30 Mart 2021 Salı

HAYAL ETTİM OLDU


Demek isterdim...

Nah oldu!

Geldim, döndüm Türkiye'ye, her şey bok oldu...

Görüldüğü üzere, hiddetliyim. Bu benim şahsi hiddetim. Memleketinkini de üstüne koy, hiddet kare şeklinde yuvarlanıyorum.

Bu sabah lise arkadaşlarımla watsapta "o kadar da kötümser olmayalım" muhabbetidir beni aylardır ertelediğim iç dökme seansıma ittiren. Sevgili Şule Malhan bana "sen tanıdığım en iflah olmaz iyimsersin" derdi bir zamanlar; çok hoşuma giden bir iltifattı, ya da ben iltifat olarak alırdım üstüme. Iyimseriz ya...Beni benden alan bu Türkiye, benden öyle bir canavar  pesimist yarattı ki nasıl sakince anlatsam bilemiyorum.

Hayalimiz, canımız bebeğimiz kızımız Ayşeciği buralarda okutmamaktı. Hayal ettik, oldurduk. Sonrasında da, o zamanlar telafuz etmediysek de, buradan uzakta yaşamasına razıydık. Hatta, beni çocukken cok utandırmış Türk kimliğinden başka  bir kimliğe sahip olsun da istedik. 

Burada memleketin iflah olmaz vatan severleri okumayı bırakacaktır. Bıraksınlar da, zira derdim içimi doyasıya dökmek. Evet, ben onbir yaşımda karıştığım batı dünyası sebebiyle hep utandım Türk olmaktan. Utanmak fıtratımdaydı muhtemelen. Her şeyden utanan bir kızdım. Cevap vermeye utanırdım, hata yapmaktan utanırdım, fikrimi söylemeye (var mıydı bir fikrim?) utanırdım, izin istemeye utanırdım vs vs...Bilmeden, anlamadan utanırdım. O zamanlar en anlamadığım utanmam da, otururken ellerini bacaklarının arasına sıkıştırırsın ya,  çok ayıp yapma, derlerdi bana. En anlamadığım utanmam da budur.  Hep kızaran çocuklardandım. O elaleme rezil olmama tacizine uğrayan milyonlarca  çocuktan biriydim. Eh, doğal neticesi de, girdiğim yabancı kültürlerde uslu edepli olma endişesini en çok taşıyanlardandım. Bunun üstüne, ırkçı bir kaç öğretmene denk gelince, daha da beter utandım. Olduğum şeyden, kimliğimden, aşağılana kültürümden.

Memleketim de, anam gibi üstüme üstüme geldi hep. Ne örflerini sevdim, ne öve öve göklere çıkarılan başka bir çağa ait riyakar adetlerini. Yok büyüklere saygıydı, yok edepti namustu. Ulan hangi kaçımızı saydı o büyükler?

Bu nedenle  kızıma başka bir kimlik istedim. Hayal ettim. Oldurduk. Kendim için de zamanında etseymişim keşke. Aile cenderesinden kafamı azcık çıkarabilseymişim keşke. 

Şimdi de öyle bir zamanda geri döndüm geldim ki, memleket yangın yeri. Ama herkes saç tarıyor...Hatırlayıp asabımı bozmayayım. Gerçekten memleket başka boyutta. Gerçekten başka yerlere göre (tabi bunun Afganistani, Suudi Arabistan'ı da var bizden beter)  daha iyi olduğumuzu düşünen epey insan var. Herkes deli gibi alıyor, alıyor, alıyor. Her şeye kolayca ulaşabilmeyi medeniyet sanmaya devam ediyor. Ne istesen kapında! How happy I am! Başka nerde var bu lüks? Çarşımız pazarımız dopdolu. Sahil kasabalarımızın maşallahı var: emlak affı için ruhunu satmış, satacak insanlarla dolu. Paralel hayatlarında ise sosyal medyada aktivistiz.

