20 Nisan 2020 Pazartesi

BABAANNEM




Babaannem geliyor bu ara aklıma hep. 

Çok pencere önünde oturdum sanırım. Bir de karşımda babaanne çiçeği dediğim, onun evinde bolca olan yapraklı bitkiye çok baktım heralde. Bu yaşıma kadar babaannemle özdeşleştirip, çok çirkin bulduğum, ama nedense geçen sene, "gel sana bir şans daha vereyim," diye aldığım, ve şimdilere ilk kez çiçek açtığına şahit olduğum kırmızı damarlı, yuvarlakımsı, rulo rulo açılan  yaprakları olan, geceleri hareket ettiğine şahit olduğum, aslında oldukça güzel olan bitkim. Çok seyrettim bu aralar. 

Adını bile tam bilemediğimiz babaannem kapkahverengi elbisesinin eteklerini çeker, diziyle pencere önündeki divana tırmanır, saatlerce pencereden dışarı bakardı.  Ayağında siyah mesleri, elinde kahverengi tespihi, sırtında kahverengi el örgüsü yeleği, başında renkleri olduğundan emin olamadığım yemenisiyle öyle saatlerce oturudu, gözü dışarda. Kahverenginin kaç tonu vardır? Kaçı kaç babanneyle anılır? O kahverengilerde neler saklıdır? "Kahverengi Suskunluğu" , güzel öykü adı olur bundan. Bir muamma olan ismi Mazlume veya Nazmiye'ydi. Bu konu  arada bir tartışılırdı. 

Kafa kağıdında yazan Mazlume'nin cuk oturduğu babaannem, üveyanne evindeki hatıraları anlatmak istemezdi. Annesini hatırlasa böyle olur muydu? Anneleri sorgulamanın bir lüks olduğu yerlerde, başka renkleri hayal etmenin günah olduğu fakirlikte büyümüştü. Gerçek bir üvey anne masalı yatardı anlatılmayanlarda, anneciğinin yaptığı üç beş dantel, iğne oyası çeyizi, üvey kardeşe yar olmuştu. Onu akşam evlerde yer tahtalarını ovarken düşünmek o zamanlar zordu benim için, ama nedense çok aklıma geliyor bu ara.

O kahverengilerden ne arttıysa ruhunda, hepsini kör oğluna vermişti. Sonradan kör olan kocasını ne kadar sevmişti? Babamın kör olduğunu görmedi gerçi, bir kör eksik gitti öbür tarafa. Üvey anne ve üvey kardeş teröründendir muhtemelen, kadın milletinden toptan nefret eder gibiydi. Annemden, gelinlerinden, benden.  Belki de sevmek isterdi, kim bilir? Belki de büyük dikdörtgen kırmızı kutudan çıkan   küçük kırmızı Nestle çukulatalarını kardeşime alırken, bana da isteyerek alırdı. Bilemiyorum. Oysa ona ne kadar benzerdim, kıvır kıvır ve karaydık ikimiz de. Benim ağzım da şimdilerde bir yana çekiyor konuşurken. Sadece kahverengiyle barışamadım hayatım boyunca, farkımız o.

Bir de güzel çizerdi, gerçi bundan da geriye kalan bir şey yok, benim hatırladıklarım ördek, kedi, köpek çizimleri. Çizebilse, çizerdi belki. Zamanı anca annemin hiç bir zaman beğenmediği yemekleri yapmakla geçerdi. Annemle benim yemekte pişmiş maydonoz görmeye tahammülümüzün olmaması, o dönemden hatıra.

