17 Temmuz 2016 Pazar

WE ARE THE ONES WHO MAKE A BRIGHTER DAY



Humankind is getting more and more “intelligent”, but the sad thing is, the world is going crazier everyday.

Man is getting more and more civilized, but more and more we encounter social histeria, which we label uncivilized.

That great human paradox...

Mankind is doing all he can to be “happy”…All his clever inventions are for a “better” life… He is continuously working on his mind to make the world a “healthier” one…He is spending all his effort on a “good life”. 

Unfortunately, he is more and more depressed. That healthy, good, long life that he is longing for seems to be running away from him…

The world is getting more and more stressed, more and more dirty, worse and worse…

While trying to “clean” the world, we are continuously polluting. We have cleaner homes, we are so afraid of the dirt that is natural that we are inventing artificial cleaning ways that create more and more pollution. We are sure to be healthier if we are counting our steps, our calories, and not thinking of the stress that it is putting on us. We are running, cycling endlessly, then wondering why our minds never stop and leave us some peace. We ask for peace in the world, whereas we are in constant struggle with ourselves. And the saddest of all, while we ask for that worldwide peace, a time is coming that we are finding ourselves  wishing the death of those we call our "enemy".

What we have in our hands is a world full of people, getting more and more insane. 

One particular character of that insane crowd, is that all its members think they know  “it”. Whatever that “ it” is, whether the subject is belief, or politics, or economy, or governmental issues and even art. And they stick to that idea relentlessly. They have a big valid reason for that stubborn attitude: mankind has become more and more “intelligent, or in my words, more and more slave of his intelligence.

Their  second attitude is: they all think that all the “others” are stupid.

That radical way of thinking has created “radical” minorities, regardless of "the intelligent" and "the stupid”.

Both groups of radicals, whether stamped intelligent or stupid, are no longer capable of noticing the meaning of existence, because they are busy shouting, fighting, running after all that they believe that will make them “happy”, or running away from all their fears, anxieties. For some, happiness is in this world, for others it is in the after world... Some are afraid of dying, others are in a constant battle with life…

They, who think they are different than each other, have one other thing in common: they all blame "the other" for making this life on earth unworthy of living…None take the blame on himself… They both deny the fact that we are the ones who have created this world that we now grumble about.

The civilized part of us tried to civilize what he called uncivilized for centuries, disregarding the fact that people could be different than each other. They even made those others think that they were primitive and lesser for many years. They were happy to have a control on all those “others”… But today, they cannot stand the idea that those others now want to bring their rules to the arena, thinking that it is now the one and only truth…

The world is One. All the seas, oceans, lands are one. We seem to forget that we have divided them and given them names. We have created borders, we have created nations. All religions have been telling  the same thing since ages: we are One. But man has preferred to think that he is The one.

We are all One.

If one part of us suffer, we all suffer. 

We are all becoming actors of what we have been watching since years on televisions, during dinner time, between the main course and dessert nowadays, regardless of the level of civilization, intelligence that we think we belong to.

We are living the consequences of what we plant, although many of us hate the idea…

Wishing that we really feel the essence of those lyrics in our hearts one day:

We are the world..
We are the ones who make a brighter day…



17 Haziran 2016 Cuma

TATİL KOKULARI

Ellerimle sizler için hazırladığım görselde poz vermiş güzel gençler,  Ayla ve Çetin Barut, bizzat akrabam olur. Yazıda bahsi geçen tatillerle ilgileri olmasa da, bizimkiler de benzer havalardaydılar. Kullanmama izin verdikleri için yanaklarından öperim.



Ben 60ların Ankara’sından kalmayım...

Bu demek oluyor ki, eğer başka şehirde yaşayan akraban yoksa, bayramlarda gidecek bir köyün yoksa, tatil, eğer senede bir kez başına gelebilirse şanslı sayıldığın ender, nadide bir olaydı. Bu ender  olayın kokusu ise, üç oda-salon-salomanje (doğrusunun salamanje olduğunu biliyorum, ama herkes salomanje derdi) evlerin muhtemelen yatak odasında, o zamanlar “gardolap” denen gardropların üstündeki ağır, koyu renkli, yegâne güvenlik önlemi etrafında tur atan tokalı kayışlar olan bavullarda gizliydi.