Ha, bir sağlık sektörü iyi allahtan. Hem ben, hem Kerem üstüste bacak, ayak falan kırdık geçtiğimiz Aralıktan beri. Kerem, kaldırıma park etmenin nesi anormal anlamayan (bunlar tabi ki gitmek istemez buralardan, nerede o rahat başka memlekette?) ve  ara sokakta neden hız limiti var bilmeyen şehir magandaları yüzünden, bense kendi salaklığım yüzünden. Beş dakikada beşiktaş, paran varsa herşey şipşak halloluyor. Allah razı olsun kadri bilinmeyen doktorlarımızdan.  Allah cezasını versin o para basma makinası hastanelerin. Hastane taciziyle yaşadıklarımız roman olur. Yazıp sinirlenmeyeyim şimdi. Başka zaman belki...

Ne bakkala, ne çakkala güven yok. Arkamı dönmeye korktuğum bir ülke burası. Sıradan bir beyaz Türk olarak benim hissettiklerim buysa, vay haline diğerlerinin. 

Beyaz Türk olarak yetişen kızım bizden daha rahat yaşasın diye hayal ettik gitmesini. Zira burada averaj insanın olanlara üzülmekten   enerjisi tükeniyor. Ve kızlar pıtır pıtır ölüyor. Küçücük bir kızı sevgilisiyle yazışıyor diye okulu kızı utandırmış, kız canına kıymış. Al sana haber. Hooop ışınlandı elif geçmişe. Al sana eğitim... Hem ailede, hem okulda. Bakın, kimsenin o para makinesi güzel "medeni"  okullarımızda bir bok öğrenmediği gerçeğini es geçiyorum. Okulların çoğu daha genç olmak demek ne demek haberi olmayan, gelenek görenek diye böğüren gerzeklerden oluşan bir kurum bizde. Bizim Ayşe, güya medeni, Atatürkçü falan (o zamanlar bizim için de  bir değerdi bu sonuncusu) bir okula gidiyordu. Bizimkisi tenefüste erkek arkadaşıyla (ilk sevgilisi 😉) bir sınıfta kızlı erkekli oturularken, nöbetçi SS sınıfa girip Ayşe'ye çıkmasını söylüyor. Arada sanırım bir tartışma da oluyor. Okula hışımla gidip ağızlarına sıçtığımızı hatırlıyorum. Ne demek? demiştik saygıdeğer müdüre. Nedir mesajınız bu çocuklara!  Kızlar orospu, erkekler tecavüzcü...Al sana böyle büyütülen bizlerin türkiyesinin neticesi...Adamın ipe sapa gelmez cevabı içimde hala yankılanıyor: "siz bilmezsiniz bunlar kameraların görmediği köşelerde neler yapıyorlar!" Ulan napar iki ergen! Ya da naparsa yapar sana ne!  Ahlak zabıtası mısın sen! Senin işin mi o?   Güzide eğitimci...Al bir geç kız canına kıymış senin gibi biri yüzünden. Tabi, oturuken elleri  bacak arasına sokmak da ayıp zaten. Bunlar sadece "ötekiler" değil böyle düşünen. Adım gibi eminim hepsi aramızdalar. Ve de  çoklar. "Bizden"  dediklerimizde de dolu bu kahrolası zihniyet. Gömülesi, üstüne işenilesi zihniyet...sonra da tüy dikilesi...İşe ya da sıç farketmez...Anladınız siz...O namus dediğiniz bok çukurunda boğulasınız hepiniz...

Ha bi de sizler-bizler davası var. Hiç girmeyeyim, çıkamam. Nerede birleşeceğiz biz bu kadar at gözlüğü, bu kadar ateşli silah kuşanmışken. Bu kadar salakken. Ah Aziz Nesin ahhh...Ben daha da ileri gitmek istiyorum şu an... Kendini sadece eğitimli olduğu için akıllı sananların da ...hadi neyse...durdurayım kendimi.

