28 Ağustos 2016 Pazar

TÜRK ANNELİK KANUNLARI, DOĞA KANUNLARINA KARŞI


resim Ayşe'den, seneler öncesinden


Level atladık...

Yavrulu bir hayat kararı almış biz, seviye atladık...” Level atladık”, “seviye atladık”tan daha doğru geldiği için kulağıma bilerek ingilizcesini kullandım, yoksa allahıma şükür, dilime hâlâ sahibim, ingilizce beni esir alamadı, direnirim sonuna kadar...

(Bu arada,  bu aralar facebookta bir yazı dolanıyor, yavrulamamış biri, yavrulayanların ona karışmasına çatmış... Yavrulayanlar ise, biri hemşirelere, hosteslere veya bilimum meslek gruplarına genelleyerek laf söylediğinde, birleşip beyannâme veren  söz konusu meslek grubu mensupları gibi dayanışma içersinde, kıza yanıtlar döşemişler.  Çok eğlendim...Herkes kendi yaptığının en doğrusu inancına maşallah dibine kadar sahip çıkıyor, sanki o denli tutunmasalar, doğru bildikleri sarsılacakmış gibi. Herkese uygun başka bir sürü çeşitli, farklı doğrulardan ibaret değilmiş gibi bu yaşam. Sonra neden biz böyleyiz, de elâlem başka hayatlar yaşıyor başka yerlerde, diye dövünüp duruyoruz...Neyse ayrı konu, sonra deşerim. Konu, benim konuma da bağlandığı için dikkatimi çekti sadece, not düştüm araya.)  

Neyse, bizimle beraber level atlayanlar, bizimle aynı tercihi yapmış olanlar, bizimle aynı yıllarda yavrulayanlar,  meraktan ya da başka dürtülerden ötürü  diyelim artık, kalpler kırılmasın.... Hepimiz oyunun aynı yerindeyiz. Kuşlar evden uçmaya hazırlanıyor, salacağız selâmetle, gidecekler... Oyunun da, doğanın da kanunu bu: en güzel emanetlerimizi uğruluyoruz çoğumuz, kendi kanatlarını kullanmayı öğrensinler diye açıyoruz kapıyı, pencereyi.

Amma velâkin, Türk annesi olarak bu olay “tık” düğmeye bas, bir sonraki seviyeye geç, bir defteri kapat, yenisine başla şeklinde tezahür edemiyor. Sen öyle olsun arzu etsen de, etraf müsâde etmiyor. En azından benim annem müsâdede zorlanıyor. Kimseye de değil zararı ama kendine ediyor ne ediyorsa. O ve annem gibiler...Endişeden kendini alamıyor.

Bir haftadır her konuşmamızda, gözlerimin içine melul melul bakıyor, dediklerimi pek dinlemeyip, her lafı: “Sen de yalnız kalacaksın,”a getirmeyi başarıyor. Diğer iç açıcı, beni çok yüreklendiren cümleleri sıralıyorum:

-Bakalım yurda haftada kaç kere gideceksin.

-Sen ağlıyor musun? Evete, evet, bak gözlerin dolu dolu oldu. Ah yavrum benim!

-Ne yapacak kendi başına küçücük şey oralarda?

-Nasıl dayanacaksın sen? İşin gücün de yok bir de...

-Ben seni biliyorum, hassassın, zor olacak sana...

Bu cümleler, normal konuşmamızın ortalarına serpiştiriliyor, yani ben her hangi bir serzenişte bulunuyorum fala sanmayın...Diyalog şöyle tezahür ediyor:

-Bugün de yağmur yağdı buralara anne.

-Ah güzel kızım, sen yemek taşırsın artık oraya, değil mi? Ne yiyecek yavrucuk.

Aslında itiraf ediyorum, sadece annemden yağmıyor bu cümleler. Ama ben annem üstünden anlatacağım ki, annem alışık ona sataşmama, diğer arkadaşlarım da kendilerini bulacaklar bu cümlelerde...

"Sana zor olacak! Sana zor olacak! ZOOOORRRR OLAAACAAAKKK!!!! Şşşt, duydun mu elifcik! Sana diyorlar! Çık divanın altından, saklanma! 

Saklanmıyorum işte... Karşıma dizilmiş o cümlelerin tümü, seyrediyorlar beni...Beni düşündüklerinden söylediğimi bilsem de, neden bu cümleye takıldığımla, sadece kendimle yüzleşiyorum yazarken...

Anneme Ayşe’yi toplama kampına yollamadığımızı anlatamadım mâlesef.
Böyle büyüdük biz...Korunmaktan, kollanmaktan, kundaklara sarılmaktan keyifler ala ala büyüdük.