Bu bavulların dolapüstünden inmesiyle tatil  ortalara dökülür, tozu alınıp kapağı açılan bavuldan etrafa iyot-plastik-naftalin kokusu yayılır, el örgüsü mayolar (şanslıydım, benim amcamın Amerika’dan getirdiği gerçek bir mayom vardı, hem de civciv sarısı),  plastik beyaz ayacıkları taştan topraktan koruyan patikler denenir, bebeler büyüdüğü için bu eşyaların bir boy büyükleri gerekiyorsa oluşacak ekstra masrafa az söylenilir, bavuldan çıkan plastik şişme simitlerle, deniz toplarıyla, kovalarla, küreklerle oynamak isteyen çocuklara önce ayakaltından çekilsinler diye kızılır, sonra bavula dalmalarına izin verilir, kruvaze havlu elbiselerin düğmeleri kontrol edilir, ne kadar yıpranmışlar bakılır, yenileri dikilecek mi, az düşünülür, ve gezi planlarına böyle itinayla başlanırdı.

Ankara’nın genel gezi rotası Ege ve Marmara’ydı. Bodrum’un yeni keşfedildiği yılları hatırlarım, büyük keşifti, bir tür Atlantis... Yetmişlerin başındayız, hatırlatayım. Bizim bazı genç ve başıboş, yani hipi gibi bir şey görülen akraba çocukları Bodrum’u keşfetmişlerdi. Bu  Bodrum’da  bir tür Woodstock ruhu gizliydi sanki...Woodstock’u o zaman nereden bileceğim, ama şimdi düşününce, yapılan dedikodulardan algıladığım, Bodrum’da  bir tür Woodstock çılgınlığı gizliydi...Yani “her şey” ve “her yol” un mübah olduğu türden , ailelere uymayan bir tatil türü. Yazarken gülümsüyorum, Bodrum’un bizim konservatif-orta sınıf-bir tür küçük burjua evimizdeki tezahürü buydu...

Bizim köyümüz yoktu,  ama allahtan başka şehirde akrabalarımız vardı. Bu demek oluyor ki, çok şanslıydık. Şanslıydık, çünkü bazı komşular hiç tatile gidemezken , bizim bir de bayramlarda banka müdürü dayımlara gitme ihtimalimiz vardı. O tatilin hafızamdaki kokusu ise bambaşkadır. Kuzenlerimle geçirdiğim tatiller, kuru incir, taze ceviz kokusu demektir. Araya bazen kurban kanı kokusu girse de, hafızam onları gömmeyi tercih etti. Yerine Ege’nin güzel çiçek, yemiş kokularına eşlik eden bitmez tükenmez kahkahalarımızı koydu.

Biz tatillerde Marmara’da tatkılanlardandık, Erdek, Bandırma. Hesaplı aile tatiliydi buralar, uzun kalınabilirdi, hem de mesafe yakındı. Bir kaç sene üstüste gittiğimiz bir köy vardı, Şahinburgaz. Neden bu köye giderdik, kim akıl etmişti, sebebi meçhul. Bizim köyümüz değildi, ama bizim olsa bu kadar sever miydik, bilmem. Başlıbaşına bir yazı konusudur deniz, tütün ve kekik kokulu Şahinburgaz.

Amma velâkin, o kekik kokusuna varana dek, saatler süren mazot, sigara, açık pencereden giren toz, toprak, ara ara kusmuk ve bebek kakası, molayı bekleyemeyecek kadar aç olanların azıklarındaki haşlanmış yumurta, kuru köfteli kokuları ve  bunları dindirmek için serpilen ve bizim kuşağı kendisine düşman etmiş limon kolonyası,bir koku kırkyamasıyla örtülmüş  otobüs yolculuğu süreci vardı. Cızırtılı radyodan yükselen “yurttan sesler”, “beraber ve solo şarkılar”, “Yüksek Yüksek Tepelere Ev Kurmasınlar” misali türküler de bu kırkyamaya eşlik eden tınılar olurdu. Romantik kaçamak yapmak isteyenleri düşünsenize bir... Ben yazarken, siz okurken tatilden soğuduk sanırım, hemen molaya geleyim...