Kanada'daki sevgili  arkadaşlarım...Hiç aklınız kalmasın buralarda. Bir havası, bir suyu demek isterdim. Ama havası da, suyu da herşeyi kokmuş buraların. Siz de buralar için üzülmeyi bırakın. Zira burası, birinci  dünya ülkesi vatandaşıymış gibi takılıp happy happy yaşamaya devam edenlerle, bedbaht aktivistlerin nafile gayretleri arasına sıkışmış, nefes alamayan bir ülke. Evlatlarından kendimi bildim bileli nefret eden ülke. Çocuklarına çocuk olma, gençlerine genç olma, insanına insan olma hakkını tanımayan bir ülke. Akıldan, fikirden, bir düşüncesi olandan nefret eden bir ülke. O beni hiç sevmiyorken ben neden sevecekmişim onu? 

Kötümserin dibiyim bundan böyle...

Oh be...Az boşaldım... Ama merak etmiyorum, iki insana karışırım, hemen doldurur bu ülke... 

Okuyana benden selamlar...

 

17 Temmuz 2020 Cuma

UĞURLAR OLA SEYFİ BEY


Huysuz Virjin göçmüş.

Yaşımız ilerledikçe her gidenin ardından daha bir dertlenir olduk. Ben şahsen pek tantana yapmam, allah rahmet eylesin der, geçerim. Safiye Ayla öldüğünde, "ah, sen de mi Safiye" diye dövünenlere de şaşmıştım mesela, yahu ölmese şaşırmamız gerekmez mi, demiştim, içimden ve dışımdan. Acımasızım di mi, hehe, bazen öyleyim.

Huysuz Virjin'de ise farklı oldu, durdum bir. İçimde değişik, tarif edemeyecğim bir his. 
Bende de bir döngü tamamlandı, hissettim.

Hayatımın bir noktasında dikkatimi çekmiş, sonra da üstünde hep düşünmüş olduğum şahsiyetlerden biri rahmetli. Ben hayatı, o dikkatimi çekenler üzerinden anlamaya çalıştım hep.

Huysuz Virjin ilk başlarda utancımdan kafamı kaldırıp bakamadığım biriydi. Ekrana çıktığında, ne düşüneceğimi, ne yapacağımı bilemezdim. Ben cinselliği Güzin Abla ve Hürriyet cinsellik köşelerinden öğrenen kuşağım, hatırlatayım yaşımı bilmeyenlere ve kibarca unutanlara. Nerede internet, nerede Hz.Google, nerede anneyle konuşamadıklarımı konuşmak için devreye sokulan ablalar, teyzeler? Eh dolayısıyla, televizyonda bir şovda ona buna rahat rahat laf sokan, neidüğübelirsiz bir şahsiyet beni korkuturdu. Epey de büyüktüm ha o zamanlar, ergenliği çoktan geride bırakmıştım. Gerçi Zeki Müren vardı hayatımızda hep,  ülkemin ilk dragqueenimtrağı. Ama o kimselere bulaşmayan türdendi. Zaten tırsıktım, en korktuğum şey, biri bana bulaşacak ve ben şirin şirin sırıtarak geçiştiremeyeceğimdi. Huysuz ekranda birilerine laf soktukça, müstehcenleştikçe, kendimi o koltuğa oturtur, bütün ezikliğimle ufalanır, asla sırıtmakla sıyıramayacağımı düşünür, ecel terleri dökerdim.

Hele birde  babamla, babaannemle falan seyrediyorsak. Cıkcıklamalar, fesuphanallahlar, tövbetövbeler, bütün cinsel tabular karşımıza dizilirdi. No way out! Kıstırılmış hissedersin ekranla ailen arasına.

Seneler sonra anlarsın aslında kıstırıldığın şey kendinle, öyle olsan herkes ne mutlu olur sandıklarınmış.

