6 Nisan 2015 Pazartesi

DUAMI ETTİM, ATTIM DENİZE



Bir çıkışı olmalı bu karabasanın, bir yerde bir sonu olmalı…

Bu kadar kötülük bir arada hiçbir yerde barınamamalı. 

Bu kadar kötülükten birileri rahatsız olmalı, bu kadar “Ya Allah,bismillah” diyenlerin içinden birileri “Yeter yahu!” demeli.

Bu kadar müsveddenin içinde birkaç tane adam olmalı. Sesini çıkarmalı.

Kendi içlerinden bahsediyorum, birileri olmalı…

Helal süt emmiş birileri olmalı.

Memleket peşkeş çekilirken, topraklar karış karış satılırken, buna şahit olan soysuzların içinde birkaç insan olmalı.

Bunca pisliği tasarlarken, “El insaf” diyecek birileri olmalı.

Biz buna inanarak büyüdük.Kötüler cezasını sonunda çekmeli.

Memleketi sürüklediği karanlıkta kendisi boğulmalı. 

Ellerinde onca kan, yüzüne gözüne bulaşmalı.

Her ördüğü çorabın iplerinde düğüm olmalı, çözülememeli.

Her attığı kurşun, dönüp kendisini vurmalı.

Her söndürdüğü ocak, cehennemi olmalı.

Her birbirine düşürdüğü kardeş, birleşip ayağını kaydırmalı.

Kafasını patlatmalı, içi dışına çıkarmalı, kendi silahıyla vurulmalı.

Bütün hesapları daha Bağdat’a varmadan geri tepmeli, ensesinden vurmalı.

Memlekete reva gördüğü karanlık, sadece ona mezar olmalı.

Böyle büyüdük biz. Kötüler belasını bulmalı.

21 Şubat 2015 Cumartesi

KAHVE BÜYÜSÜ




Kabardı mı için?
Hüpleteceksin, çare yok
Sardı mı endişeler?
Alacaksın bir yudum,
Gözler kapalı, ruhun açık olacak.
Bir yudum her duayla,
Bir yudum her korkuya, 
Bir yudum her hayal kırıklığına...
Yudum yudum içeceksin hayatı.
En uzun son yudumu kalacak  ağzında.
Gözleri açmadan kapatacaksın fincanı,
Bekleyeceksin.
Köpüklerin dilek olup uçmasını…
İçini açmasını…

19 Şubat 2015 Perşembe

DOĞUM GÜNÜMÜN TORONTO ÜSTÜNDEN "SEVGİ İÇİMİZDE"YE BAĞLANIŞI


Bloğumun da yeni yaşı, benim de yeni yaşım bugün doldu. İkimize de hayırlı uğurlu olsun.

Tam bir sene önce başlamıştım, can havliyle, sağda solda dağılmasın yazılarım diye, hepsi yan yana  olsunlar, lüzumlu lüzumsuz yerlere dağılıp unutulmasınlar, bir kenara atılmasınlar diye la havle velâ kuvve diye niyet edip  başlamıştım.

Sevdiğim kelimelere eklemeliyim bu lâ havle velâ kuvveyi. Arapça. Korkmadan kullanıyorum. Eh, insan elliye yaklaşınca kimselerden korkusu kalmıyor. Ben şimdi lâ havle dedim, başım bir derde girer mi, diye korkmuyorum meselâ. Hooop, biri gelir beni “Hadi bakalım Elif Hanım, gir Müslüman’ların kutusuna” der mi, diye korkmuyorum. Karşıda başka bir kutuda Atatürk’çüler tepinmekte, hayal ediyorum. “Ne! Ne! Ne dedi? Ne dedi? Laik cumhuriyetimize yakışmayan bir şey dedi! Zaten ismi de Elif’miş, at onu o kutuya” diye bağırışıyorlar. Bağırırken zıplıyor ve hopluyorlar, isterseniz hoplayıp zıplasınlar, her halikârda komik komik tepiniyorlar.  