Biz, “Bizim ailelerimiz bir başkadır, elin gâvuru çocuklarını onsekizi doldurur dolmaz kapının önüne koyarlar, biz ölene kadar sarar sarmalarız”hikayeleriyle büyüdük. Hintli anne anne değil mi? Ya da Çinli? “Dünyanın diğer anneleri kötü, biz en iyiyiz.”

Başkasına çamur atmadan en iyisi olunmaz tabi. Yavrulamayı tercih eden, etmeyene çamur atar, ya da tam tesi geçerlidir genelimizde diye genelleyeyim de rahat toparlayayım konuyu. İki farklı tavır, bir topluma fazladır.

Eh işte. Bakın bir halimize...Milletçe...

Onsekizinde oğlunun sırtına üşütüp verem olmasın diye terbezi koymaya çalışan bir milletiz biz. Kaşık elinde, onbeş yaşında ergenin ardından açlıktan ölmesin diye koşan bir ırkız. Başka çocuklara göre daha az üşüyen Ayşe’nin pantalonunun içine külotlu çorap giydirmediğim için anaokulunda fırça yemişliğim var benim, arabadan inip okula yürüdüğü onbeş adımda, İstanbul kışında donarak ölme ihtimali olduğu için. En iğrenci de o pantalon içi külotu çoraptır, pantalonu aşağıya çeker durur, çekiştirip durursun poponda dursun diye. Ondan sonradaha da hayatta kendine gelemez bir daha insan.

“Annesinden çektiğini,  diktatörden çekmemiştir Ortadoğu ve Magrep”.

Benim değil, sevdiğim Cezayirli bir arkadaşımın lafı bu. Biraz sert, ama üstünde düşünmeye değer bir laf. Anne olarak ben de alınmayım, siz de alınmayın lütfen...

Ben de dünyanın tüm anneleri gibi, göbek bağımızın kalan kısmını artık kesme zamanının geldiğinin idrakındayım.  Bu hissin canımı yakabileceği ihtimalinin farkındayım. Ama doğanın kanunu bu: ananın görevi, kanatlarını, bacaklarını, bütün uzuvlarını kendi başına kullanacak zaman geldiğinde, gönül rahatlığıyla salmak yavruyu. Ve analığın en zorlayan kısmı da bu. Ne yedirmek, ne içirmek, ne eğitmek, ne öğretmek, ne okutmak, ne de meslek sahibi edindirmek...

Yegâne görevi, kendi başına uçmasını izlerken endişelenmeden sakin kalabilmek, ki uçabileceğine güvensin...Yapabileceğine inansın... Bu hayatta en önemli şeyin gerçekten “kendi hayatı”nı yaşaması olduğunu idrak etsin.

Hep derim: iyi anne, kötü anne yoktur. Evet, iki türlü anne vardır özünde:

1.       endişesini dizginleyebilen, ya da buna niyet eden,
2.       dizginlemek istemeyen, bu fikire gıcık olan anneler vardır.

Ben  de dualara sığındım dün, onu bıraktığım andan itibaren. Ayrılırken sarıldığımda gözlerim dolduğunda dua ettim.

“Gece yadırgadı mı acaba?” aklıma geldiğinde dua ettim, güzel rüyalar görsün diye.

“Acaba akşam ne yedi, sabah ne yedi?” aklıma geldiğinde dua ettim,  ne yediyse ağız tadıyla yesin diye...

“Ah şimdi napıyor ki? Arasam mı?” aklıma geldiğinde, dua ettim, her anını keyfiyle yaşasın şu güzel gençliğinin, ben nasılsa haberdar olurum bir şekilde diye.

Ben bağımlı ana-kız ilişkimle yüzleşmeye anca 45’imde cesaret edebildim. Bunu kabul edişimi dahi kendimce mucize görmekteyim, çoğu arkadaşımın bunu içinde tabu olarak koruyup, bir sonraki kuşağa özenle aktarmaya hazırlandığını gördükçe.

Uzaktan izleyeceğim bundan sonra o kimi zaman neşeyle, kimi zaman yalpalayarak, kimi zaman kamikâze uçuşu. Kendi gençliğimi asla unutmayarak...  Bir “anne, şunu nasıl yapacağım?” mesafesinde olmayı dileyerek, o çağrıdan önce her şahit olacağıma atlamayarak... Büyümesine, kendi olmasına saygı göstererek. İstediğim gibi olmasa da şahit olduklarım, onu hep çok severek, ve başka hiç bir şeyin (en çok da elâlemin), bu sevginin önüne geçmesine müsade etmeyerek.

Bu öğlen aradı Ayşe’cik bu arada. Her şey olması gerektiği gibiymiş çok şükür.

Anneme haber uçurduk...O da rahatladı çok şükür, diyebilsem keşke, ama hâlâ: “Keşke Avrupalı olsaydı oda arkadaşı,” diyordu.