Korktuğun şey aslında kendin olmaya cesaret edebilmiş biridir, etrafında alışık olmadığın türden biri. Bizi bizden öte koymak için elele vermiş devlet, aile, okul üçlüsüne çok itibar eden bir gelenekten gelince, korkarsın tabi, itibar görmek, lafını dinletebilmek için, söylediğinin ardında söylenmemiş bir sürü şeyin yükünü büyük hünerle taşıyan  kadınların cennetinde filizlenmişsen... 

Hayatta yol adıkça, biraz daha kendime anlayış gösterdikçe, Huysuz Virjin'i çok sevdim ben de. Rol modellerim arasında ilk başlardadır. Gözümde ve kalbimde çok matah biri oldu, öyle de hatırlayacağım kendisini, kendi gerçeğine sahip çıkmış birini. 

Tabi benim rol modeller neden havalı havalı  Zaha Hadid falan olamadı, dersiniz?  Gergin kadının önde gideni bu  Zaha Hadid, aramızda kalsın, ben Huysuz gibi rahat ve cüretkarları sevdim, örnek aldım.  Benden drag queen falan olmaz muhtemelen, Huysuz Virjin kadar kendim de olamayabilirim bu saatten sonra, ama çabam meydanda. Yine de ben hala açılamıyorum o kadar, pek sahiplenmişim bana biçilenleri. Belki, bir gün, ilerde, bunu çok diliyorum.

Huysuz Virjin'e de rahmet diliyorum. Hayatına sahip çıktığı için, sahnede kıvırtmayı, hayatta kıvırtmaya tercih ettiği için.

Nurlar içinde yatasın Seyfi Bey.

11 Temmuz 2020 Cumartesi

SÜPÜRGE



Eski yazılar akın etti bugün   facebooktan. Epeydir ahkam kesmemişim, dedim kendime. Bu aralar gündemim dışlanmak konusu, onu deşeyim dedim.

Benim gibi hayatın boyunca iki sene bir yerde, bir sene bir okulda, çat orda çat kapı arkasında takılanların, başlarına gelmesin diye, kendilerini profesör mertebesine geliştirdikleri bir alandır dışlanma. Her yeni girdiğin ortamda "el" sindir. Herkes grup gruptur, sen dışındasındır çemberin. Ne içinde, ne dışında değil, alenen dıpdışındasındır. Berbattır o his çocukken, sanki bir kaç sende bir dağıtılan rolleri olan bir piyeste hep süpürgesindir, hep aynı yerde, hep kapı arkasında. Ta ki, başka yalnız biri, can sıkıntısında seni keşfedene kadar. Süpürgelikten anlayan, zamanında kapı arkalarının tozunu yutmuş biri. 

Sen de bir gün öğrenirsin oradan başını uzatmayı, hayat acaip bir şey, öğretir eğilip kafanı uzatmayı, kendini başka şekillerde göstermeyi. Ben hep sırıtarak öğrendim, mizacım müsait. Hep güllabicilik (benden başka seven var mı  bu kelimeyi?) yaparak, hep iltifat ederek, hep şirin olmaya çalışarak. İlk girdiğin ortamda, ilk görünen olmaya gayret ederek, hep parlak, hep neşeli, hep iyimser, hep hep hep... Bundandır görünmekle görünmemek arasında arafta oluşum. Bundandır kendimden uzaklaşmalarım, başkalarına yakın olmayı matah sanışlarım, güven arayışlarım, sonra da hep  göt oluşlarım.

Ve bu dışlanma konusu hayatım boyunca ensemde dolaşır durur. 

Yine yeni yeniden, devam eder bu hal. Kendimi, ahanda tam bildim, dediğim bu günlerde bile dürter ensemden, "tetikte ol, seni bırakmaya henüz niyetim yok" diye. Bırakmasın da zaten, daha fazla kendimi anlayana dek, bir tür sigorta kendisi, ara ara attığında içime doğru bir adım daha atmışımdır anlarım.