O molalar da efsanedir. Sadece onlar sebebiyle bu yolculuk faslı  güzel hatırlanır. Durulan yerler hep ağaçaltı, serin, püfür püfür yerlerdir. Otobüs durur, beraberinde ayaklanmış mideler de durulur...Yurdumun “Bir havası, bir de suyu güzel”  köşelerinden birinin temiz havası içe çekilip, güzel suyundan bir yudum aldıktan sonra, yemek torbaları açılır, içinden kuru köfteler, mercimekli köfteler, haşlanmış yumurtalar, poğaçalar, kurabiyeler, kekler yan masalara da saçılır, ve karşılıklılık esasıyla yan masalardan gelenlerle sofralar daha bir zenginleşir, ayran, gazoz,  veya üçgen piradimtrak ( o efsane kutu öyle bir tuhaf geometrik şekildi ki, adı ne hala bilmem, bilen varsa da şaşarım) şekildeki kutularda meysu eşliğinde karıncıklar doyurulur. Hafızamdaki efsane tadlardan biri de, günümüzün mimli trans yağları aratmayacak bir yağda kızarmış patlıcan kızartmasıdır, kendisi bu molaların olmazsa olmazıdır. Üstüne de zift kıvamındaki çay çekilir.

Ardından hiç mi hiç anlaşılamayan o melodik, bizim kuşaktan herkesin aslında otobüs anonsu olduğunu bildiği ama ne dendiğini asla öğrenemeyip,  konunun hallini başka hayatlara bıraktığı o meşhur  anons duyulunca,  gözler şoförü arar. Zaten anons bizimkiyse, şoför de muhtemelen sigarasını söndürmüştür ve pantalonunu, gömleğini, saçını , başını itinayla  düzeltmekle meşguldür. Ve torbadakiler midelere dolmuş şekilde otobüse, horlamalarına, velet cıyaklamalarına ve bizimle sonsuza dek yaşayacak kokularına geri dönülürdü.

Hepsi dün gibi burnumun ucunda.

Seyahat yazılarıma bu kokuları hatırlayarak başlamak istedim...Ama burada durayım, çünkü moladan sonrası da aynı şekilde devam eder yolculuğun. Belki bu yazıda eksik ettiğim otobüs garları var, oralarda da sadece uğultu, kalabalık, annenin elini bir an bırakıp, hayatının geri kalanını çingenelerle geçirmek gibi hatırlamanın insan bünyesine faydalı olmadığı detaylardan başka şey yok.

Seyretmenin kolaylığı tercih edilip, okumaya üşenilen bu dönemde , epey uzattığım yazımın sonuna kadar bana eşlik etmiş herkese selam edip, nostaljiyi burada keseyim...

Okuyana sevgiler...



15 Haziran 2016 Çarşamba

BENKACTIM.COM 'DAKİ TANITIM YAZIM


Bir seyahat bloğunda yazmaya başladım, bu da tanıtım yazım, bunu buraya  koyayım ve kaçayım...

Ankara’daki ilkokulumda anlaşılmaz kompozisyonlar, Cezayir’deki ortaöğrenimimde anavatanda bıraktıklarıma unutulmayacak efsane mektuplar, Ankara’ya geri dönüp üniversiteye  başladığımda  her gün gördüğüm arkadaşlarıma geceleri oturup uzun uzun notlar, sonrasında  eş sebebiyle geldiğim   İstanbul’da   iş yaptığım kişilere alışılmışın dışında  uzun,  bazen epey yadırganan tuhaf  e-postalar  yazıp duran biriydim.

Ne yaptıysam eğlenerek yaptım, eğlenmediğim yerde bıraktım. Bırakmaktan hiç korkmadım, çünkü değiştikçe, büyüdükçe başka şeyler gerekti, onları buldum, sıkı sıkı sarıldım. Yenilenmekten hiç korkmadım. Yeni insanlar, yeni yerler, yeni dünyalar hep beni cezbetti.