Canım annem benim... “Hintlinin iyisiymiş bizimkisi,” dedim, ilmini kaptım artık allahtan, duymak istediğini söyleyince hemen ferahlayabiliyor artık...

“Evet evet, oraya çocuk okutmaya gönderdiğine göre, iyi ailedir mutlaka,” dedi son söz olarak. 

"Evet annecim," dedim. "Bizim gibiler," dedim, en çok doğru bildiğine yabancı olandan ürktüğünü bilerek...






19 Ağustos 2016 Cuma

BUYURUN, DÜNYA SİZİN



Bir önceki yazıma çok güzel yorumlar aldım, herkese teşekkürler tekrar.

Birisi uzun bir yanıt gerektirdi, buradan yazacağım cevabımı.

Yorum benim genç arkadaşlarımdan birinden, Işın Ünlü’den  gelmiş. Yüz yaşına kadar yaşamayı dilediğimden, arkadaşlarımın yaş ortalamasını düşük tutmayı severim ben, bir de kendi kuşağımı biraz demode bulurum, ne yalan söyleyeyim... Gençler bana hep ilham kaynağı olmuştur, severim ben onları...

“İnanılmaz güzel bir yazı olmuş Elif ablacım, ellerine sağlık. Sadece "enerjini suçlamaya değil, düzeltmeye harca..." olan kısma katılamadım. Son paragrafta Ayşe'nin yerine kendimi koyarak okuduğumda (sanki benimle konuşmuşsun gibi) içimden yükselen "bu ülke bana ne kattı ki ben onu düzeltmeye uğraşacağım?" çığlığını bastıramıyorum. Ülkeden öğrendiğim şey tabiki çok fazla ama benden götürdükleri de o kadar fazla ki bu fazlalıklara baktığımda ne kendi vatanımda ev sahibi gibi hissediyorum -her şey/herkes çok yabancı- ne de bundan sonra gideceğim/yaşayacağım ülkede ev sahibi olacağım. Arada sıkışıp kalan, aidiyet duygusu olamayan bir nesil olarak yetiştik ne yazıkki. Kayıbız ve tutunamıyoruz”

Güzel Işın'cığım, sizin kuşağın  payına böyle bir dünya düşmüş. Biz de aidiyet duygularına sarıla sarıla bu hallere düştük. 

Biz, özellikle ortadoğu insanı, önce ailesiyle çok gurur duyar, nasıl bir cenderedir sorgulamadan...Sonra hemşerilik müessesesi gelir, yine sorgulamadan sığınılır onun o insanı boğmaya hazır kollarına. Aşiretler de cabası...Ortadoğunun başını boktan kaldıramamasının en büyük sebeplerinden biridir bu sorgusuz sualsiz ait olduğun bünyeyle tek vücut yaşamanın verdiği haz. Ait olduğun şey seni hep korur kollar, ucuyla verir, sapıyla çıkarır gözünü insanın eğer uyanık ve objektif olunmazsa. Sonra memleket gelir gururla sırtta taşınan... Hele biri lâf etmeye kalksın güzel ülkene...Sorgulamaya geçit yoktur hiç. Tabular, tabuları kovalar...Bakamazsın objektif bir şekilde karşındakine, ezer seni elâlem baskısı. Diyemezsin gördüğünü, kaparsın gözünü, sonunda alışırsın ait olmaya...

Günümüzde bu aidiyetlere bir de kaptalizmin üstüne eklediği aidiyet yükleri gelir: okullar, etiketler, şirketler, dernekler, gruplar, sosyal sınıflar...

Bunlardan hiç birine ait olmadığını düşün bir. Imagine... Bak şarkısı bile var, herkes pek sever de , gerçekten ne der o şarkı anlar mı bilinmez...

Bizim sınırlara, bayraklara, inançlara, etiketlere  sarılmamiz dünyayı bu hale getirdi.

İnsana yaşanacak bir toprak, sığınacak bir dam gerekti. Tuttu sınır çizdi etrafına, “Burası benim, burası senin” dedi. Sonra, “Benimki daha iyi, seninki kötü,”   dedi. Ona gereken bir damdı, markaladığı topraklara ait hissetti, ihtiyacının önemi kalmadı.

İnsana inanç gerekti. Önce güzel güzel idare ediyordu güneşle, ayla, sadece doğayla... Rehberler çıktı, “Dediklerimi takip et,” diyen. O anladı, “Beni takip et.” Altlarında birleşti, gruplar oluşturdu, adına din dedi. Önce “Bu benim dinim, bu senin” dedi. Sonra, “Benimki daha iyi, seninki kötü,” dedi. Ona gereken bir inançtı, markaladığı dinlere ait hissetti, ihtiyacının önemi kalmadı.