Arkadaşı olduğunu hatırlamam. Geçimsiz bilinirdi, şaşırmazdık. Hiç girilmeyen misafir odasının kapısı kapalıydı, sobalı ev malum. Hep pencere önüne tünemiş bendeki anısı. Üçüncü kattaki  pencere, Ankara Kurtuluş'ta, Cemal Gürsel Caddesine paralel sokakta, hareketli bir kavşağa bakardı . Esas manzara ağaçlardı. Aşağıyı görmek için yanağını pencereye dayar, aşağıdan geçen arabaları sayma oyunu oynardı bizimle. Pek matah bir oyun olmasa da, seçenek bol değildi. Zaten başbaşa kaldığımız da olmazdı, bir tek yengem alelacele ikizleri  doğurmaya hastaneye  gittiğinde, annem kardeşimle beni ona bırakmıştı. Annem hep" Sen dört yaşındaydın, nereden hatırlayacaksın," dese de, floresan lambanın beyazı, kahverengiyle birleşip, içime tuhaf bir leke bırakmıştı o gün, ne geri dönüp bakmak istedim, ne de temizlemeye kalkışmak. Lekeli lekeli geldim bugünüme anlayacağınız. Belki de şimdilerde niyetlendim temizlemeye, kim bilir, ademoğlunun bilinç altında ne Freud'lar ne Jung'lar kaybolmuş, ben mi bileceğim neler olup bittiğini?

O pencere önünde, ben pencere önünde,  çözüldüğüm kadarını bilirim sadece, akıllandım artık, her şeyi direk paylaşmıyorum ama şu kadarını diyeyim,  babaannem aklıma geldikçe, aynen onun gibi, yas tutmayı bilmediğimi farkettim.

2 Nisan 2020 Perşembe

NE KADAR DOĞRU, O KADAR İNSAN



"Ağlamak için gözden yaş mı akmalı? 
Dudaklar gülerken, insan ağlayamaz mı? 
Sevmek için güzele mi bakmalı? 
Çirkin bir tende güzel bir ruh, kalbi bağlayamaz mı? 
Hasret; özlenenden uzak mı kalmaktır? 
Özlenen yakındayken hicran duyulamaz mı? 
Hırsızlık; para, malmı çalmaktır? 
Saadet çalmak, hırsızlık olamaz mı? 
Solması için gülü dalından mı koparmalı? 
Pembe bir gonca iken gül dalında solmaz mı? 
Öldürmek için silah, hançer mı olmalı? 
Saçlar bağ, gözler silah, gülüş, kurşun olamaz mı?"

Victor Hugo

Bildiklerimizin hepsi yanlış olamaz mı?

Anlatılanlar, öğretilenler, söylenenler, yazılanlar, çizilenler...

Ne kadar insan var dünyada , o  kadar doğru olamaz mı? 

Neden başkalarının dediklerinde kaybolur insan? 

Herkes başka...kalpler başka, ruhlar başka, inanılanlar başka, dinler, imanlar başka...

Sorgulamadan yaşanır mı? Sorgulanması nafile hayatı anlamak kolay mı? 

Peki anlamasak olma mı? 

Anlamlar yok olsa, doğrular yanlışlar kalır mı? Onlar kalmasa, insan kalbi özgür kalmaz mı?

1 Nisan 2020 Çarşamba

DUR KAÇIRMA



Shakespeare:

"Yıldızları süpürürsün, farkında olmadan, 
Güneş kucağındadır, bilemezsin. 
Bir çocuk gözlerine bakar, arkan dönüktür, 
Ciğerinde kuruludur orkestra, duymazsın. 
Koca bir sevdadır yaşamakta olduğun, anlamazsın. 
Uçar gider, koşsan da tutamazsın...​"​



kaçırma...
koşma...
dur...
dur bir dizede, yerleş saatlerce kucağına, her bir harfiyle dans et..
dur bir kokuda, çek içine, çekirdeğine değene kadar al o nefesi , al, al, al... tut bırakma, dolaşsın içinde, zamana hükmedecesine.
dur bir notada, al kucağına, sar melodiyi, sar sarmala, seninle kalacak o minnacık notanın aksi, senelerce... kimi eşlik edecek hüzünlere, kimi şenlenecek seninle partilerde...
dur kucakla hayatı.
kaçırma...

28 Mart 2020 Cumartesi

KAÇ KİLO



Ağır geliyor.