O beni dışladıklarını sandıklarımın çoğunun zaten neden içlemişim, daha yeni yeni merak ederim.

Her "beni görün!"ün ardında benden biri saklanır, uzanıp başını okşamak isterim. 

11 Mayıs 2020 Pazartesi

SUBLİMİNAL



Güzel yüzlü oğlan dizilerden aşina. Yüzünde az çapkın bir tebessüm, masum pembe gömlek, vidyo pembe tonlarda açılıyor. Şarkı sözlerini annesi yazmış, öyle diyor girişi. 

Yine bir anneler günü. Herkes coşmuş sosyal medyada, önüne geçmenin imkanı yok. Anneler sel olmuş akıyor önümde, yetmişler, seksenler, doksanlar, bugünler, ananeler, teyzeler akıyor. Araya sıkışmış kayıp, öldürülmüş,tecavüz edilmiş kız haberinin, imar statüsü değiştirilip iskana açılmış cennet köşelerimizin, sokaklara dökülmüş ninelerin, dedelerin banklarda, parklarda, acizleştirilmiş görüntülerinin üzerlerinden çağlıyor.

Şakı söyleyen oyuncuyu sevdiğimden, bu vidyoda duruyorum. Bebelere şeker, çukulata kakalayan reklam cingılı tonlarındaneşeli, komik ve şirin şarkı başlıyor. Üçüncü dizede, çoktan pişman olmuşum, donup kapatamıyorum. Sözleri annesi yazmış güya. Senelerce komşu annelerin hepsinden duyduğumuz, pervasızlığını sorgulamayı bırak, içselleştirdiğimiz, normalleştirdiğimiz türden Türk annesi lafları hepsi.

Sözlerin teker teker ne olduğunun önemi yok. Hepsi kendi başına yanyana gelmiş harfler aslında. Bir sesleri var bir de Türk Dil Kurumu anlamları. Benim kalbimdeki yansımaları olmasa, hepsi masum.

"Gece gündüz özlerim, ilk aşkımdır gözlerin" diyor oğlan annesine.

Gece gündüz neden özleyesin, diyor içim. Manyak mısın, yalancı mı? Beynime kakılmış binlerce plaka oynuyor yerinden. Yavrularını dizinin dibinden ayırmaktan ödü kopan, üç günlük geziye gönderdiğinde, Mars'a göndermiş de, geri dönmesi tarihi belli olmayan bir sonraki roketin kaderine kalmış gibi, yavrumu özledim de özledim, diye eşi dostu bezdiren anneler geliyor aklıma. Sabah akşam özlesin de, hayatının tadı tuzu kaçsın, yediği içtiği , yaptığı haram mı olsun? Ya da yalandan yalandan özlemiş gibi mi yapsın? Onca işin gücün arasında, daralsın, hırsını kutsal anneden alamasın da başkalarına mi dalsın? Neden yapsın? Çocuk da değil ki, koskoca adam mübarek, diyor içimdeki isyankar. 

Normalleştirmeyin şu ileze hallerinizi diyorum sessiz çığlığımda. Kesin şu bağlarınızı zamanı geldiğinde adam gibi...

Senelerce arabeskle uyutulmuş güzel ülkem, kutsal anne öğretisiyle kundaklanmış, o kundağın sakatladığı ruhların çoğu aksak, çoğu ömür boyu hasarlı. Malülen  büyümeye niyeti olmayan ilelebet çocuk ruhlar, güdük ruhlar. 

Ben şarkıda kaybolmuşum, o çalıyor. 

Facebook akıyor. Aralarda tek tük kadın cinayetleri. 

Oğlan şirin şirin, masum masum söylüyor hala:

"Sevgilinle konuş da, arada bir beni ara, beni ara."

Kadın yerine, eskaza Bayan diyeni oyan memleketim uslu uslu dinliyor.