Şimdi bana “Tabi korkmazsın, artık Türkiye’de değilsin” denebilir. Kazın ayağı hiç öyle değil arkadaşlar.  Toronto mahallemde de  durum pek farklı değilmiş, şahit olmaktayım. İnsanımızın genetik olarak bölünmeye çok müsait olduğunu buraya gelince daha iyi anlamış durumdayım. Amip gibiyiz kardeşim… Nazım yanılmış, akrep gibi değiliz, amipliğe daha yakınız.

İçim sıkıştı birkaç gündür. Anlatayım, ferahlayayım: 

Biz yarın merhum Özgecan için yürüyeceğiz, vatandan uzakta. Yürüyüşü Kürt ve Alevi dernekleri düzenlemiş. Şu an içinde olduğum , kadınlar için bir şeyler yapmaya çalışan, ve temel prensip olarak insanı ayırmamayı hedef almış grupla birlikte o yürüyüşe katılacağım. Bakın, Kürt dedim, Alevi de dedim. Bir de Ermeni diyeyim, üçleyeyim. 

Üçleme deyince bizim ev  ahalisi  güler. En sevdiğim batıl inançlarımdan birisidir üçlemek. Evde bir şey kırıldı mı, hemen iki tane daha kırarım, üçler rahatlarım. Bunun için üçleme rafım vardır. Evdeki zücaciyelerden bir tane , iki tane kalır ya, nereye koyacağını bilemeyiz biz kadınlar, atsan atılmaz sağlamdır, satsan kime satacaksın, eh ben de hepsini üçleme rafıma koyarım. Zamanı geldiğinde bir ritüelin parçası olsunlar, şakada şukada kırılsınlar, sevaba girsinler diye. 

Şimdi Kürt, Alevi ve Ermeni de buraların meşhur üçlemesi anladım ben. Bir tanesini zikredince ( zikir dedim, bu da sakat, mevzuyu direk Sufi’lere bağlar, oradan da istenirse yine İslam âleminin üstünden dolaştırılır, dini ayine vardırılır, hooop yine gir Elif kutuya olabiliriz maazallah, ama sanırım zaten İslam kutusundaydım en son bıraktıklarında,)  ne diyordum, bu triodan bir tanesini zikredince hoop diğer ikisi de tonton tonton yanına ekleniyor ve üçleme tamamlanıyor. Bugün bir toplulukta Kürt ve Alevi dedim, biri çok kızdı, ortamı terk etti. Beni de acaba Alevi kutusuna mı , Kürt kutusuna mı attı, sormak mümkün olmadı, çünkü çok sinirlendi.

Bu yaşıma geldim, hâlâ anlayamadım bu insanlardaki bölünme merakını, kutulama, kategorize etme merakını, önden yargılama merakını. Yahu gelmişim ellimize, dünyanın gidişatını az çok anlamışız, birlerini kontrol edebilmek için, idare edebilmek için bir diğerinin öcüleştirilmesine alışmışız, politika denen şeyin koca bir insan uydurması şey olduğunu anlamışız, neden hâlâ bu çağda Ermeni’yle, Yunan’la, Kürt’le derdimiz olması gerektiğine inanıyoruz? Kalbimizde yokken bu, nasıl beynimizde olabiliyor?  Üstelik de hepimizin dilinde “Aslında benim ne Ermeni’yle, ne Kürt’lerle bir derdim yok,“ lar uçuşurken, Türkiye mozayiğinde herkesin farklı inanışlardan konusu, komşusu, eşi, dostu varken, ve ek olarak Mevlâna gibi hele son zamanlarda daha bir çok sevdiğimiz, her lafını her an zikreder olduğumuz bir hümanizm üstadının toprağıyken… Üstüne üstlük, Türkiye’nin baş döndürücü, can yakıcı kaos ortamından uzaklaşıp her şeye daha sakin bir kafayla bakma şansı yakalamışken…

