19 Mart 2017 Pazar

ELLİME GETİRENLERE SEVGİLER


E, demiyorsunuz hiç, elli de oldun resmen...Bize bir anlat, de bakalım, nasılmış oralar? Çoğu yakın arkadaşımdan daha önce elliye bastım ben.

Gerçi ben kırkbeşimden sonra hep elliyim dedim, elâleme inat... Başkalarına saçma görünse de aslında çok mantıklıydı benim için: “A! Hiç de göstermiyorsun!” yanıtına bayıldığım için öyle yapıyordum.

Önemi kalmadı artık.

Öğrendim ki, beni yaşlı görmek isteyen yaşlı görüyor, şişman görmek isteyen şişman görüyor, güzel görmek isteyen güzel görüyor, ve böyle uzuyor gidiyor sıfatlar. İyi niyetli gören de var, art niyetli... Canavar olduğumu düşünen de var, melek gören de... Gözler neye odaklandıysa bende onu görüyor. Bu harika bir şey. Bendeki binbir beni görüyor herkes. Demek ki, nasıl istersem öyle olayım, sadece kendime farkediyor...Gözkenarı çizgiler, gözaltı şişlikler, şiş göbekler, kırışık boyunlar, fazla kilolar, az kilolar...Ben önemsersem beni rahatsız ediyor.  Aldırmazsam , yoklar.

Bu hayatımdaki her şey için geçerliymiş meğer. Odağını neden alırsan, o yok oluyor hayatından. Bırakmak dedikleri bu sanırım. Ve neye dönersen yüzünü, o dolduruyor hayatını.

Ben de eskiden ne kadar güzel arkadaşlarım olduğu için methiye mesajları döşenirdim etrafa, bu tarz günlerde özellikle. Eh , iyi arkadaşlar varsa, bu kötü arkadaşlar olduğu gerçeğini de beraberinde getiriyordu eskiden. Hepimizin etrafında “arıza” sıfatını layık gördüğümüz insanlar var, değil mi? Bir türlü naparsak yapalım uzaklaştıramayız...Eh işte, ben bu sene ilk kez idrak ettim ki, esasında bize en iyi gelenler, bizi büyütenler onlar. Ve anladım ki, arızalı insan dediklerimizin hepsi canı yananlar...Ben de belki başkaları için arızalıyım... Canımın yandığı yerlere tuz basanlar için, başedilmesi güç iken, diğerleri için dünyanın en iyi arkadaşıyım. E, anlaması kolaymış meğer de benim odağım dağınıkmış. İyi de, kötü de bende ne kadarsa, başkalarında da o kadarmış. Yol boyunca bu ikilemlere takıdıkça, eller sanki dikenli çalılara tutulmuş gibi kanayıp canını acıtıyor insanın. Oysa bırakınca, ohhh, ne rahatmış. Ne iyisine, ne kötüsüne fazla bağlanmayınca, hayat daha kolaymış. İyim, kötüm azaldıkça ferahladım. Kendim de “iyi arkadaş” olma iddiamı bırakınca, biraz sevmeyenim çoğaldı sanırım ama ben rahatladım. Herkes kadarım. Herkes de kendi olduğu olduğu kadar. Daha uyumlu olduklarımla yol almayı tercih ediyorum sadece.

Zaman ilerledikçe, dünyanın ne kadar küçük olduğunu, dünyada kendimin ne kadar küçük olduğumu, olayların olup bittiği andan sonra hiç bir şey ifade etmediğini anlamam da ellime nasipmiş. Beş yıl öncesi beni kanırtan şeyler, evrende unufak oldular bile. Bütün başarılarım, başarısızlıklarım, kazançlarım, kayıplarım, her şey olup bittiği andan sonra unufak evrene yayılıyor. Eğer onlara tutunmaya ısrar edersen, evrenden gayrı, vücuduna yayılıyorlar. Oraya, buraya birikiyorlar. Salar , gidersen, rahatlıyorsun; ağrılar hafifliyor, sızılar azalıyor.