İnsan olmak ağır geliyor. İyi olmak bin kilo. Kötü olmak ise bir milyon.

Bencil dediklerim, bir ton. Her şeye koşmaya çalışanlar on bin ton bu ara.

Normalmiş gibi yapmak yüzbin ton. Yüzbin diye bir rakam var mıdır? Düşünmek zor geliyor.

Düşünmeden yaptıklarım dengeliyor beni. 

Uyanırken gerinmek, boş boş sokağa bakmak, höpürdeterek kahvemi içmek, sarımsak soymak, çorba karıştırmak, saçımı taramak. 

Gerisi zor geliyor. 

Uzaklar daha bir uzak oldu. Yakınlar yalan. 

Her anıdan bir müzik kalır ya hafızada. Bir şey kalmasın istiyorum bu günlerden, bu yüzden sevdiğim şarkıları dinlemiyorum, tanımadığım şeyleri açıyorum Spotify'da.

Belli ki bir şey de kalsın istiyorum ki, oturdum yazmaya. 

Üç beş satır. En ağır geldiği anda.

Sıkışan göğsümü açmak için.

İyi olmaya zorlamanın saçmalığında.

13 Mart 2020 Cuma

İNSANIZ BİZ



Corono hepimize insan olduğumuzu hatırlatacak.

Bilgi dolu bi yazı değil bu, o bilgilendirme yazılar dolu internette, herkes okuyacak, ama herkes kendi kadar anlayacak, sonra kendini en akıllı sanacak, akılsız ve sorumsuz olduğunu düşündüklerine sardıracak.

Bu öylesine , sıradan bir yazı, sıradanlığımın huşuuyla yazılmış bir yazı. 

Corona bana şahsen daha şimdiden şöyle bir aydınlanma yaşattı: bir önyargımın daha farkına vardım. Günlerdir rutin ev alışverişi için çarşıya gideceğim, bekliyorum heyecan dinsin. Önce en korkanlar gitsin rafları boşaltsın, elbet yeni mal gelecek. Evde gerçekten tuvalet kağıdı bitti, ama yeltenmiyordum alışverişe, biliyorum sinirim sıçrayacak boş raf görünce. Kendimi nispeten tevekküllü bulan ben, korku yerine hayata teslim ben, bekledim. Bugün dedim herkes işte güçte olduğu, bebelerin eve gelip analarını hapsettiği saati kolladım, aldım market arabamı, çıktım yola.

Gerçekten rafların bazıları bomboş, makarna ve soslarına talep çok sahiden. Kerem geldi aklıma, geçen gün arabası makarna dolu bir kadını korkutmuş. "Sen aldın bu kadar makarnayı ama bak şimdi, komşun alamayacak,  aç kalacak, ilk işi evine dalıp, seni kesip, makarnaları çalmak olacak" demiş. Çok gülmüştüm buna.

Sonra Ayşe aradı, okullarının tatil olduğunu haber verdi. Hatta, "Evde artık birbirimizi yeriz, "dedi. Dedim, "Yok, yemeyiz, çok et aldım."

Dolu raflardan alışveriş ettim. Herkesi, kendinden başka kimseyi düşünmedi diye çaktırmadan gözlerimle azarladım. Kasada kendimce atarlandım, arkamda bekleyen ve elinde az ürün olanlara, lütfen önüme geçmeleri için ikna ettim, dedim ki: "lütfen bana iyilik yapın, kendimi iyi hissettirin", hatta açıklama yaparken buldum kendimi: "benim normal alışverişim bu" diye. İçimdeki her şeyden utanan elif yaptı yani, arabası dolu diye utanan, rafları boşaltanların adına da bir zahmet utanan elif.

Sonra önüme geçenlerin müteşekkir bakışlarını aradım, gurulandım, iyi bişi yaptım diye. Ha ha, anlatırken, yazarken gülümsüyorum şu an. Çok şirin bence. Aldığım sessiz alkışların bulutlarında, marketten dopdolu market arabasıyla, bir melek edasıyla çıktım. 