“Yemişim politikasını!” demek geliyor içimden. Burada üniversitelerde gençler bu lobicilik faaliyetleriyle meşgul ediliyor. "Yapmayın, bu gençlerin dünyaları daha büyük, onları da kaplara alıştırmaya çalışmayın," diye haykırmak geliyor içimden.Bu çağda çocukları böyle nefretlerle büyütmenin de günah olduğunu savunuyorum. Memleket sevgisi böyle bir nefretten beslenemez, zira nefret bir besin kaynağı değildir, tam tersi en yıkıcı şeydir hayatta. Bana inanmıyorsanız facebooka inanın…Yer gök hümanizm! Buda, Mevlana, Şems özlü sözleri insan kaçmaya çalışsa dahi insanın içine içine akıyor. Ben kaçanlardan değilim, bu net. Şimdi bu insan sevgisiyle dolu gürûh,  neden vatan sevgisi  ve insan sevgisi arasında kalmak zorunda kalsın ki? Vatanını sevmek için neden Kürt’lere, Ermeniler’e , ya da bunların türevlerine gıcık olmak zorunda hissetsin ki? Geçelim bunları, diyorum, insanlığın daha anlamlı  mücâdelelere ihtiyacı var. Zaman kaybetmeyelim ıvır zıvır birilerinin ekmeğine yağ süren mevzularla. Dünyanın hiç bir konjonktürü bu inanışın önüne geçmemeli. 

Bir sene olmuş bu bloğa başlayalı. Bir sene önceki Elif’e selamlarımı yolluyorum . Bir senede çok şey geçer bir hayattan.  Bana da öyle oldu. Yepisyeni bir hayatım var. Doğru bildiklerimle, yanlış hissediyorum dediklerim yer değiştirdi. Aynı zamanda da bende iyice pekişen bir eski ben var. Kimilerinin saf, kimilerinin tuhaf, kimilerini hayâlperest (John Lennon "Imagine" deyince herkes bayılıyo ama hatırlatırım) , kimilerinin daha da ileri gideyim anormal bulduğu bir ben var, artık ortalarda sergilemekten sıkılmadığım. Bu Elif kimselerden nefret etmeden, gıcık olmadan yaşanabileceğine inanıyor. Her zaman başaramıyor, hatta bazen olmadık yerlerde yakalanıyor, bazen de belgeleniyor, (hiç ısrar etmeyin detay veremem).  Ama yılmıyor, buna uğraşıyor, bunu anlatmaktan sıkılmıyor. Bu bazen arkadaşların kendisine sinir olup kimi bahaneler üreterek yanından uzamasına neden oluyor, ama o zaman anlatmayı biraz kesse de, yine de hâlâ tam olarak kendine hâkim olamıyor. Başka yazı konusu yapayım bunu. 

Velhâsıl (bakın bu da Arapça), iyi ki de başlamışım bloğumda yazmaya. Canım istediği gibi yazıyorum. Canım istediği zaman yazıyorum.  Beğenen okur, beğenmeyen ister öteye, ister karşı köşeye…

Kutlu olsun ikimizin de doğum günü…

Türkiye’de barış, dünyada barış, Toronto’da barış vesselâm, diye de bitireyim. Yakışır hepsine...

12 Şubat 2015 Perşembe

İNANAN ELİF'İ ŞAŞKIN ETTİN BE TÜRKİYE!


İnanan biriyim. 

Neye inandığımı merak ettiyseniz, şöyle özetleyeyim: her şeye inanırım. Başıma bugüne kadar bir şey gelmemiş olması tamamen evrenin bir lütfudur. Eskiden çok utandığım bu bana has durum, artık birlikte yaşamaya alıştığım bir şey olduğundan pek de umursamıyorum. Çünkü arkamdan "değişik" diye konuşup bana alışamayanlar zaten teker teker düştü, bu matrak durumu benimle birlikte eğlenerek yaşayanlar kaldı sadece benimle. Gerisi yaprak dökümü.... Kimler geldi, kimler geçti hayatımdan her şeyin doğrusunu kendisi bildiğini sanan...

Neyse bu mevzu başka bahara kalsın.. Biz dönelim Elif The Saftoroz'un maceralarına. Kerem beni bir seferinde sakladığı yerde gözümle gördüğüm, elimle tuttuğum, bana aldığı ve sürpriz maksatlı sakladığı bir yüzüğü kaşla göz arasında yok edip, o yüzüğün aslında hiç var olmadığına inandırmıştı. O da, ben de hâlâ şaşarız bu hikayenin absürdlüğüne. 

Güvendiğim biriyse eğer beni işleten, sonuna kadar inanmaya hazırımdır. 