Sonra da suyu çıktı işin...

Yeter. Siz, bizim aklımızla düşünmeyin artık...

"Bu ülke bana ne kattı ki," demişsin. İnsana yaşadığı her şey bir şey katıyor. Yaş aldıkça göreceksin ki, en çok da acılar, sıkıntılar, zor zamanlar insanı büyütüyor, geliştiriyor. Biraz kulağa tuhaf gelse de, inan bu ülke sana neler katmış, bir gün beni gülümseyerek hatırlayacaksın.

Ait olacak bir şey ararsan, dön kalbine bak. İçindeki insanlığa ait hisset kendini, bizim aidiyetlerimizin unutturduğu, aslında hepimizin içindeki insan biat et sadece. Bir filozof gibi bilgece yaşamaya biat et. Gücünü, dünyanın dört bir köşesindeki (hehe, köşesiz biliyorum aslında) seninle aynı kaderi yaşayanlardan al. Sen daha çok para kazanmaya çalışmaktan ziyade, daha güzel bir insan olmaya çalıştıkça, yaşadığın yere katkın büyüyecek. Bir dolu genç göç halinde şu an. Herkes bir yerlerden kaçmaya, göçmeye çalışıyor, ait olduğu topraklardan, başka diyarlara akıyor.Dünya hızla değişiyor. Ayrıldığı yeri bırakamayan, gittiği yerde de nefes alamıyor, o aidiyet onu boğuyor.

Bırakabilen özgürleşiyor. Güzel yaşıyor.

Sevmeye devam edeceksin sen de doğduğun toprakları her zaman, ama sevgi bizde bağımlılıkla karışıyor...

Önce annesini ailesini bırakamıyor insan, bırakırsa herkes ölür sanıyor, sonra memleketini...

Kimse ölmüyor. Herkes herkesi sevmeye devam ediyor, sadece bağlar kesilince insan gerçekten  yaşamaya başlıyor.

Unutma, toprak hep aynı toprak,  hava hep aynı hava, su aynı su.

Korkma, kızıma da söylüyorum hep. Bırakmaktan korkma.

Tek amacın önce kendini mutlu etmek olsun hayatta. Ancak mutlu  bireyler mutlu toplumlar oluşturur.

Bu saçmalıktan kudurmuş dünyaya yeni doğan sizler, siz başkasınız ve dünyayı daha yaşanır kılmak için bizden daha akıllı davranacaksınız...


Eminim güzel Işın'cığım. Hepinizin yolu açık olsun...

Buyurun, dünya sizin.

Bu yazıyla ilgili, çok sevdiğim bir TED Talk'u da ekliyorum, "Where is Home?", Pico Iyer, Hindistan doğumlu, İngiltere'de büyümüş, Amerikalı bir yazar... Dinleyin bakın, ilham ve umut verici. Değişen dünyanın gençlerinin bu konuşmayı kalplerine yerleştirmelerini diliyorum...


17 Ağustos 2016 Çarşamba

BU GECEYİ ASLA UNUTMA KIZIM


Döndük.

Üçüncü senemize döndük Toronto’ya, ikinci şehrimize, tuhaf hallerimize, arada kalmalarımıza, özlemlerimize, nefes alışlarımıza, ferahlamalarımıza... Yeni dostlarımıza...
Eskaza geçmişe ya da geleceğe bir tutam fazla takılırsak, elindeki denge sopası titreyen ip cambazına döndüğümüz yere döndük.

Geride her seferinde daha fazla şey bıraktığımızın idrakıyla indik havalimanına. Ciğerini iyi bildiğimiz ana vatanımızın içinde boğuştuğu kördüğümün dışında daha rahat nefes alacağımızı umarak indik. Amma velâkin, o yangının mesafeleri hiç mi hiç umursamadığını, zamansız, mekansız, amansız olduğunu bilsek de, unutmak isteyerek indik...

Biz İstanbul’da yaşadık o geceyi.

Çok kalpten söylüyorum, korkudan daha fazla hissettiğim şey üzüntüydü o gece. Ben bile şaştım o geceki üzüntümün yoğunluğuna. Memleketimin asla güllük gülistanlık olduğunu düşünmedim ben 11 yaşımdan beri. 11 yaş sınırı da, Türkiye’den ik çıkışıma denk gelir. Yarısı sağcı, yarısı solcu, yarısı allaha inanan, ibadette kusur etmeyen, yarısı pek de konuyu iplemeyen bir aileden biri olarak her gruba eşit mesafeden geldim. Sonrasında küçük yaşta komşu mesafesinden öte “elâlem”e karıştım. Ve elli sene boyunca da hep üstünde düşündüm.

