… Nereye derseniz, kanlı yetmişlere…

Ben kurban kesilen bir ailede büyüdüm. Kesilirken çok gördüm.  Dayanamayıp bakamayanlardan da değilim. Övünülecek bir şey mi bilmem ama, zaten her şeye bakabilir, her şeyi tadabilirim. Ben de iğrenme dürtüsü doğuştan yok. Ta 11 yaşıma, yurtdışına gidene kadar da bizde ve bilumum akrabaların bahçesinde bu dualarla, eşhedülerle yapılan ritüele yakınen şahit oldum. Kimse bakma demedi, kimse bunlar çocuk, yanında olmaz demedi. Bilakis, bu ritüellere ne kadar erkenden bulaştırılırsan, o kadar benimsersin dediler muhtemelen, şimdi düşünüyorum da…

Adı üstünde, ritüeldi bu ve asla  bir katliam olarak görülmemişti hiç, tam tersi, üstüne üstlük kutsal bir vecizeydi. Ben şimdi olanlara uzaktan , mesafemi koyarak bakıyorum: evet, gerçekten de annem , babam, sülâlem için dualarla yapılan bir ritüeldi, zararsız, ve de yararsız… Sonra da leğen leğen, tepsi tepsi eve götürülen, parça pinçik edilerek konuya komşuya, genelde özenle kapıcılara falan dağıtılan (zira bizim bildiğimiz fakirler o zaman sadece kapıcılar, hamallardı. Henüz ne sokakta yatanlardan, ne de dünya nüfusunun bilmem kaçta birinin gözü doymadığı için açlıktan kırılan milyonlardan haberimin olmadığı yıllardı), artanı da kurban kesimini üstlenen, yani getiren, götüren, başında dikilen ve pişirenler tarafından sanki hayatlarında et görmemiş gibi hapır hupur mideye indirilen , yeni kesildiği için zaten tatsız tuzsuz olan, ama herkesin yağına bana bana, ayıla, bayıla gerçekleştirdiği  bir et yeme faaliyetiydi. 

Sonra daha şuursuz olan kısmı ise, komşulardan gelen başka kurban etlerinin buzluklara tıkıştırılması, sen bana, biz size, daha daha kara kediye misali, kimsenin sorgu sual etmediği bir faaliyet.  “Kaptık sevap puanları, götürdük etleri, hadi şimdi gezelim,” tarzı bir tür sosyalleşme.  Önce siz bize, sonra biz size:

-A! Demin Aysel Hanımlardaydık, şimdi hep birlikte Nursel Hanımlara, ha ha, daha daha nasılsınız, onlarda baklava yedik, şimdi sizde kadayıf yemesek, ama ısrar etmeyin, dayanamayız, sizi mi kıracağız, aman az koyun bari! Daha hep birlikte Veysel Hanımlara uğrayacağız! Ha ha ha!

Veysel Hanım şaşırtmaydı, ama o saçma gel git arasında Veysel Hanımlara da gidilse kimse yadırgazdı. Her şey en yükzek dozda absürdü çünkü…

Komşular üst kattan aşağıya mı, yoksa alt kattan yukarıya doğru mu ziyaret edilecek,  ya da birinci, ikinci ve üçüncü günlerde hangi rotayla akrabalar dolaşılacağı  dert etmekten ( malum GPS de yok, kafa patlatmak lâzım), kimsenin o gariban hayvanın titremesine, hemen ölememesine, can çekişmesine, çırpınmasına aldıracak hali yoktu.

Kurban kesme aktivitesi ilk gençlik yıllarımda, yani  dört, beş  yaş civarında kardeşimle birlikte kahramanca seyrettiğimiz bir şeyken, yaşımız  ilerledikçe babamla tartışmaya vesile bir yığın konudan biri  olmaya başlamıştı. Koyuncağızın artık “Hadi bizmillah, doğru cennete,”  diye kandırılıp, sadece mideye gittiğinden emin olduğum yıllar…

O zamanlardan aklımda kalan ise, gayet merhametli  biri olan babamı bu ritüelin kerâmetine inancından vazgeçiremediğimdir. O kurban kesilmesini, keserken hayvana eziyet edilmemesini, ama sadece bayramdan bayrama, o da eğer kişinin  eli bolsa kesilmesini onayladı. Öyle ota boka, hele hele gösteriş sebebiyle  kesilmesine hep kızdı. Parasızlıktan hep ağlayıp, her sene  danaya giren Ümit Teyze’ye hep kızdı.  Kendi kendine inandi, kesebildiğinde kesti, dağıttı, yedi.  Kesemediğinde dert etmedi, cennet takıntısı hiç olmadı, hatta öldüğümüzde gerçekten nereye gidileceğini bildiğini düşünmeye başladım bu aralar.