Bu hayatta güvendiğim insanlara inanmayı, gerçeklere kanmaya tercih ettim . Masalları wikipedik gerçeklere, uçsuz bucaksız rüyalara inanmayı hep uyanık olmanın darlığına tercih ettim. Müsbet ilim insanı sayılmam. Hissettiklerimi daima gözümle gördüklerime tercih ettim. İlk Bartın'da gördüğüm gökkuşağının (kimse inanmıyor buna, çünkü çok küçükmüşüm, imkansız hatırlaman diyorlar ama ben hatırlıyorum) elle tutulamayan renk cümbüşünün sihrini renksizliğin risksizliğine tercih ettim.

Amma velâkin bu aralar inanç sıkıntısı yaşıyorum. Ve kendime yabancılaşıyor muyum diyorum. İstanbul'un bizim mahalle dediğimiz yerinde , Erenköy'de  bir sürü arkadaşımın okulu olan binada gelmiş bir iki yüzlü, başına geleceklerden habersiz kadın, önce duvarlara öğretmenlerin yapmış olduğu resimleri, Atatürk resimlerini yok etmiş, hadi buna aşinâlaştık. Hepsinin yerine padişah resimleri astırmış. Yok daha neler! Devlet dairelerine tâlimat gitmiş, herkes "osmanlıca for beginners"a mecbur tutulmuş. Daha daha neler! 

Arkadaşlar tembih etmişlerdi ben buralara gelirken. "Aman dilini, kültürünü unutma sakın ha!" demişlerdi. Gülüşmüştük. Korkarım ben döndüğümde ne dil kalacak, kültür zaten hepten yolcu. 

Tövbe allahım, diyorum. Memlekette son senelerde alıştığımız gerçeküstü durumlardan öte yepisyeni fantaziler sergilenmekte.  Yepisyeniye çok bilmişler takılmasın, tamamen benim kelimemdir, ve en sevdiklerimdendir.

Ve ben, her şeye inanan Elif, bunlara şaşırıyorum, ve sürekli "Yok daha neler!" derken buluyorum kendimi...

Hayra alâmet bulmuyorum kendimi.

Değişen Türkiye, hu sana söylüyorum! Beni sarsa sarsa değişiyorsun, azıcık yavaşla be!

21 Ocak 2015 Çarşamba

NE TUHAFSIN BE HAYAT- 1





Ne tuhafsın be hayat!

Çok basit olduğun halde neden bu kadar karıştırırsın herkesin kafasını?

Biri üzülür sevdiği yanında değil diye, dünyanın en büyük acısı yapar bunu kendine. Halbuki bir diğeri göndermiştir en sevdiğini ebediyete, çıkmaz gıkı, gömer acısını kalbine.

Diğeri acılardan bahseder hep, geçmişlerde kalan acılardan, çok yanmış canlardan. Sanır ki tektir dünyada o acıyla yaşayan.  Halbuki kimlerde neler vardır anlatılamayan. Ve zaten bitmiş geçmiştir, her şeyi yıkamıştır zaman. 

Birinin canı sıkılır iki cümleye, küser. Dünyaya küser, her şeye küser, döner arkasını. Halbuki bilmez ki kimselere değil,  sadece kalbine döner arkasını, sadece kendisinden daha uzaklaşır, gider.

Başkası filancayla geçinemez, öteki falancayla. Lâfı geçince burunlar kıvrılır, kaşlar gözler oynar. Halbuki bilmez ki hiç gerek yoktur göz süzmelere, bilumum mimiklere, tek gereken az hoşgörüdür kalplere, kalbin görmesi gereken sadece güzelliklerdir, ve herkeste mutlaka vardır güzel bir yan. Kaş göz oynatılan  şeyler ise aslında sadece yansımalardır karşıdan.

Bir dünya insan, bir dünya hayat, döner dururlar fır fır fır diye… Çarpa çarpa birbirlerine. İllâ bu dünyanın bir sonu olduğunu anlayınca durur bakarlar bir etrafa, “Kimlere neden çarpar dururuz,” diye. Bir anlar gibi olurlar aslında mevzu basit, sonra başlarlar tekrar dönmeye, fır fır fır.

Tuhafsın be hayat!