Memleketim “serbest piyasa ekonomisi”nin sefasını sürdüğünde, kendimize gururla uyarladığımız tüketim modellerinin çağdaşlık demek olmadığının idrakındaydım üniversite yıllarında. Çok sevdiklerimin dahi Türkiye’de süregelen çok iç deşici olaylar karşısındaki iki yüzülüğünün, gönüllü körlüğünün hep farkındaydım. Gururla kendimize hep kalkan yaptığımız Atatürkçülüğümüzün bayramlarda bayrak sallayıp, sokaklarda marşlar söylemek olmadığının da farkındaydım. Her şeyi şeklen çok güzel üstümüze yamadığımızın farkındaydım...Aynen misafir geldiğinde üstten toz almak gibi bir şeydir bu, aslolanın her an kendin için etrafı temiz tutmak olduğunu umursamadan. “İyi yetişmiş”leri kendine rol-model olarak kapitalist guruları alan bir kuşaktanım ben, hep “en yeni” ye, “en iyi”ye öykünen, hep öykünen, hep özenen... A,b,c,d lerden oluşan, herkesi mühendis, mimar, doktor yapmaya çalışan, en çok paranın o şekilde kazanıldığını çocuklara dayatan manyak eğitim sistemimizi hep sorgulayan...En çok da, "çok para kazanmayı" yegâne hedef gösteren, iş denen şeyin aslında önce kendine, sonra da yaşadığın yere katkı sağlamak olduğunun altındaki çizgiyi, çoktan aynı cümlenin  üstüne çizmiş bir kuşaktanım. Şimdi, para için her yeri talan edenlere, doğa ve kültür varlıklarımız katledip, satıp savuranlara şaşan o kuşaktan...

Bu nedenle çocuğumu başka bir kültürde okutmak istedim hep ben...Kanada’daki arkadaşlarım hep bir mektup paylaştılar darbe sonrası, bir kadın yazmış, çocuklarını kırkbin lira verip “iyi” okullara gönderdiği için dertli, zira o çocuklar diğer cahillerle birlikte yaşamasın diye Türkiye’den giden br kadının mektubu... İşte ben kırkbin lira verdiği için çocuğu iyi eğitim aldığını sanan, iyisi, kötüsü birbirine geçmiş kibirli bir kuşağa ait ben, çocuğumu ölçü sistemi, ayıpları, değerleri başka olan bir yerde okutmak istediği için giden, her şeyi çok bildiğini, anladığını sanan ben, o gece ciğerini bildiğim anavatanıma bu denli üzüldüğüme çok şaşırdım sonrasında.

Ve o gece ve sonrasında duyduklarından, gördüklerinden çok etkilenen kızıma şunları dedim:


“İyi ki buradaydın Ayşe’ciğim bu tarihi gecede. Bu geceyi hep kalbinde tut. Ve her zaman, her gittiğin yerde, her yaptığın işte, her yaşadığın ilişkide, hayatının tümünde ara ara çıkar bir bak bu geceye. 

Bu geceye neden olan egoların, hırsların, yalan, dolanların, kendini kandırmaların, kurnazlıkların,  maddiyatın, ve maneviyatın aslında medeniyetlerin beşiği olan anavatanını bu hale getiren tüm insanî duyguların sende de olduğunu asla unutma, onların sana hükmetmesine izin verme. 

Nereden geldiğini hep hatırla, bu topraklara doğmuş olmanın sebebi var, al dersini, bak önüne. Buralardan asla nefret etme, hakir görme, nerede yaşarsan yaşa, anavatanını ve bu geceyi hep kalbinde sakla. 

Ve asla bir şeyden korkma. Korkmadığın sürece özgürsün. 

Bu memleketi biz el birliğiyle bu hale getirdik, yaşadığın her “şey”de kendi payını ara, suçlamaya değil, düzeltmeye enerji harca... 

Bu geceyi seksen milyonun çoğunluğu yine unutacak. Sen asla unutma.”

17 Temmuz 2016 Pazar

WE ARE THE ONES WHO MAKE A BRIGHTER DAY



Humankind is getting more and more “intelligent”, but the sad thing is, the world is going crazier everyday.

Man is getting more and more civilized, but more and more we encounter social histeria, which we label uncivilized.

That great human paradox...

Mankind is doing all he can to be “happy”…All his clever inventions are for a “better” life… He is continuously working on his mind to make the world a “healthier” one…He is spending all his effort on a “good life”. 

Unfortunately, he is more and more depressed. That healthy, good, long life that he is longing for seems to be running away from him…

The world is getting more and more stressed, more and more dirty, worse and worse…

While trying to “clean” the world, we are continuously polluting. We have cleaner homes, we are so afraid of the dirt that is natural that we are inventing artificial cleaning ways that create more and more pollution. We are sure to be healthier if we are counting our steps, our calories, and not thinking of the stress that it is putting on us. We are running, cycling endlessly, then wondering why our minds never stop and leave us some peace. We ask for peace in the world, whereas we are in constant struggle with ourselves. And the saddest of all, while we ask for that worldwide peace, a time is coming that we are finding ourselves  wishing the death of those we call our "enemy".