Evreni, hayatı anlamaya çalışma çabam bende bâki. Bu uğraşı bana hayatı anlamlandırmama yardım ediyor. Daha az konuşmak, daha az karışmak, daha çok yazmak bana iyi geliyor. Her şeyi bildiğini sanan bir benden, bir bok bilmediğini daha yeni yeni farkeden bene geçiş beni biraz delimtrak yaptıysa da (arkamdan konuşuluyormuş, kendini gurulara kaptırdı diye), buradan da açıklayayım, madem silah gibi güçlü kalemim var: Ne gurum var, ne peygamberim. Bütün öğretmenlerim arkadaşlarım ve ailemden ibaret. Bir arayışım var, doğrudur, ne aradığımı, bulunup bulunmadığını tam olarak bilemeden. Bu arayış esnasında tanıştıklarım var. Budist, sufi, şaman vb arkadaşlarım var. Ama ben kendimi bir “şey”lere ait hissetmekte zorlandığım için, kendi kendime takılıyorum. Şu ana kadar öğrendiğim birkaç şeyi de dileyenle paylaşayım bari, ilgilenenlere kıyağım olsun:

-Evrene güven, gerisini merak etme sen.
-Yargıladıklarınla, yargılanıyorsun, öyleyse yargılama.
-Ah etme.
-Anda kal, portakal.
-Nefesleri derin almayı asla unutma.
-Beden, ruh, akıl, hepsi eşit. Birine daha fazla önem verirsen, denge şaşıyor, şaşırtma.
-Nefsine dikkat et, her yerden fırlıyor.
-Bütün bunları yaparken, öğretmenleşme, Kerem’i de sinirlendirme.
-Dünyadaki hayat kısa, kendini ıskalama.
-Sevgi sahiden içimizde, mihrabın hep o olsun, korkuya, endişeye rağbet etme.
-Bu hayatta bir tek kendine gecer hükmün Elif, kimselere dalaşma.

Daha fazlasını idrak edebilirsem, onları da paylaşırım esirgemem... Daha bunun 55’i, 60’ı var...

Bununla idare edin şimdilik...

Ellime getirenlere sevgiler.



10 Şubat 2017 Cuma

DÜNYA HEP DÖNÜYOR ALLAHTAN



Umudu kalmasın kimsenin istiyorlar.

Ondandır pervasızlıkları. Bakamıyorum görüntülere, içimi dağlıyor, hepimizi dağlıyor her inen darbe, her yerde sürünen insan, her üstünde tepinilen cüppeleri ayaklar altındaki “değerlerimiz”.

"Neden"i, "niçin"i, "nasıl da oldu bunlar"ı kalmadı artık konunun. “O suçluydu, bu masumdu”su yoktu zaten, hiç de olmadı.

“Neler olacak bundan sonra?”sı da yok bünyem almıyor onu da. Ezelden beri böyleyim: olmamış şeyler için önceden üzülmeye son derece karşıyım. Öleceksek, öleceğiz. Ama henüz ölmedik. Hiç birimiz. Ve bir hayat bahşedilmiş bize, zamanlama daha iyi olabilirdi belki, ama olmamış. Napalım?

Bir şekilde kendimce aldığım dersler var, bunları paylaşsam da kimsenin fikrini değiştiremeyeceğimi biliyorum. Zaten kilit konu da bu: herkesin, her konuda başka fikri var, olabilir, olacaktır, bu doğaldır. Mevzu, umudumuzu kaybetmeden bu süreci nasıl atlatacağız?

Dayanışarak atlatacağız. Her şey gelir, her şey geçer, bunu unutmayacağız.

İçimizi karartsak da olacak olan olacak, karartmasak da.