14 Ocak 2015 Çarşamba

KANADA'YA YERLEŞEN İZMİRLİ'YE KANADA'YA YERLEŞEN ANKARA'DA DOĞMUŞ, AFRİKA'DA BÜYÜMÜŞ, İSTANBUL'DA YAŞAMIŞ BİRİNDEN MEKTUP


Sevgili Kanada’ya Yerleşen İzmir’li,

Karşıma o kadar çok çıktın ki son zamanlarda , eş dost sağolsun, sen de beni tanı istedim. Ben de Kanada’ya altı ay önce gelmiş, Afrika’nın sıcağında büyümüş, İstanbul boğazına karşı 20 sene sefa sürmüş biriyim. İlk kışım burada. Herkes bana, "Daha bekle, kış görmedin," diyorlar. Nedense, sanki sonunda o efsaneleşmiş kışı görsem, yılsam, bezsem haklı çıksalar ne farkedecek, yaşamam gerekeni yaşıyorum işte, insanlık hali.

Haklısın, ben de yeniyim ve daha kışın ilk günleri. Gerçekten muhteşem bir doğası var buranın. Soğuk  olduğu doğru.  Ben ki yazın yorganla yatardım, Afrika sıcağı yabana atılır bir sıcak değildir, kış bilmeden büyüdüm ben. Hafızamda Ankara’mın 70’li yıllardaki soğuğu var eser miktarda.  Çok üşürdük o zaman da. Ama çok kısa bir döneme ait hafıza bu. Sonrası bende sadece Cezayir sıcağı. Ailecek severiz sıcağı, bir tanecik  yeğenimin adı  Sahra,  sen anla bünyemizle sıcağın ilişkisini. 

Ama verdik bir karar ve geldik buralara, sebepleri es geçiyorum, zira sadece o sebepler yeter soğuğu hissetmemeye. Ama o başka konunun yazısı olsun. Bir arkadaşım “Soğuk yoktur, doğru giyisi vardır,” demişti geldiğimizde. Aklın yolu bir, üşümeyeceğimiz garantili kıyafetler aldık. Bazıları ibiş gibi bulsa da, ben zaten modayla pek işi olmayan biri olduğumdan, memnunum  -40’a dayanan üstümden başımdan. Sıpsıcacık,   öyle kat kat giyinmem dahi gerekmiyor.  Bana çirkin de gelmiyor, sadece Vogue’dan fırlamış gibi olmadığım, asla da öyle olmak istemediğim kesin. 

Soğuğu apaydınlık buranın. Güneşi hiç gitmiyor, bunu kimse bilmiyor bizim oralarda. Herkes bir soğuk tutturmuş, ışık kimsenin umurunda değil. Hep ışıklı olmasının ne kadar ruha iyi geldiğini bilmiyorlar. Şahsi fikrimdir tabi, ışık çok önemli, güneş önemli. Kışın güneşin ışığını hep hissetmek öyle hoş ki... Saatlerce yürüyorum, -20’de  dolaştım daha dün, durup fotoğraf da çektim Beaches’de.  Suyu özlüyorum,  zira gözümü açar açmaz denize derdim ilk günaydını, gece yatarken de  yaz, kış fark etmez terasımda az gevşemeden, dünyayla hesaplaşmadan yatağa gitmezdim.  Bir koşu gidiyorum çok özleyince, hep su kenarında oturmayı hayal ediyorum. En büyük özlemim o şu aşamada. 

Kar daha çok yağmadı, ama yağsa da küremem gerekmiyor. Çünkü  apartmanda oturuyorum. Burada herkes kapısının önünü temizlemekle yükümlü. O çok şikayet ettiğin şey aslında hayatın bence özü, temel fikri, olması gereken: herkes kapınsın önünden sorumlu, her anlamda.  Herkes komşusuna karşı sorumlu, sokağına karşı sorumlu. Bize uzak bunlar. Yadırganır tabi ki. Kar küremeyi sevmiyorsan apartmanda oturmayı tercih edeceksin, sorun kalmıyor. Kerem, eşim "Ben hayatta bahçeli evde oturmam," diyor. Zira kendisi ekâbirdir, hayatta  ne kar kürer, ne araba yıkar, ne de mangal yapar, bunların tümü, ve bilumum insanlığa faydası olmayan başka işler insan doğasına aykırıdır ona göre.  Mümkünse başkalarına yaptırır, yaptıramayacaksa teşebbüs etmez. Haklıdır da, çünkü kendini bilir. Ev yuvadır bizim için sadece, ayrıca zaman da kıymetlidir, dolayısıyla ev demek iş demek olmamalıdır. Ama sefasını sürecek bir özelliği varsa o zaman da şikayet edilmeden yapılır. O terası boğazın hatırına senlerce bayıla bayıla temizledik, onlarca çiçeği hep  söylenmeden suladık senelerce. Bahçeli ev tercihinse,  dikenin de seveceksin, hayat böyle kocaman bir terazi, neyi neden tarttığını bilmen koşuluyla...