What we have in our hands is a world full of people, getting more and more insane. 

One particular character of that insane crowd, is that all its members think they know  “it”. Whatever that “ it” is, whether the subject is belief, or politics, or economy, or governmental issues and even art. And they stick to that idea relentlessly. They have a big valid reason for that stubborn attitude: mankind has become more and more “intelligent, or in my words, more and more slave of his intelligence.

Their  second attitude is: they all think that all the “others” are stupid.

That radical way of thinking has created “radical” minorities, regardless of "the intelligent" and "the stupid”.

Both groups of radicals, whether stamped intelligent or stupid, are no longer capable of noticing the meaning of existence, because they are busy shouting, fighting, running after all that they believe that will make them “happy”, or running away from all their fears, anxieties. For some, happiness is in this world, for others it is in the after world... Some are afraid of dying, others are in a constant battle with life…

They, who think they are different than each other, have one other thing in common: they all blame "the other" for making this life on earth unworthy of living…None take the blame on himself… They both deny the fact that we are the ones who have created this world that we now grumble about.

The civilized part of us tried to civilize what he called uncivilized for centuries, disregarding the fact that people could be different than each other. They even made those others think that they were primitive and lesser for many years. They were happy to have a control on all those “others”… But today, they cannot stand the idea that those others now want to bring their rules to the arena, thinking that it is now the one and only truth…

The world is One. All the seas, oceans, lands are one. We seem to forget that we have divided them and given them names. We have created borders, we have created nations. All religions have been telling  the same thing since ages: we are One. But man has preferred to think that he is The one.

We are all One.

If one part of us suffer, we all suffer. 

We are all becoming actors of what we have been watching since years on televisions, during dinner time, between the main course and dessert nowadays, regardless of the level of civilization, intelligence that we think we belong to.

We are living the consequences of what we plant, although many of us hate the idea…

Wishing that we really feel the essence of those lyrics in our hearts one day:

We are the world..
We are the ones who make a brighter day…



17 Haziran 2016 Cuma

TATİL KOKULARI

Ellerimle sizler için hazırladığım görselde poz vermiş güzel gençler,  Ayla ve Çetin Barut, bizzat akrabam olur. Yazıda bahsi geçen tatillerle ilgileri olmasa da, bizimkiler de benzer havalardaydılar. Kullanmama izin verdikleri için yanaklarından öperim.



Ben 60ların Ankara’sından kalmayım...

Bu demek oluyor ki, eğer başka şehirde yaşayan akraban yoksa, bayramlarda gidecek bir köyün yoksa, tatil, eğer senede bir kez başına gelebilirse şanslı sayıldığın ender, nadide bir olaydı. Bu ender  olayın kokusu ise, üç oda-salon-salomanje (doğrusunun salamanje olduğunu biliyorum, ama herkes salomanje derdi) evlerin muhtemelen yatak odasında, o zamanlar “gardolap” denen gardropların üstündeki ağır, koyu renkli, yegâne güvenlik önlemi etrafında tur atan tokalı kayışlar olan bavullarda gizliydi.

Bu bavulların dolapüstünden inmesiyle tatil  ortalara dökülür, tozu alınıp kapağı açılan bavuldan etrafa iyot-plastik-naftalin kokusu yayılır, el örgüsü mayolar (şanslıydım, benim amcamın Amerika’dan getirdiği gerçek bir mayom vardı, hem de civciv sarısı),  plastik beyaz ayacıkları taştan topraktan koruyan patikler denenir, bebeler büyüdüğü için bu eşyaların bir boy büyükleri gerekiyorsa oluşacak ekstra masrafa az söylenilir, bavuldan çıkan plastik şişme simitlerle, deniz toplarıyla, kovalarla, küreklerle oynamak isteyen çocuklara önce ayakaltından çekilsinler diye kızılır, sonra bavula dalmalarına izin verilir, kruvaze havlu elbiselerin düğmeleri kontrol edilir, ne kadar yıpranmışlar bakılır, yenileri dikilecek mi, az düşünülür, ve gezi planlarına böyle itinayla başlanırdı.