Herkes elinden küçük şeyler geldiğini farkedecek önce. Küçücük şeylere odaklanacağız sanırım. Öfkeyle, üzüntüyle başetmenin tek yolu bu.

Bu sadece Türkiye söz konusu olduğunda değil, hep böyle. Hatırlayın en büyük hayal kırıklıklarınızı. En güvendiklerinizin sizi yarı yolda bırakışlarını. “Bana da mı ulan?”larınızı. Onlara saçınızı süpürge edişlerinizi, ya da ettiğinizi sanışlarınızı. Bütün inandıklarınızın yerlere saçılıp, birilerinin, bazen en kıymetlilerinizin gelip, bütün o umutlarınızın üstünde tepindiklerini. Düşüp düşüp kalkışlarınızı, ağır ağır o umutları yerlerden toplayışlarınızı, ürkek ürkek üstlerini başlarını silkeleyişlerinizi. Dönüp kendinize bakışlarınızı, idraklarınızı, önce belki kendinizi dövüp, sonra da işin içinden yine kendinize şefkat göstererek çıkışlarınızı. Her bir travmadan sonra, bir yanınızın tamamen iyileştiğine şahit oluşlarınızı.

Can yanması, şu ya da bu şekilde aynı can yanması. Bireysel, ya da toplumsal. Toplu halde acı çekiyor bir millet şu an. Nedense hep bir: hayal kırıklığı. Bu toprağı paylaştıklarımız biz hayal kırıklığına uğrattı, işin özü bu. Böyle olsun hayal etmemiştik. Hayallerimiz başkaydı. Ve oturduk şimdi kıçımızın üstüne. İnsan inanıyor bir şeylerin hep kendi "sandığı" gibi olduğuna. Ve birden sandığı her şey unufak olduğunda, dünyanın sonu geldi sanıyor. Ama  sandıklarımdan bağımsız ve kendinden emin, dünya hep dönüyor. Kimi suçlarsan suçla, kime kızarsan kız, ne kadar ağlarsan ağla. Dünya dönüyor.

Bireysel travmalarda, tek başına ağlıyoruz. Toplu ağlamanın ise dozu kaçmadığı sürece zararı değil, faydası var. İnsan canı yandığında hırçınlaşıyor çünkü, en iyi kendimden bilirim. Ve Eğer toplu halde hırçınlaşırsak, birbirimizi daha fazla acıtacağız. Onun yerine, birbirimizin can acılarını sarıp sarmalarsak,  şu an bize cehennem görünen, ama sonunu bilmediğimiz için yorumsuz kalmanın hayırlı olacağı hikayeden daha az zararla çıkacağız.

Hatırlayın , yegâne dermanı kendinizde buluşlarınızı.

Céline’den bu cümleler: “Odama ne kadar çok insan geldi. Hepsi bir şeyler söylediler. Yine de bana bir şey demediler. Sonra gittiler. Hepsi, dünyanın bir köşesinde, ağır ağır ve yoksul,  yaşlandılar.”

Bunlar da bizim odamıza geldiler. Biraz fazla yer işgal ettiler. Eh, bir gün de elbet gidecekler.

Her şey değişir, her şey dönüşür. Ve sonunu bilmediğimiz hikayelerde fantaziyi abartmayacağız.

Ben her travmada yaptığımı yapacağım. Önce belki etrafı biraz dağıtıp, sonrasında, “Hadi be Elif, daha ölmedin”, deyip “Belki senin bilmediğin bir çözümü vardır her şeyin” deyi, var gücümle, kendi çapımda yeşertmeye çalıştığım umuda sarılacağım.

Doz doz, sirayet etmesini dileyerek.

Küçük gayretler göstererek.

Canımı yaktığını düşündüklerimden nefret etmeyerek.

Kızmayarak.

"Olması gereken olmuştur muhtemelen" diyerek.

İflah olmaz iyimserliğimi yerlerden toparlayarak.