20 Nisan 2020 Pazartesi

BABAANNEM




Babaannem geliyor bu ara aklıma hep. 

Çok pencere önünde oturdum sanırım. Bir de karşımda babaanne çiçeği dediğim, onun evinde bolca olan yapraklı bitkiye çok baktım heralde. Bu yaşıma kadar babaannemle özdeşleştirip, çok çirkin bulduğum, ama nedense geçen sene, "gel sana bir şans daha vereyim," diye aldığım, ve şimdilere ilk kez çiçek açtığına şahit olduğum kırmızı damarlı, yuvarlakımsı, rulo rulo açılan  yaprakları olan, geceleri hareket ettiğine şahit olduğum, aslında oldukça güzel olan bitkim. Çok seyrettim bu aralar. 

Adını bile tam bilemediğimiz babaannem kapkahverengi elbisesinin eteklerini çeker, diziyle pencere önündeki divana tırmanır, saatlerce pencereden dışarı bakardı.  Ayağında siyah mesleri, elinde kahverengi tespihi, sırtında kahverengi el örgüsü yeleği, başında renkleri olduğundan emin olamadığım yemenisiyle öyle saatlerce oturudu, gözü dışarda. Kahverenginin kaç tonu vardır? Kaçı kaç babanneyle anılır? O kahverengilerde neler saklıdır? "Kahverengi Suskunluğu" , güzel öykü adı olur bundan. Bir muamma olan ismi Mazlume veya Nazmiye'ydi. Bu konu  arada bir tartışılırdı. 

Kafa kağıdında yazan Mazlume'nin cuk oturduğu babaannem, üveyanne evindeki hatıraları anlatmak istemezdi. Annesini hatırlasa böyle olur muydu? Anneleri sorgulamanın bir lüks olduğu yerlerde, başka renkleri hayal etmenin günah olduğu fakirlikte büyümüştü. Gerçek bir üvey anne masalı yatardı anlatılmayanlarda, anneciğinin yaptığı üç beş dantel, iğne oyası çeyizi, üvey kardeşe yar olmuştu. Onu akşam evlerde yer tahtalarını ovarken düşünmek o zamanlar zordu benim için, ama nedense çok aklıma geliyor bu ara.

O kahverengilerden ne arttıysa ruhunda, hepsini kör oğluna vermişti. Sonradan kör olan kocasını ne kadar sevmişti? Babamın kör olduğunu görmedi gerçi, bir kör eksik gitti öbür tarafa. Üvey anne ve üvey kardeş teröründendir muhtemelen, kadın milletinden toptan nefret eder gibiydi. Annemden, gelinlerinden, benden.  Belki de sevmek isterdi, kim bilir? Belki de büyük dikdörtgen kırmızı kutudan çıkan   küçük kırmızı Nestle çukulatalarını kardeşime alırken, bana da isteyerek alırdı. Bilemiyorum. Oysa ona ne kadar benzerdim, kıvır kıvır ve karaydık ikimiz de. Benim ağzım da şimdilerde bir yana çekiyor konuşurken. Sadece kahverengiyle barışamadım hayatım boyunca, farkımız o.

Bir de güzel çizerdi, gerçi bundan da geriye kalan bir şey yok, benim hatırladıklarım ördek, kedi, köpek çizimleri. Çizebilse, çizerdi belki. Zamanı anca annemin hiç bir zaman beğenmediği yemekleri yapmakla geçerdi. Annemle benim yemekte pişmiş maydonoz görmeye tahammülümüzün olmaması, o dönemden hatıra.