Ankara’nın genel gezi rotası Ege ve Marmara’ydı. Bodrum’un yeni keşfedildiği yılları hatırlarım, büyük keşifti, bir tür Atlantis... Yetmişlerin başındayız, hatırlatayım. Bizim bazı genç ve başıboş, yani hipi gibi bir şey görülen akraba çocukları Bodrum’u keşfetmişlerdi. Bu  Bodrum’da  bir tür Woodstock ruhu gizliydi sanki...Woodstock’u o zaman nereden bileceğim, ama şimdi düşününce, yapılan dedikodulardan algıladığım, Bodrum’da  bir tür Woodstock çılgınlığı gizliydi...Yani “her şey” ve “her yol” un mübah olduğu türden , ailelere uymayan bir tatil türü. Yazarken gülümsüyorum, Bodrum’un bizim konservatif-orta sınıf-bir tür küçük burjua evimizdeki tezahürü buydu...

Bizim köyümüz yoktu,  ama allahtan başka şehirde akrabalarımız vardı. Bu demek oluyor ki, çok şanslıydık. Şanslıydık, çünkü bazı komşular hiç tatile gidemezken , bizim bir de bayramlarda banka müdürü dayımlara gitme ihtimalimiz vardı. O tatilin hafızamdaki kokusu ise bambaşkadır. Kuzenlerimle geçirdiğim tatiller, kuru incir, taze ceviz kokusu demektir. Araya bazen kurban kanı kokusu girse de, hafızam onları gömmeyi tercih etti. Yerine Ege’nin güzel çiçek, yemiş kokularına eşlik eden bitmez tükenmez kahkahalarımızı koydu.

Biz tatillerde Marmara’da tatkılanlardandık, Erdek, Bandırma. Hesaplı aile tatiliydi buralar, uzun kalınabilirdi, hem de mesafe yakındı. Bir kaç sene üstüste gittiğimiz bir köy vardı, Şahinburgaz. Neden bu köye giderdik, kim akıl etmişti, sebebi meçhul. Bizim köyümüz değildi, ama bizim olsa bu kadar sever miydik, bilmem. Başlıbaşına bir yazı konusudur deniz, tütün ve kekik kokulu Şahinburgaz.

Amma velâkin, o kekik kokusuna varana dek, saatler süren mazot, sigara, açık pencereden giren toz, toprak, ara ara kusmuk ve bebek kakası, molayı bekleyemeyecek kadar aç olanların azıklarındaki haşlanmış yumurta, kuru köfteli kokuları ve  bunları dindirmek için serpilen ve bizim kuşağı kendisine düşman etmiş limon kolonyası,bir koku kırkyamasıyla örtülmüş  otobüs yolculuğu süreci vardı. Cızırtılı radyodan yükselen “yurttan sesler”, “beraber ve solo şarkılar”, “Yüksek Yüksek Tepelere Ev Kurmasınlar” misali türküler de bu kırkyamaya eşlik eden tınılar olurdu. Romantik kaçamak yapmak isteyenleri düşünsenize bir... Ben yazarken, siz okurken tatilden soğuduk sanırım, hemen molaya geleyim...

O molalar da efsanedir. Sadece onlar sebebiyle bu yolculuk faslı  güzel hatırlanır. Durulan yerler hep ağaçaltı, serin, püfür püfür yerlerdir. Otobüs durur, beraberinde ayaklanmış mideler de durulur...Yurdumun “Bir havası, bir de suyu güzel”  köşelerinden birinin temiz havası içe çekilip, güzel suyundan bir yudum aldıktan sonra, yemek torbaları açılır, içinden kuru köfteler, mercimekli köfteler, haşlanmış yumurtalar, poğaçalar, kurabiyeler, kekler yan masalara da saçılır, ve karşılıklılık esasıyla yan masalardan gelenlerle sofralar daha bir zenginleşir, ayran, gazoz,  veya üçgen piradimtrak ( o efsane kutu öyle bir tuhaf geometrik şekildi ki, adı ne hala bilmem, bilen varsa da şaşarım) şekildeki kutularda meysu eşliğinde karıncıklar doyurulur. Hafızamdaki efsane tadlardan biri de, günümüzün mimli trans yağları aratmayacak bir yağda kızarmış patlıcan kızartmasıdır, kendisi bu molaların olmazsa olmazıdır. Üstüne de zift kıvamındaki çay çekilir.

Ardından hiç mi hiç anlaşılamayan o melodik, bizim kuşaktan herkesin aslında otobüs anonsu olduğunu bildiği ama ne dendiğini asla öğrenemeyip,  konunun hallini başka hayatlara bıraktığı o meşhur  anons duyulunca,  gözler şoförü arar. Zaten anons bizimkiyse, şoför de muhtemelen sigarasını söndürmüştür ve pantalonunu, gömleğini, saçını , başını itinayla  düzeltmekle meşguldür. Ve torbadakiler midelere dolmuş şekilde otobüse, horlamalarına, velet cıyaklamalarına ve bizimle sonsuza dek yaşayacak kokularına geri dönülürdü.

Hepsi dün gibi burnumun ucunda.