Sonrasında, daha eve varmadan bir arkadaşıma rastladım, ve muhabbetimizi anlatmayacağım, ama 2 mt mesafemizi koruduk, emin olabilirsiniz. Konuştuklarımızın ardından,  idrak ettim ki: ulan ben, o hümanist, pasifist, florist ( bir üçüncü kelime gerektğini düşündüm burada, florist güzel oldu bence...anlamsız da olsa) ben, ne ayırıyorum insanları sorumlu ve sorumsuzlar diye? Hani nereye gitti herkesi anlamaya çalışan elif, ne ara geldi yargıç? Ne ara başettiğimi sandığım korkularımdan sızdı o yargıç da, korktukları için şuursuzca hareket edenleri kınadı? 

Bir ikilem daha çözüldü içimde, bir riyamı daha gördüm. Dolu bu riyalar, bakmasını bilene. Ayıran varsa içinde, sen de ayrılıyorsun. O yargıçların tümü emekliye ayrılmadan huzur yok insana. Ve can-ı gönülden inanıyorum, evren bize  bir bütün olduğumuzu hatırlatıyor, biz ayrılmaya çok meraklı olan ademoğluna. 

Nasıl hızlı etkileştiğimizi gördük. Ve gerçekten bu denli bağlıyken birbirimize, çoğaltacağımız şey çok daha hoş şeyler olabilir aslında, buna muktediriz. Ve idrakında değiliz, yüzümüz dönmüş bize altın tepsilerde sunulanlara.

Ne ilim çare oluyor olana, ne de sözde globalleşme nedeniyle güya  bir olmuş dünya. Öyle dünyayı bir telefona sığdırmış, bir tıkla her şeyi halleden, her istediğini yaptığı, her istediği yere gittiği için böbür böbür özgürleştiğini sanan insanoğlu, aciz doğa karşısında, hapsoldu bir virüsün korkusuna. 

Hayat gösteriyor, gözümüze soka soka.

Dünyanın unuttuğunu düşündüğüm çok şeyi, ben de unutmuşum. Bak, ne yazdım  ilk cümle olarak yukarıya? 

"Hepimiz insan olduğumuzu hatırlayacağız". 

Her hissin insana mahsuz olduğunu hatırlayacağız. Korku da buna dahil. 

Korkuyor millet ve bu normal. Karşısındaki korkanla dalga geçen de korkuyor. Kınayan da korkuyor. Başetme becerilerimiz farklı olabilir sadece. Korkunun tezahürü insandan insana değişiyor sadece. 

Ve ben kendi adıma, kendimdeki ikilikleri bütünlemeye çalışırken, bir tanesini daha farketmek hoşuma gitti bugün boş raflarda. 

"Sorumsuz raf boşaltan canavarlar ve cahiller" yıkıldı içimde, çocuğu çoluğu için endişe eden insancıklar geldi yerine. Durum değişmedi, raflar dolmadı, kimse benim gibi düşünmeye geçmedi, fazla şey değişmedi gibi göründü, ama içindeki sorumluyla sorumsuz elele verdi ve aslında çok şey oldu. 

Kasadaki en sorumlu ve gururlu elif de buna gülümsedi. Biraz daha özgür, fazlaca insan hissetti. Ve bu bana iyi geldi. 

(Bu araya uzun uzun yazmışım bişeyler, hepsini sildim, zira anlayana sizvrisinek saz, anlamayana davul zurna az. Bir de aslen ben kendime yazıyorum, bazen unutuyorum bunu.)

Sevgiler okuyana...

18 Şubat 2020 Salı

GİDENLER VE KALANLAR





Gidenlerle kalanlar deyince, göç yazısı sandınız di mi? Sizi başlıktan yakaladım...He he...
O gidenler kalanlar değil bu bahsedeceğim. 

Yarın yaşgünüm. İçimdeki kaç tane Elif'ten kaçı benimle, kaçı benden vazgeçti, kaçından ben sıkıldım, bir not alayım dedim.