Bir gün o cüppeleri de yerlerden toplayacağımızı hayal ederek.


Artık ne kadar olursa, diyerek.

Umut yaymaya çalışırken, umutlu  kalabilmek için çaba göstererek.

Kendimce, küçük görünen, ama bana ilaç olan projelerimle.

Elimden tutan, benzerlerimle.

2 Şubat 2017 Perşembe

ARKADAŞLIK GÜNÜYMÜŞ BUGÜN, İŞE BAK SEN



Dünya arkadaşlık günüymüş bugün.

Hastayım bu günlere. Analar günü, danalar günü, her şeyin günü ... Hep düşünürüm, olan var olmayan var...Hep hüzünlenirim olmayanlar için, bu nedenle pek bayılmam bu günlere. Birden facebookta karşıma Arkadaşlık Günü çıkınca gülümsedim.

Tam da günü...

Düşündüm. Arkadaşı olmayan var mıdır? Ne tehlikesiz bir gün. Kimseyi kırmaya aday değil, herkese yaranabilir bir gün. Herkesin vardır arkadaşı, dedim. Ne  güzel. 

Bana bu sabah sebepsiz bir cümle geldiğinde evrenden, tam zamanında, arkadaşlar günü olduğundan habersizdim. Sıcacık bir cümleydi. Nedensiz. Durduk yerde. “İyi ki hayatıma girdin” diye biten, kalbime sakladığım bir uzun paragraf hatta. Evrende küçücük bir nokta olduğunu unutturan bir kaç sihirli söz. Kendini iyi , güçlü, matah bir şeymiş gibi hissettiren. O cümleye ihtiyacı mı var insanın? Yok elbet. Ama, o cümleye ihtiyacın olduğunu düşündüğün anda gelmesi güzel olan. İçten gelmesi. Dilenmeden gelmesi. Önsüz, artsız, niyetsiz gelmesi. 

Düşündüm. Herkesin var böyle en azından bir tane arkadaşı. En berbatımızın dahi var, berbat da neyse tabi ki. Katillerin de var, hırsızların da var, iyinin, kötünün, herkesin var insana ölümlülüğünü unutturan, insanlığını hatırlatan. Seni tüm güzelliğinle, çirkinliğinle bağrına hep basan. Hesap sormayan.

Karşılıklılıktan gayri hiç bir önkoşulu olmayan. Emin hissettiren.

İyi anne, iyi evlat, iyi baba gibi değil iyi arkadaş. İyiliğine kendini ikna etmek zorunda olmadığın bir şey. İyiymiş gibi yapman gerekmeyen bir şey. Bazen senin kadar kötü olmasına bayıldığın, bazen işe yaramazlığını paylaştığın, bazen iyiliğinden gurur duyduğun bir şey. Kendinle olan ilişkin gibi bir şey iyi arkadaş. Ne kadar açıksan, ne kadar rahatsan, ne kadar doğalsan o kadar güzelleşen bir şey. Bazen süfli, bazen derin...Dedikodu yapacak, sırlarını paylaşacak kadar güvenilen. Elini hep tutan, yarıda bırakmayan. Hep orada bir yerde olan ve sizin nerede olduğunuzu bilmesi yeten, peşinden koşmak gerekmeyen. Bazen ara verildiğinde kaldığı yerden kolayca devam eden. Ne dersen de, ne yaparsan yap, senin kendine gelmeni sakince bekleyen. Çok uzun süre bekleyebilen. Ve sonrasında sesini duymaya, yüzünü görmeye can attığında, seslendiğinde, "hoşgeldin"inin ılık bir duş  hissi yarattığı, kolay yenilenen, yenileyen, besleyen.