Can yoldaşım, hayat arkadaşım hep der : « Allahtan benden sıkılmadın, ». En çok onunla eğlendim bu hayatta, çok da gezdik birlikte. Paramız varmış, yokmuş, farketmedi, kaçmak istediğimiz an kaçtık bir yerlere.

Merak ettiğim için doğurdum, « Neymiş bu kadar abarttıkları annelik? » diye, ve neticeden memnun kaldım : eğlenceli bir kızımız var şimdi. Bir süredir iki ülkeli bir hayat yaşıyoruz, yarım Türkiye’de , yarım Kanada’da.

Hep seyirciydim sanki bu dünyada, olanı biteni gözlemlemeden duramayan, sanki bir yerlere rapor etmem gerekliymiş gibi…

Raporumu sunacak yer bulamadığım için de, elli yıllık  gözlemlerimin sonucunu bu vesileyle insanlığa açıklamayı borç biliyorum:

Kocaman bir oyunmuş bu dünyadaki  hayat…

Sonraki sahnesini de, kurallarını da, karakterlerini de sadece kendimizin belirleyebileceği…

Çok bilenin, çok yanıldığı…

Aslolanın kendi işine bakmak olduğu…

Oyun arkadaşlarımızın en baba öğretmen olduğu…

Ve sadece kalbin sesiyle yönlendirilirse keyif alınan bir oyun.

On sene mimarcılık, on sene gümüşçülük oynadım.

Şimdilerde hikayelerimle, masallarımla,  fotoğraflarımla, gezmelerim, tozmalarımla meşgulüm.

Motosiklet gezilerimizi anlatacağım sizlere, çadırla, plansız çıkılan yollarda sizleri bekleyebilecek güzel sürprizleri anlatacağım. Gezme, tozma  isteğine parasızlığın engel olamayacağını anlatacağım. Kanada’nın güzelliklerini, parklarını, parklardaki ayılarını da   anlatacağım sizlere. Çok sıradan günü birlik kaçmaların bile insan ruhuna ne kadar iyi geldiğini anlatmaya çalışacağım.

Ve bunları sizlerle paylaşacağım için mutluyum…Zira bu oyunun benim için en güzel yanı, paylaştıkça alınan keyfin artması…

Okuyana sevgiler…


Blogdaki yazar arkadaşlarıma da sevgiler, tanıştığımıza memnun oldum.

18 Mayıs 2016 Çarşamba

SEVMESEK DAHA MI İYİYDİ ACABA?




SEVMESEK DAHA MI İYİYDİ ACABA?

Cümle alem bahseder sevmekten de, 
esas kim sever bu vatanı sahiden?
Bahsetmiyorum uğruna ölmekten...

O lafta kolay.
Kim sever gerçekten?
Neden canı bu kadar acır,
"Her"kes kendince severken...


#19 Mayıs için...

17 Mayıs 2016 Salı

WE ALL NEED TO BE LOVED JUST THE WAY WE ARE


One’s journey to discover himself is such a difficult trip... I had heard that many times before starting the journey, I had a vague idea of it, I was expecting lots of mountains , valleys to pass... I was expecting lots of hard times, lots of rough moments.

Moments of despair to be confronted, many instants that would tell me to stop, that there was no worth trying was well expected. Looking back onto myself with objective eyes, discovering all defects that I observe on others are actually things that I have been holding onto as a precious burden since ages would not be easy , I was told.

Every time that I would tell myself how much I had changed compared to the previous year, finding myself doing the same erratic acts over and over would become a harsh burden to carry sometimes, I knew it from the start. I was well prepared. I knew what to hold onto at those time: my great desire to love myself would hold my hand...

I was also ready to be alone on the journey, since I had no control over my loved ones. They would find my desire to get to understand myself useless many times.  I knew it. They would endlessly tell me not to torture myself, that change was almost impossible, or very difficult, and mostly useless, especially I f you are more than half way already, and remind me how comfortable it is to remain in protective comfort zones, what  a great thing is status quo. I was well prepared for that also.