Hatta bir anımız var, bizim Cezayir’deyken Ankara’daki evimizde Arap kiracılarımız vardı. Bu Araplar (gayet ırkçı bir şekilde kendilerini  hep  “bizim Araplar,” diye andık, aslen nereliydiler hatırlamıyorum bile), bu bizim Araplar , sen tut bayramda balkonda mı, banyoda mı ne kurban kesmişler, apartman şikayetçi olmuştu. Biz de kendilerini kınamıştık, ve “Geri zekalılar” deyip arkalarından gülmüştük… O dönem  ateist  takılan Elif için cennete giriş  rüşveti  olarak algılanan bir ritüeldi bu, dolayısıyla bütün aktivite sanki  çok akla mantığa uygundu da, katliam mekânı olarak  balkon veya banyo seçilince saçmalaşıyordu… O Elif için geri zekalı ve çağdışı Araplar tamamen salaktı, ne yaptıklarını, ne de nerede yapacaklarını biliyorlardı… 

Yıllar geçti, babamı kaybettikten sonra annemi  kurban kesmek yerine bağış yapmaya ikna etmek daha kolay oldu. Devir değişti dedik, eskidendi o dedik, o da zaten kim uğraşacak, dedi…Akıllıca bir çözümdü bulunan…

Sonra biraz daha büyüdüm. Yaradan inancı bol bir ailede büyümekten olabilir, ya da başka sebepten bilemem, “inanç“ algım değişti.  Bana uysa da uymasa da, insanların inançları sebebiyle yaptıkları hareketlere bakış açım değişti. Benim Araplarla dalga geçmem gençliğimde kaldı. Gerçi her konuyla dalga geçmeden önce bir durup esaslıca düşünmek lâzım,  ama mevzu inançla ilgiliyse hepten hassas olmak gerek bence. Ve mâlesef tartışmaya en kapalı konu da bu konu, hele hele tek bir öğretinin peşinden "mutlak doğru" diye  giden dışarıya kapalı zihinler için. 

Bu bakış açıma rağmen kurbanı kabul edemememin sebebi şudur: can söz konusu olduğunda, o "can"  her şeyin üstündedir...Kutsal sanılan her şeyin üstünde bir mertebededir.

Ve üstelik öyle bir nokta var ki “3 340 metrelik tünel için 3 340 hayvan kurban edilecek,” konusunda, bizim Arapların balkonda kurban kesmesi gibi bir nokta, orada top yekün  ses çıkarılması gerek diye düşünüyorum.  Her ritüel maksadından sapmaya görsün, çok sapkın yerlere gidebilir.

Hele hele çocukluğumdan yadigâr saçmalık: ayranı yoktur içmeye, keser kurbanı, keser danayı. Hele hele şu dana konusu! Bir tür mal varlığı beyanıdır kesilenin adedi, ebadı. Dedikodusu yapılır günlerce… Yok filancanın kuzusu, falancanın danası… Cennet bahane, komşular için kesilir bizde hayvancıklar senelerdir… Göstermeye kesilir, hava atmaya kesilir çoğunlukla. Türk’ün elâlemle imtihanlarından birdir… 

Görünce haberi, şaşırmama şaşırdım.  

“Ne şaşarsın Elif , “ dedim… Ve geçmiş bayramları hatırlamam yetti…

“İnsanlığa faydası olacak  değerleri yaşatmaya çaba göstermek  yerine, kimsenin  sorgulamadan devam ettirdiği bir dolu saçmalığa "kutlama" kisvesiyle hâlâ sıkı sıkı tutunan insanların yaşadığı bir coğrafyadansın. 3 340 metrenin her bir metresine kurban kesmeyi kurgulayabilen bir zihniyete ne şaşarsın!”