Bütün bu romantik şeyleri yaztıktan sonra durdum, düşündüm. Benden gidenleri, kalanları, yeni gelenleri. Çok kalabalık arkadaşlıklardan, üç beşe inen dostluklarımı. Hepsi bende biraz kalan, hep kalacak olan. İç ferahlığıyla uğurlanan...Ve ben de birilerine kötü arkadaş oldum diye düşündüm, gocunmadan. "Bu bilmiş bilmiş yazdıkların gibi bir arkadaş mıydın sen herkese be Elifcik," dedi iç sesim. "Hadi ordan! En iyi biz biliriz birbirimizi. Senin de nelerini gördük." Birileri uzaklaşırken, bu aynı Elif'e yeni gelenler oldu. Bünye meselesi. Her yeni gelenden de azı kaldı. Herkeste olduğu gibi. Kime ne lazımsa, o geliyor insana. Güzel olan şu: herkesin en azından bir iyi arkadaşı var çok şükür ki...Yani inşallah vardır...

Bu sabahki hislerim, üstüne beni olduğum gibi gören, bilen, seven, kabul eden birinden gelen bir mesaj, üstüne Arkadaşlık Günü geyiği...Şu hayatın zamanlamasına hastayım bazen...Bu mükemmelliğe hastayım. Kalplerimizden gelmiş geçmiş herkesin şerefine gelsin bu yazı.

Trafiği bol eliften.

12 Ocak 2017 Perşembe

YABANCI DİLDE BİR ŞARKI




Hayat bazen anlamadığın bir dilde bir şarkı dinlemek gibi. Melodi güzel, ritm bazen yüksek, bazen alçak, bazen aksak...

Tam aradan bir kaç kelimeyi anladım sanıyorsun, hooppp, bir bakmışsın, senin dilinde bir şey ifade eden sözcük, başka dilde tamamen alakasız bir anlamda. O çal, çörek demiş; sen bal, börek anlamışsın...Buraya ilk aklıma geleni yazmadığım, annem okuyor ya yazıları, fırça yemeyelim şimdi , dolunay molunay da var, neme lazım...

Anlamasan da çalıyor o şarkı bütün planlarda...

Ruh haline göre, bazen hoş geliyor kulağına, bazen de pek boş.

Yüksek tonları var şarkının: etrafında bağırarak daha çok anlaşıldıklarını düşünenleri hatırlatıyor.

Can yakan esleri var; öyle ki, bildiğin dilde konuşanları anlayamadığına hayıflanmayı bırakıyorsun. 

Bazı yerleri ise sadece laf...Diyorsun: ne çok anlatıyor, bir sussa da müziği duysak.

Bazı yerleri ise su gibi akıp gidiyor..."Hiç bitmese bu an," diyorsun. Tutunuyorsun bir notaya, takılıyorsun öylesine.

Elifcik, Elifcik...Allahtan bıraktın anlamaya çalışmayı...Elinden gelen bir tek şey var işte: 
Sadece ritmi kaçırma...

Delinin dediği gibi: O zaman dans, sahiden de!




5 Ocak 2017 Perşembe

ŞAŞMIŞ PUSULA



alev alev uzaklardayım

sönmeyen yangınlarda

kavrulan bedenlerde

yanan her candayım

dinmeyen çığlıklarda

bitmeyen öfkelerde

olmayan sabahlardayım

dinmeyen nefretlerde

perdelenmiş kalplerde

nifaklar kuyusunda

pusulası şaşmış kalplerin

girdabındayım






11 Aralık 2016 Pazar

BAZEN ÖYLE ÜZÜLÜRSÜN Kİ



bazen öyle üzülürsün ki,

sessizce ağıtlar yakarsın

binlerce mum üflersin içinden

kimsenin duymadığı yerlerine saklarsın

bazen öyle pişman olursun ki,

canının acısından sen bile korkarsın.

ANLAMAYA ÇALIŞIRKEN


“Nasıl bir hal bu insanlık hali Elif?” diyorum kendime...