En belirgini ve beni hiç terketmeyeni, Hain Evlat olanı. Aklıma gerçek olmadığını kazımayı başardığım, ama hücrelerimden hala söküp atamadığım Hain Evlat  Elif, en vefalısı. Destekçisi olduğundan inatçı, arka çıkanı var. Özellikle uzaklarda, böyle özel günlerde, kocaman bir sopa, kafama kafama vuran bir bekçisi var. O bekçiyle aramı düzelttim, çok şükür. Ama napsın, onun da görevi bu hayatta. Emekli olmak yok bu bekçilikten, pazara değil, mezara kadar. Yine de ufak darbelerden sıyırsam da, dan dan indikçe kafaya o sopa, insan yoruluyor. Hep vedalaşıyoruz Hain Evlat Elif ile, amma velakin çok sinsi. Ben atıyorum kapıdan, o giriyor pencereden, yılışık. Ce e e, her yerden uzatıyor kafasını.

Hainlikten gayrı, suçlu Elif var bir de. Suçlu deyince, Kavala'yı salacaklarmış, bugün öğrendim. Üç sene, dile kolay, ne çekti... Ama sonunda serbest kalacak. Beni salacak mercinin ise kafası hala karışık. Her girdiğim ortamda, hiç çaktırmasam da, kendini her yanlış giden şeyden  mesul sanan, her şeyi düzeltme kadrine sahip olduğunu sanan şaşkın suçlu Elif'i seviyorum. Çok hızlı sobelemeye başladım kendisini. Zaten yanlış yerlerde müdahaleye başladı, yaşlanıyor sanırım. Kafa gidiyor kendisinde, yazık.

Kötü Anne Elif'i de bunlara ekleyeyim. Suçlu Elif'le kankalar. Kötü anne olan, genelde geceyarısı, tam yatmadan uyanıyor, neden olduğunu çözemedim, gecelerin kadını o. Uykusuzluklarıma arkadaş. Oturup sohbet ediyoruz bazen. Anlatıyorum ona, anladıklarımı. Hızlı parlıyor, ama çabuk ikna oluyor. Sakinleşiyor. Ama sanırım hain evlat giderken onu da alacak yanına, umuyorum yani.

Bu üçüyle hala takılıyoruz. Gidenleri çekiştiriyoruz bazen. 

Gidenler kimler mi?

Hayırlı Arkadaş Elif var mesela. Şimdi üzülürsünüz siz, hayırlılar gitti de hayırsızlar mı kaldı sana, diye. Üzülmeyin. Sandığınız gibi değildi bu. "Gözüne dizine dursun"cuydu. İyi oldu, taşındı rahat ettik. Hayırlı ya güya, ota boka atlardı. Herkesin her şeyine maydanoz. Beni oyalar, konuları saptırır, kendimle ilgilenmeme mani olurdu. Hep kalabalık isterdi etrafında. Ödü kopardı yalnız kalmaktan. Herkesi kanka bilir, sonra ühüüü ühüüü ağlardı arkalarından. Gitti, giderken de epey bir temizlik yaptı allahtan,  kafa dinlemekteyim valla. 

Çok Sanatçı, Çok Birinci, Çok Popi Elifler de elele verip kayıklara bindiler, gittiler. Ara ara anıyorum kendilerini. Bir bekçi bıraktılar gerçi giderken:Çok Ermiş Elif. Ama o zarasız. Etrafta çok yansıması var, hızlı sobeleniyor. Git, diyorum, biraz daha kalacağım, diyor, ilişmiyorum. Çünkü eğlenceli olabiliyor. 

Çok Bilmiş olanla Beşine Beş, Onuna On Elif, ikisi kanka. İkisi de gidip gidip, ısrarla geri dönüp kapıda bekliyorlar. Yalvarıyorlar, al bizi içeri diye. Diyorum, bayramda seyranda gelin, çok gürültülüsünüz, siz etrafta olunca kendimi duyamıyorum. A! Olmuyor ama... Bazen kalabalıklara karışıcaksam, hadi gelin len,  diyorum, gelin de eğlenelim azıcık. Çünkü hava atmayı bırakmayı henüz istemiyorum. Utançlarımı dengeliyor şimdilik. 