Arkadaşı olduğunu hatırlamam. Geçimsiz bilinirdi, şaşırmazdık. Hiç girilmeyen misafir odasının kapısı kapalıydı, sobalı ev malum. Hep pencere önüne tünemiş bendeki anısı. Üçüncü kattaki  pencere, Ankara Kurtuluş'ta, Cemal Gürsel Caddesine paralel sokakta, hareketli bir kavşağa bakardı . Esas manzara ağaçlardı. Aşağıyı görmek için yanağını pencereye dayar, aşağıdan geçen arabaları sayma oyunu oynardı bizimle. Pek matah bir oyun olmasa da, seçenek bol değildi. Zaten başbaşa kaldığımız da olmazdı, bir tek yengem alelacele ikizleri  doğurmaya hastaneye  gittiğinde, annem kardeşimle beni ona bırakmıştı. Annem hep" Sen dört yaşındaydın, nereden hatırlayacaksın," dese de, floresan lambanın beyazı, kahverengiyle birleşip, içime tuhaf bir leke bırakmıştı o gün, ne geri dönüp bakmak istedim, ne de temizlemeye kalkışmak. Lekeli lekeli geldim bugünüme anlayacağınız. Belki de şimdilerde niyetlendim temizlemeye, kim bilir, ademoğlunun bilinç altında ne Freud'lar ne Jung'lar kaybolmuş, ben mi bileceğim neler olup bittiğini?

O pencere önünde, ben pencere önünde,  çözüldüğüm kadarını bilirim sadece, akıllandım artık, her şeyi direk paylaşmıyorum ama şu kadarını diyeyim,  babaannem aklıma geldikçe, aynen onun gibi, yas tutmayı bilmediğimi farkettim.

2 Nisan 2020 Perşembe

NE KADAR DOĞRU, O KADAR İNSAN



"Ağlamak için gözden yaş mı akmalı? 
Dudaklar gülerken, insan ağlayamaz mı? 
Sevmek için güzele mi bakmalı? 
Çirkin bir tende güzel bir ruh, kalbi bağlayamaz mı? 
Hasret; özlenenden uzak mı kalmaktır? 
Özlenen yakındayken hicran duyulamaz mı? 
Hırsızlık; para, malmı çalmaktır? 
Saadet çalmak, hırsızlık olamaz mı? 
Solması için gülü dalından mı koparmalı? 
Pembe bir gonca iken gül dalında solmaz mı? 
Öldürmek için silah, hançer mı olmalı? 
Saçlar bağ, gözler silah, gülüş, kurşun olamaz mı?"

Victor Hugo

Bildiklerimizin hepsi yanlış olamaz mı?

Anlatılanlar, öğretilenler, söylenenler, yazılanlar, çizilenler...

Ne kadar insan var dünyada , o  kadar doğru olamaz mı? 

Neden başkalarının dediklerinde kaybolur insan? 

Herkes başka...kalpler başka, ruhlar başka, inanılanlar başka, dinler, imanlar başka...

Sorgulamadan yaşanır mı? Sorgulanması nafile hayatı anlamak kolay mı? 

Peki anlamasak olma mı? 

Anlamlar yok olsa, doğrular yanlışlar kalır mı? Onlar kalmasa, insan kalbi özgür kalmaz mı?

1 Nisan 2020 Çarşamba

DUR KAÇIRMA



Shakespeare:

"Yıldızları süpürürsün, farkında olmadan, 
Güneş kucağındadır, bilemezsin. 
Bir çocuk gözlerine bakar, arkan dönüktür, 
Ciğerinde kuruludur orkestra, duymazsın. 
Koca bir sevdadır yaşamakta olduğun, anlamazsın. 
Uçar gider, koşsan da tutamazsın...​"​



kaçırma...
koşma...
dur...
dur bir dizede, yerleş saatlerce kucağına, her bir harfiyle dans et..
dur bir kokuda, çek içine, çekirdeğine değene kadar al o nefesi , al, al, al... tut bırakma, dolaşsın içinde, zamana hükmedecesine.
dur bir notada, al kucağına, sar melodiyi, sar sarmala, seninle kalacak o minnacık notanın aksi, senelerce... kimi eşlik edecek hüzünlere, kimi şenlenecek seninle partilerde...
dur kucakla hayatı.
kaçırma...