Düşünmeyle anlaşılamayan bir hal, o kesin... Dostoyevski’ler , Tolstoy’lar, Shakespeare’ler anlamamış, sen mi anlayacaksın diyorum? Romanlar yazılmış, destanlar düzülmüş anlamaya çalışırken, sen mi anlayacaksın üç beş satırınla?

O poliscikleri o “her zaman beklemediklere yere toplayan” ruhlar, emirleri verenler, oyunları tezgahlayanlar, düğmelere basanlar, hepimiz benzer rahimlerden çıkmadık mı? Hepimiz aynı şekilde atmadık mı ilk çığlığımızı, kıçımıza yemedik mi hepimiz ilk şaplağı, aynı şekilde karşılaşmadık mı bu fani dünyayla?

Hepimiz altı üstü birkaç sefil hücreden oluşmadık mı, aynı şekilde?

Hepimizin vereceği son nefes, altı üstü bir nefes değil mi?

O elmayı yemeseydi bizim Adem’le Havva kendini bilmezleri, farklı olur muydu her şey?

Tanrı’yı uzaklarda aramasaydık hiç...Güneş, ay neyimize yetmedi?

Sınırları hangi hıyar çizdi?

Bayraklarımız kuşlu, kaplanlı olsaydı hâlâ...

Biriktirmeye hiç başlamasaydık, değiş tokuş neyimize yetmedi?

Daha az akıllı olsaydık keşke...Bak kedilere, köpeklere...

Bugün çok şeye gıcık oluyorum. Bayrak görmek istemiyorum, vatan, millet lafları duymak istemiyorum...”Onlar” , her kimseler, bizi kandırmaya çalıştıkça, “bizler” kandırılmaya bu kadar teşne olunca, Orwell yazsa, herkes okusa, ne yazar diye düşünüyorum...

Lanetleye lanetleye lanetleniyoruz, farketmiyoruz...

Yok olacağına bizzat şahit olmaya ömrüm yetmeyecek bir dünya elden gidiyor diye dövünerek, ya da benim için ırklarının, dillerinin, dinlerinin, sınırlarının ayırt edici özellk olmadığı “vatan”ım dediğim coğrafya parçasının “elden” gidiyor velvelesine dahil olmayarak, bir ölümlü  bedene sahip olduğum bilinciyle kendime ve etrafıma dürüst olarak yaşayıp gitmek istiyorum...Bir bedenlik hayatımda...

Ne dünyaya bir halt oluyor, ne memlekete... Olan en çok insana oluyor... Ve insan üstünden oluyor yine her şey...İnsana ait vasıflar nedeniyle oluyor.. Bu aklın sırrın işlemediği sonsuz bilinmeyenli bir denklem...

Danışıklı döğüşler arasında yitiyoruz...

Bir yerlere topluyorlar polisleri...Bir yerlere topluyorlar insancıkları, o patlattı, bu patlattı, sen düşmansın, öbürü dost, bu doğru, bu yanlış diyorlar insancıklara. “İnan” diyorlar... Allaha inan, kitaba inan, cumhuriyete nan, vatana, bayrağa inan diyorlar...Ve inandığımız kadar var oluyoruz...Bu cennete, bu cehenneme, diye herkes kendi tasnifini yapıyor...Cennete varmak, cehennemimizden sıyırmak sanrısına göre belirliyoruz geçeceğimiz yolları...

Ne kadar aynıyız aslında, bunu hissedemeyecek bir hızda akıyoruz her yerden ve her şeyden...Ve sonunda aynı bok çukuruna düşüyoruz... Her yerimiz kanlı, çamurlu...
Acılarımız karışıyor birbirine. Çıkardığımız gürültüden duyamıyoruz birbirimizi...Benzer olduğumuzu sandıklarımızın ellerini bulmaya çalışıyoruz, unutarak hepimizin aynı olduğumuzu...

Beceremiyoruz o ilk çığlığımızı hatırlamayı...

Beceremiyoruz vereceğimiz son nefesin aynılığını unutmamayı...