Eh, elliüçümde durum vaziyet budur. 

Duruma uzaktan bakabilen Elif, halinden memnundur. Az evvel Hain Elif'i sakinleştirip, uyuttum, o vesile oldu bu yazıma. Dilerim kışın geri kalanında uyur. Yazık, uyandığında:

-Sen artık emekli ol, Bodrum' a falan yerleş. Aslında en kıymetlim sensin, özlerim nasılsa. Ama yine de sen gelme, ben gelir seni ziyaret ederim, 53  yılın hatırı var ne de olsa, ne çok şey yaşadık birlikte, demeyi düşünüyorum.

Ne dersiniz?

17 Ekim 2019 Perşembe

AMIN MAALOUF'TAN ESİNLE


Kentler ve Gölgeler - Beyrut - Amin Maalouf - Anlatan Ece Temelkuran



En sevdiğim beş yazardan biri Amin Maalouf. İlk kez kardeşim Murat bahsettiğinde tanımıştım. Hem sözcüklere, hem Ortadoğu'y​a tuhaf bir şekilde bağlı olduğum içindir sanırım, yazarlığı, anlattıkları bende devasa etkiler yarattı. Ortadoğu'lu ve aynı zamanda batılı hissetmek arasındaki sırat köprüsünde bir aşağı, bir yukarı, "allam, inşallah başım dönmem de düşmem", diye dolandım durdum. Dengem şaştı, düşmemeyi başardım, hala da dolanır dururum o köprüde.

Onbeş yaşımda göç olgusuyla karşılaştım. 1989'da Cezayir karışınca, sevdiğim arkadaşlarım ailelerinin büyüklerini geride bırakarak Avrupa'ya göçtüklerinde dikkatim çekilmişti. Bırakmak, kalmak, kalmak isteyen kökler, gitmek isteyen ayaklar hep odağımda oldu.

Sonrasında, işe bak ki, ben gittim. 2012'de "Ne gideceğim ya," diye bilmiş bilmiş ahkam kesmişim, facebook hatırlattı. Sevdiğim yazarlar gibi, sevdiğim sözcükler de vardır benim. Listelerim  vardır. "Hiç" ve "Hep"mesela. Harikadırlar, çünkü çok alaycılardır. Ben de öyleyim, severim insanlarla dalga geçmeyi . Bu hep ve hiç, sizi sıkı madara ederler insanı. Bir bakarsınız, atıp tutuyorsunuz bir dost meclisinde. Bir bakarsınız , eğilmiş, yerden hepsini yalıyorsunuz, şalap şulap.

Bugün de, algıda seçicilik, bir de bilinçli sosyal medya ayıklamam nedeniyle, (kayınçoma not: önüne çıkanı post etmeye devam edersen, seni de görünmez yapacağım yakında) bu vidyo çıktı karşıma. Amin'i severim, Ece'yi - bazen çok sinirlenmesine kızsam da- severim, Beyrut'u da hep merak ederim. Eh, hemen seyrettim. Sonunda Maalouf'un bir  cümlesi yakaladı beni, kulağımdan tuttu, masaya bunları yazmaya oturttu.

"Bir kimlik unsuru bir tehditle karşılaşırsa, tüm kimlik onu korumak için çevresinde toplanıp seferber oluyor ve bu unsur normalde belki de daha sakin yaşayacakken birden büyük bir önem kazanıyor."

Geçtiğimiz hafta bizim Ayşe'nin kafası okul arkadaşlarının Türkiye hakkında paylaştıkları nedeniyle  karışmış, milliyetçinin dibi kesilmişti. Bir tek Ayşe mi, ben de keza öyle, hatta atarlanan ingilizce yazı bile patlattım bir tane.  Şanslı zamane göçmeni olduğumuzdan, allah internetten razı olsun, küçük aile meclisimiz toplandı, konuyu tartıştık. Ayşe'ye verdiğimiz akılların güzel bir özeti olarak çıktı bu cümle karşıma.