Ha, kendimi biliyorum bu nedenle araba da almadım. Zaten harika şoför sayılmam,  ben mümkünse araba almayayım. Hiç sevmedim trafiği, İstanbul'da da tercihim toplu taşımaydı. Bu yadırganan bir şeydir Türkiye'de, nedense , ait olduğumuz sosyal sınıfımız için toplu taşıma münasip görünmez. Ama ben vapur, metrobüs, minibüs, dolmuşçuydum. Burada da yadırgamadım. 

Hele karda kışta. Oturacağımız yeri ulaşımı kolay olan bir yer seçtik. Zaten toplu taşıma gayet kolay, ve her yere ulaşıyor. Taksi var, Uber var, Zipcar var, araba kiralama var. Öyle 3000 dolar hasarı olacak araban yoksa için rahat ediyor biliyor musun. Benim tercihim bu: araç beni bir yerden bir yere götürecek bir şeydir, benim olması şart değildir.  Kazasıyla, kaskosuyla ne uğraşacağım ki, böyle bir tercihle ne araba, ne kaza, ne masraf derdim var.

Artık karşıma çıkıp durma, belli ki burası sana uygun değilmiş, öyle de geç. Herkes çok eğleniyor yazınla,  ve soğukta yaşamamış arkadaşlarım  gerçekten nasıl bir şey bu kadar soğukta yaşamak diye merak da ediyor.  Elif soğukla nasıl başedecek diyor beni düşünen, sıcak sevdiğimi bilen kalpleri. 

Aslında sana yazıyorum dediysem de, sanırım ben arkadaşlarıma  yazdım bu yazıyı: merak etmeyin tatlı arkadaşlarım, İzmir'li değilim, bir yerli saymıyorum kendimi, her yerliyim gibi geliyor bana. Ve herkes kendi tercihini, gerçek tercihini yaşarsa bu hayatta, o gerçeğin her şeyiyle daha kolay baş ediyor diye düşünüyorum tüm kalbimle. 

Biz tercihimizden şimdilik memnunuz. Her yerin olduğu gibi, güzellikleri de var, nahoşlukları da. Neyi seçerse kalbin işte, peşine takılıyorsun. Ben inceliklerini paylaşmayı tercih edeceğim arkadaşlarımla. Hoşuma gitmeyenleri de yaşamam gerekiyormuş deyip, becerebildiğimce alacağım dersimi, önümdeki maçlara bakacağım...Bu saatten sonra hep yapmayı hayal ettiğim gibi...

İzmir'e selam benden sevgili İzmir'li...Dönmüşsün madem, sana mutluluklar İzmir'de. Yolun düşerse beklerim,  lâflarız havadan, sudan...

YÜN VAR, ŞİŞ VAR, BEKLERKEN ÖRER MİSİNİZ?

görsel: www.young-germany.de, Almanya Gerilla Örücüleri'nden


“Burada hastanelerde yünler şişler varmış” , dedi dün bir arkadaşım. “Beklerken insanlar bir şeyler örsün diye”.

Böyle küçük küçük farklılıkları var buranın, başka bakış açıları var. Soğuğun geyiği dönüp duruyor ortalıkta, ben de bu detaylardan bahsedeyim dedim. Benim algıma takılan ve aklımda bir süre dolaşan detaylar bunlar. Genele tezat.