Seyahat yazılarıma bu kokuları hatırlayarak başlamak istedim...Ama burada durayım, çünkü moladan sonrası da aynı şekilde devam eder yolculuğun. Belki bu yazıda eksik ettiğim otobüs garları var, oralarda da sadece uğultu, kalabalık, annenin elini bir an bırakıp, hayatının geri kalanını çingenelerle geçirmek gibi hatırlamanın insan bünyesine faydalı olmadığı detaylardan başka şey yok.

Seyretmenin kolaylığı tercih edilip, okumaya üşenilen bu dönemde , epey uzattığım yazımın sonuna kadar bana eşlik etmiş herkese selam edip, nostaljiyi burada keseyim...

Okuyana sevgiler...



15 Haziran 2016 Çarşamba

BENKACTIM.COM 'DAKİ TANITIM YAZIM


Bir seyahat bloğunda yazmaya başladım, bu da tanıtım yazım, bunu buraya  koyayım ve kaçayım...

Ankara’daki ilkokulumda anlaşılmaz kompozisyonlar, Cezayir’deki ortaöğrenimimde anavatanda bıraktıklarıma unutulmayacak efsane mektuplar, Ankara’ya geri dönüp üniversiteye  başladığımda  her gün gördüğüm arkadaşlarıma geceleri oturup uzun uzun notlar, sonrasında  eş sebebiyle geldiğim   İstanbul’da   iş yaptığım kişilere alışılmışın dışında  uzun,  bazen epey yadırganan tuhaf  e-postalar  yazıp duran biriydim.

Ne yaptıysam eğlenerek yaptım, eğlenmediğim yerde bıraktım. Bırakmaktan hiç korkmadım, çünkü değiştikçe, büyüdükçe başka şeyler gerekti, onları buldum, sıkı sıkı sarıldım. Yenilenmekten hiç korkmadım. Yeni insanlar, yeni yerler, yeni dünyalar hep beni cezbetti.

Can yoldaşım, hayat arkadaşım hep der : « Allahtan benden sıkılmadın, ». En çok onunla eğlendim bu hayatta, çok da gezdik birlikte. Paramız varmış, yokmuş, farketmedi, kaçmak istediğimiz an kaçtık bir yerlere.

Merak ettiğim için doğurdum, « Neymiş bu kadar abarttıkları annelik? » diye, ve neticeden memnun kaldım : eğlenceli bir kızımız var şimdi. Bir süredir iki ülkeli bir hayat yaşıyoruz, yarım Türkiye’de , yarım Kanada’da.

Hep seyirciydim sanki bu dünyada, olanı biteni gözlemlemeden duramayan, sanki bir yerlere rapor etmem gerekliymiş gibi…

Raporumu sunacak yer bulamadığım için de, elli yıllık  gözlemlerimin sonucunu bu vesileyle insanlığa açıklamayı borç biliyorum:

Kocaman bir oyunmuş bu dünyadaki  hayat…

Sonraki sahnesini de, kurallarını da, karakterlerini de sadece kendimizin belirleyebileceği…

Çok bilenin, çok yanıldığı…

Aslolanın kendi işine bakmak olduğu…

Oyun arkadaşlarımızın en baba öğretmen olduğu…

Ve sadece kalbin sesiyle yönlendirilirse keyif alınan bir oyun.

On sene mimarcılık, on sene gümüşçülük oynadım.

Şimdilerde hikayelerimle, masallarımla,  fotoğraflarımla, gezmelerim, tozmalarımla meşgulüm.

Motosiklet gezilerimizi anlatacağım sizlere, çadırla, plansız çıkılan yollarda sizleri bekleyebilecek güzel sürprizleri anlatacağım. Gezme, tozma  isteğine parasızlığın engel olamayacağını anlatacağım. Kanada’nın güzelliklerini, parklarını, parklardaki ayılarını da   anlatacağım sizlere. Çok sıradan günü birlik kaçmaların bile insan ruhuna ne kadar iyi geldiğini anlatmaya çalışacağım.

Ve bunları sizlerle paylaşacağım için mutluyum…Zira bu oyunun benim için en güzel yanı, paylaştıkça alınan keyfin artması…

Okuyana sevgiler…


Blogdaki yazar arkadaşlarıma da sevgiler, tanıştığımıza memnun oldum.

18 Mayıs 2016 Çarşamba

SEVMESEK DAHA MI İYİYDİ ACABA?




SEVMESEK DAHA MI İYİYDİ ACABA?

Cümle alem bahseder sevmekten de, 
esas kim sever bu vatanı sahiden?
Bahsetmiyorum uğruna ölmekten...

O lafta kolay.
Kim sever gerçekten?
Neden canı bu kadar acır,
"Her"kes kendince severken...


#19 Mayıs için...