Change would mean a total change of everything, behaviours, attitudes, even a shift in friendships. I would have to leave some people behind, that was the way it would be. I would have to stop insisting on holding onto what I had insisted doing for years now, and that would mean a great lot of change, which I was ready for.

But I was not ready for one thing, and that I realized recently: I was not ready for my friends expectations for me to change...That may sound incomprehensive maybe, but I realized that I was not  ready for that expectation. And I would prefer that they hold onto believing that change was impossible, and I mean it.

Sometimes they would appreciate my efforts, sometimes they would laugh at me, that was no problem at all... But  I never expected people to expect me to change, so they would  love me more. Startled by a "but Elif has really changed", as if my "changed version" is better to try as a friend (never remembering that friendship is a reciprocal relation),  or  by accusing remarks that I had not gone very long in my efforts, what I realized was, I was opening myself too much to those whom I defined as “friends”.  I was raising an expectation of “being a better person”, which is not my main issue at all.

I am as good as anyone, and as bad as anyone, and that will be the case for more years to come. My wish is just to love myself more, not by being a “better” person, but by knowing myself better, by accepting myself not only by my awards and gifts, but also by failures, and weaknesses. That, I believe with all my heart, is a way of calming inner turmoils, a better understanding of one’s ego,  a way of being more balanced. And I am trying only for my own sake and my own self...And not to please others.

And on that path, all I need is to know that I am loved just the way I am. As sings Billy Joel, I need more than ever friends:

Who are sure to not leave me in times of trouble,
With whom we never could have come this far,
Who took always the good times, and who will take the bad times,
Who will take me just the way I am...

That is all need...And not the expectations, nor the judgments...

Grateful to those who are with me on that route how “unbearably human” I may be...

Grateful to those old friends who hurt me so much that I had to start looking for an answer to my “why?”s...

Grateful to the new entries in my life,  great souls who warm my heart with their unconditional love...

Grateful to life, for all...


26 Nisan 2016 Salı

KALBİN SINIRI






kalbine öğretilen kadar anlar insan,
o kadar duyar,
o kadar görür,
ötesini haykırır.

sussa,
duysa,
sevse,

keşke.


tüm kalbini duymaya ahdedenlere, en azından yılmadan deneyenlere gelsin...

4 Nisan 2016 Pazartesi

ELİF'İN MASALI ÜSTÜNDEN TORONTO MASALCILARI



Bir varmış , bir yokmuş...

Ülkelerin birinde bir masal festivali varmış...

Bizim Elif de bu festivalin yolunu tutmuş...

Sonrasında da cin çarpmış gibi olmuş.

Masal olayına önce Toronto’da giriş yaptım ben geçen sene. Malum, ele güne yabancıyız. Çok insan tanıyabildiğim doğrudur. Amma velâkin baktım bu “çok insanlar“ haftasonu akşamı gelince, “Bir şey yapalım mı?” diye aradığımda bir yıllık programlarına bakıp bakıp, “Hmmm, tatlım mâlesef Eylül’e, Ekim’e , seneye  kadar doluyuz” demeye başladıklarında anda çıktı Toronto Masalcıları karşıma. Şansıma, tam da  hayati önem taşıyanlar dışında program yapmayı çok şükür durdurduğum anda gelmiş bulundum buraya. O kadar önden program yapmadığım için de, ibiş gibi yanlış tarihte kapıları çalmaya yeltendiğim de vakidir.

Neyse, bu masalcılar bana kucak açtılar, izzet ikram da yerinde, her Cuma takılmaya başladım kendilerine. İki saat boyunca bir dolu masal, bir dolu ülkeden masal... Bir senemin haftasonları sayelerinde renklendi.