Hastanede bekleyenlere, hastası olanlara, tahlil yaptırmak için bekleyenlere yün ve şiş. “Çok bekleniyor, “ dediler hastanelerde. Sağlık  devletten. Bu herkese eşit sağlık düzeninin artılarını,  eksilerini herkes tartışa dursun, ben yünle şişteki zerâfete takıldım. Kendim görmedim, belki sadece bir hastanede var, onu da bilmiyorum. Ama bir tanede dahi olsa, o yün ve şişteki insaniyete vuruldum.

Beni ancak devlet hastanelerinde çok hasta başı bekleyenler anlar. Bırak devleti, özelde dahi olsa, hasta başı beklemenin derin hüznünü yaşamışlar anlar. 

En sevdiğinin başını beklemektesindir. Yalnızsındır, gelen giden olsa da, kimse kalmayıp, ışıklar kısıldığında camdan sızan ayışığıyla dertleşenler anlar. Uyku azdır o gecelerde, koridorlardan süzülen buz gibi floresan insanın içini üşütürken sessizliğin kırallığında hemşire ayakseslerinden başka ses yoktur. Bu yüzden tüm içseslerini duyarsın. Şanslıysan “sabır”dadır vurgu, değilsen fena. Ayışığı beyaz, floresan beyaz, ölüm beyaz. Hepsi bağırırsa bir ağızdan, o zaman fenadır. Uyku haramdır. Uyursan başka âlemlere gidebilirsin, ve o odaya geri dönüşü sevmeyebilirsin. Okumak iyidir, kafayı toplayabilirsen, ama zordur kafayı hayra çalıştırmak. Hayal gücünün fantezileriyle savaşa girdiğinde zordur bir şeylere konsantre olmak.

Hasta başı beklemiyorsun farzet, bir derdin var  ve on dakikaların on yıla bedel olduğu tahlil kuyruklarında bekliyorsun diyelim. Yanındakilere bakıp kim senden önce gider hesabı yaparken hesaplar karman çorman olduğunda, kafan karıştığında, o kafan Nobellik romanlar yazmaya başladığında, şu meşhur anda kalmak zorlaştığında zordur zamanla savaşmak.

O hastanelerdeki şiş ve  yünde hissettiğim zerafeti  siz de görebiliyor musunuz? Hastayı, hasta yakınını insanlaştıran detayı kastediyorum.   Beklerken örüyorsunuz, kafa duruyor bir kere. O ördüğünüz bere, atkı, örtü her neyse, bir başkası gelip devam ediyor belki ve kendi derdinizi bırakıp bir üşüyene faydanız olacağını düşünerek örüyorsunuz. Hem kendinize faydası var, hem tanımadığınız birine. İhtiyacı olanlara gidiyor o örülenler. Bunu ruha faydasını hissedebiliyor musunuz? Anda kalmanın en beleş halini, bu kadar küçük bir detayın kocaman faydalarını hissedebiiyor musunuz?

Mikrobun ötesine geçip görebiliyor musunuz ?  Ben şahsen mikroplara pek takılmayan, her yerde olduklarını bu yaşımda kabullenmiş biri olarak bu konuda genelin dışına düştüğümün farkındayım, bu nedenle bu konuyu kimseyle tartışmam. Zira mikroptan ya da başka bir şeyden korkan biriyle tartışılmaz, korkusu her şeyin üstündedir. Bu dünyayı yöneten olgudur korku. Nefret bile değil insanlığın başına örülen çorapların kaynağı, korkudur. Ama bu bambaşka bir konudur. Üstüne sık sık geldiğim bir konudur, bkz: Deterjan Adam yazım.

Hep koşturmanın, işe yaramanın, çok işi bir arada yapabilmenin matah bir şeymiş gibi pazarlandığı, ama bir yandan da bunun yarattığı travmaları  başka öğretilerle dengelemeye çalışan, “anda kalma”yı anlayabilmek  için amansız bir mücadele veren çağdaş kadınının dünyasında yeri olmayan aktivitenin hastaneye düşmüş hali çok şeye kâdir.  

Ben sanırım buranın en çok bu küçük detaylarındaki büyük anlamları sevdim...O kocaman soğukları ısıtan detaylar bunlar.. benim için...

Farkettikçe paylaşmaya devam edeceğim.