Hepimizin bir dolu kimliği var, ayıla bayıla taşıdığımız. Ayşe hem Türk kimliğiyle, hem de batılı kimliğiyle barışık yaşasın arzusundayız, bebesini uzaklara yollayan çoğu bizim dünya görüşümüzdeki çoğu anababa gibi. Bunu özellikle belirtiyorum, çünkü herkes barış derdinde değil. Huzurlu olmaktan çok, haklı olmak isteyenlerin dünyası bu dünya. Ve haklı olmaya çalıştıkça, burnun boktan çıkmıyor. Ahkam kestiğime bakmayın, şahsen bizzat kendim ve ben böyle bir insan idim, hehe. Ne kadar zor bir uğraş olduğunu anlatsam, Meydan Larus olur. Bu nedenle çoğu yazıma yorum yapanlara cevap vermeyi bırakabilmek dahi, benim için Alkadraz'a veda kadar güzel bir his. Neyse, içkiyi de, gluteni de, bu alışkanlığı da bıraktığıma çok memnunum. 

Konuyu dağıtıyorum yine. Döneyim olayıma.

Göçen bir er  ya da kadın kişi eğer bıraktığı topraklara ait kimliğine birileri saldırdığında, bütün dünya bir oluyor, kendisi en baba milliyetçi kesiliyor ve bu saldırıyı tamamen kişisel alıyor ve anında "öteki"leşiyor, savunmaya, saldırmaya başlıyor. Al sana ikilik. Al sana ayırımın ağababası. Al sana çatışma.


E? Biz niye geldiydik buralara? Bıktığımız neydi? Bütün Ortadoğu'luların bezdiği neydi? Çatışma değil miydi? Yalandan, malandan da olsa bir arada huzurla yaşamaya çalışıyormuş gibi yapmasına tav olmamış mıydık? Sınırlarında savaş ihtimali nispeten az olan bir yer seçmemiş miydik? Özellikle Kanada, nüfusun çoğunluğu çatışmadan bezip de gelmediler mi buraya? Bunu hatırlamasını salık verdik Ayşe'ye, ama durumun izahı için bu denli güzel bir cümle kuramamıştık. Hatırlamasını, ve iletişim kurarken bunu kalbinde tutmasını söyledik ona. Kolay olmayabilir, ama barış içinde bir dünya hayalini kuruyorsa biri, bunu kalbinde taşımalı. Her koşulda, özellikle saldırı anında. Her kimliğin kendi doğruları ve yanlışları var. Ve yeryüzünde dünya kadar farklı kimlik var, eh hepsinin doğruları yanlışları olduğuna göre, bunlar her zaman başka birilerininkine uymayacak. Zira o kimlikler hikayeler yoluyla gelişmiş kimlikler. Ve tek bir olay yaşansa da, her taraf onu başka şekilde anlatacak, her zaman. Haklı haksız aramak kadar ibişçe birşey yok hayatta. Bunların hiç birine çok tutunmamak hayrımıza, zira hepsi geçici. Her şey geçici. Biz geçiciyiz her şeyden önce. Bir varız, bir yoğuz. Ve o arayı en güzel şekilde geçirmek değil mi hepimizin hayali?

Bir sürü kimliği var insanın, ya da kimliği sandığı "şey" var. Hepsi egoya has. Bir arada yaşamak için hepsi gerekli. Ne mutlu bütün kimliklerini gerektiği anlarda, işine yarayacak şekilde kullanma becerisine sahip olabilenlere, ve özünde aslında ne olduğunu bilip, bunu kafa karışıklığı anlarında da unutmayan birine. 

Ne mutlu kimliklerine ayar çekebilene.

Bunu başarmak dileyenlere not: ağızlarından çıkan her "evet, ama.." ya dikkat etsinler.