Buranın bir güzelliğinin de bu çok seslilik olduğunu hatırlatan bir aktivite masal festivali.
Herkes başka bir yerden kaçmış, gelmiş, göçmüş gelmiş. Ama ne hikayeler, anlatamam. Hepsi roman mahiyetinde. Uganda’da onüç yaşında çocukken yılan kuyularında saklanan güldürerek anlattı  hikayesini, Afganistan’da üç kere sınırdan kaçmaya çalışıp, sonunda yakalanan babasının başına silah dayandığını gören kız da ağlatarak anlattı. Etyopya’dan köle  kız çocuk kaçırıp, sonrasında o kız rüyasında kardeşini gördüğünü iddia ettiği için, tekrar darbe altındaki ülkeye gidip kızın kardeşini arayıp bulan kadın da anlattı başka hikaye. Hiç biri kurgu değil... Hepsi dünyanın bir yerinde hala yaşanmakta olan dramlar.

Ve ben şunu düşündüm: başkalarınınkine göre büyük sandığım kendi dünyam da ne kadar küçük, dünyanın bunca hikayesinin yanında. Giderek zaten "ben" olduğumu sandığım çok şey soluklaşıyor, anlamsızlaşıyor. Sinirlendiğim, üzüldüğüm, kızdığım şeyler önemini hızla yitiriyor. Bütün bu hikayelerin tümünde o kişilerin hâlâ hayatta olmasını sağlayan öyle büyük bir “iyilik” var ki, diğer her şeyi yerlebir ediyor. Ve hepsi karşımda “Bize bak, bize bak. Dikkatini bize ver” diye bas bas bağırıyor.

Gayipten sesler bunlar... Kerem tırsmakta haklı mı diye düşünmüyor değilim bazen.

Neyse, sizi bir masalla uğurlayayım bu yazımda. Anlamlı bir masal, benim bu masalcılara ilk gidişimde dinledip pek de şaşırdığım, epeydir sizlerle paylaşmayı istediğim, varlığından haberdar olmadığım bir masal: İsmim Elif'in masalı.

Ailesi İzmir’den  göçmüş bir yahudi masalcı anlattı ve tabi ki masalın orjinalinde arapça kelimeler kullandı. Ben kendimce uyarlamaya çalıştım. Bir detay daha, arap alfabesi de, ibranice de  Sami dil ailesinden geliyor, anlatan kişi yahudiydi, ve bu masalı da Kabala başta olmak üzere birkaç kaynaktan kendisi derlemiş.

Bütün harfler tanrının huzuruna çıkmışlar, bir dertleri varmış... Bir baş harfe karar vermek lâzım, başsız olmuyor. Ama kendileri halledememişler, arıza çıkmış. Kaşlar , gözler yarılmaya başlamış, "M"nin ayağı kırılmış, "g"nin gözü patlamış falan filan, hayal edin işte. Bakmışlar olacak gibi değil, onlar da gidelim soralım şu tanrıya, bize hakemlik yapsın, demişler.

Tanrı almış hepsini karşısına, demiş ki:

-Peki herkes bana kendini anlatsın madem öyle, en baş harf olmayı hakediyor mu söylesin.

Harfler başlamışlar teker teker kendilerini methetmeye.

Örneğin “Ba” çıkmış, demiş:

-Ba, “bağışlayıcı”nın ilk harfi, en büyük meziyetlerden biri, ben olmalıyım.

“Ta” çıkmış, demiş

-Ta, “takdir”in başharfiyim, daha ilahisi yok fiillerin.

Böyle sürmüş gitmiş, bütün harfler kendilerini anlatmaya doyamamışlar. Derken harfler tükenmiş, sanırken, tanrı bir bakmış, köşede bir minik çubuk saklanmış, sinmiş, sessiz sessiz duruyor, yeltenmiyor bile ortaya çıkmaya.

-Peki, sen hangi harfsin direkçik, neden talip olmadın başharfliğe, susar durursun kenarda?

-Benim adım  “Elif” demiş, beriki...Susuyorum, çünkü biliyorum ki ben ne söylersem söyleyeyim, herkes ne anlamak isterse onu anlıyor, yani bir önemim olduğunu düşünmüyorum, demiş...

Ve ta, ta, ta , taaaa...Tanrı tevazusu ve bilgeliği sebebiyle onu  başharf yapmış...

Ya... İşte öyleymiş Elif’in hikayesi....Hoş değil mi? İsmimi hep sevdim zaten.


Bir sonraki masalımıza kadar hoşçakalın...