Korku tüneli mübârek… Her bir koyunun âhı yeter o tüneli lânetlemeye be!
Kesilen her ağacın âhı gibi...
Bozulan her dengenin âhı gibi...
Bugüne kadar topraklarımızda gerçekleşmiş her zulmün âhı gibi...

Elbet çıkar bir yerden...



24 Ağustos 2015 Pazartesi

ONLAR - BİZLER DİYE DİYE...


 Sting'den Bach eşliğinde Alessandra Ferri,


Bu güzelliği seyrederken neler geldi aklıma.. 

Yaşım 14-15 civarı. Gelmişiz Cezayir'den. Öyle bir şeyleri beğenmediğim yaşlardayım, hele hele gelmişim ecnebi okullardan, memleket Ferdi'yle, Sezen'le yıkılıyor...Akrabaların bir kanadı var, aslında iki taraftan iki kanat bunlar. Bunlar benim dinlediklerimle, seyrettiklerimle, sevdiklerimle dalga geçip dururken, ben babamı dinleyip tüm tacizlere sessiz kalıyorum. Neden? Edepli olacağız çünkü. Bİze Allah'ın verdiği şans onlara verilmediği için onlar başka şekilde büyümekteler. Zevklerimiz tabi ki aynı olmayacak.

Biz tevâzu adı altında, yine başka bir kibir versiyonuyla onların her iğnelemesini sineye çekeceğiz. Çektik de.. Baleyle dalga geçtiler, "bale mi, o da ne gâvur icadı, biz atarız göbeğimiz" dediler, şakkıdı şakkıdı attılar..."Police mi? , öyle şarkıcı adı mı olur , ne o öyle, bizim Ümit Besen' imiz var", dediler, koydular rakıları böğüre böğüre ağladılar nikahına gidemediği sevgilisine...O beğenmedikleri batının ithal Marlboro'suyla hava atmayı bildiler ama.. Çoraplarının içinden şşşrraakkk! masaya çıkartıp paketi vurarak... Klasik müziğe, konsere hep dudaklarının bir ucu yerlerde baktılar... "Koy kızım şöyle bir uzun hava, da içimiz açılsın". Biz bize diretilenden başka bir dünyanın farkına varmaya başlamışken, onlar geleneklerin, göreneklerinin hümanist taraflarına değil, kendilerini hapsedecek yanlarına övgüler yağdırdılar. Kendileri gibi olmayanları hep iğneleyerek, aşağılayarak, tiksinerek...

İşte onların hepsi büyüdü şimdi, bebeler belikler okudu, hepsi paralandı, çağdaşlaştı. Ama sadece tüketme şekilleri çağdaşlaştı: Artık yer sofrasında yemek yemek övülmez oldu, İstanbul'un pahalı restoranlarına, güzel mahallelerine eriştiler. O İtalya'dan aldığım yazlık kırmızı çizmelerle dalga geçen tayfa, moda dergisinden çıkmış gibi yaşamaya başladı...Bize benzediler görüntüde...İçleri hala aynı iğnelerle dolu...Ve her yerdeler... Ve kendileri gibi olmayandan daha fazla nefret ederek her yere yayıldılar.

Onlar bizi kabul etmezken, biz onları kabul etmeye zorlandık. Bizi hep susturdu babam. Bakın içimde kalmış yüzlerine haykırmadıklarım. Bunu seyrederken hatırladım bir daha...
Onların yaptıklarını yapmayarak yol alırsak memleket için umut olacak...Şimdi çoğu arkadaşım aynı şeyi yapmakta: kendisi gibi olmayandan şiddetle nefret etmekte... Dünyanın tüm güzelliklerinin farkında olan bir tayfa üstelik bu. Doğayı, sanatı, incelikleri hissedebilen bir tayfa.. Ama içleri bizi bu hale getirenlere karşı korkunç bir öfkeyle dolu.
Budur üstesinden gelmemiz gereken. Onların nefretini anlarsak, bizi saran endişeyi anlayabileceğiz. Ben kendi adıma çok düşünüyorum bunu. İçimi her Tayyip nefreti sardığında düşünüyorum. Her çocuk bok yoluna gittiğinde düşünüyorum...Her öfke krizini kapıda hissettiğimde duruyorum ve düşünüyorum...

Bizim akrabalar üstünden düşününce daha kolay oluyor anlamam...

Seyredin bir daha bu güzelliği.. Ve sonra siz de bir düşünün... Her nefret anında düşünün, her umutsuzluk anında ise güzel bir şey seyredin.. Ya da dinleyin...

İşe yarıyor inanın...

26 Temmuz 2015 Pazar

JOHN LENNON AND MY GRANDMOTHER BOTH KNEW IT



"Before you cross the street
Take my hand
Life is what happens to you 
When you are busy making other plans..."

If John Lennon was not  the author of those beautiful lyrics, most probably no one would pay attention to that great statement... No one would bother sharing it on his/her social media platform, and no one would stop to think over it: "Life is what happens to you when you are busy making other plans..."

Yes, indeed that is so correct, and at the same time so hard to admit while making endless plans with the hope of having an easy life. 

I was raised by a mom who even now, at the age of 80, thinks she can control all her life, both hers and lives of all those she loves... That is how I was programmed to be a great planner. Now I think that what has saved my life was spending a lot of my time with my grandmother, who was unlike my mother left everything to God's will. According to my mom, it was possible to be perfect with just a little bit of good planning, just the way the modern women of the whole world did. That seemed fair to me, because I wanted to be like her: popular and active, able to do thousand things at once. I would like to remind you that was long time ago, even before the influence of the hard core women's magazines, who kept on telling girls about the benefits of being multi tasking, being perfect business women and perfect mothers, perfect lovers, perfect friends, perfect everything...And that was only possible if I could plan everything in a perfect manner, my time, my activities, my days, my months and years.

During all that time I was busy making plans, by grand chance somewhere behind my ear my grandmother was telling me: "Don't worry my dear child, whatever is meant to be, will be. Just hear what your heart says and I will always keep on praying for you..." , which always reassured me somehow... I kept on planning, she kept on praying...

Later, as I grew up, and got more and more educated, and learned more about planning and detailing, life started to become more complicated. More I planned, more life started slipping through my hands. Life had such corners that tricked all my previsions. And during those periods of  complete loss of control, that sweet voice of my grandmother was with me, reassuringly: "Don't worry my dear child, whatever is meant to be, will be. Just hear what your heart says and I will always keep on praying for you..."

What we call "modern attitude", keeps on pushing us towards an illusion. An illusion of a totally contollable life:  A life that  is like mathematics, where we can understand all components, and relying on all those that we think we understand, we can predict all outcomes, thus we can  design it according to our wishes. We have our plans, and as everything seems to be going so smoothly, all of a sudden something totally unpredicted happens... We find ourselves in a turmoil, with a total loss of control over our life. In some cases we keep on turning the steering wheel to the direction that we desire with persistence, believing that is the best pattern for us. There we encounter such resistence, so much that we are really hurt. Situation becomes pathetic.

I would like to say at that point that if we are really lucky, life hurts us so tremendously that we are forced to understand how things work on this earth and universe. Life also has its own plans for everyone of us. And being a much wiser planner, what it really wants us to live is really for our own good. There is only one thing that we can be sure of in life: all that happens is for our own sake, nothing is "good luck", nor "others' fault", nor "being in the wrong place", nor "wrong time". Every thing happens exactly where and when it shoud happen, and the major wisdom lies in that belief: life is not something that is dangerous unless it is controlled by intelligent minds. Life is a great experience that should be always relied on, no matter happens. Everything is in constant change and it is wiser not to resist. Life is a great experience if we accept that it is all about growing that faith in our hearts.

Some grandmothers know it. Some have learned it through some tough experiences, some are born remembering that. And those of us who are lucky, we have such grandparents, who start whispering that to our ears at a really early age, long time before  real life starts educating our minds: "Don't worry my dear child, whatever is meant to be, will be. Just hear what your heart says and I will always keep on praying for you..."