25 Haziran 2015 Perşembe

ADAB-I VEDA


 


ADAB-I VEDA

Vedalar zarif olmalı…
Kapıyı vurup çıkmamalı,
daha da beteri:
 kapıyı bile vurmadan…

Önce bir plak koymalı insan kalbine,
uzun uzun hazırlanmalı
en güzel geceye hazırlanır gibi…
Sağını solunu toplamalı giden.

Tertemiz olmalı etraf…
Sonra bir kadeh doldurmalı, en sevdiği şişeden.
Yudum yudum vedalaşmalı
akıp gitmeli,
takılmamalı düğüm düğüm…

Dilsiz olmamalı vedalar,
bir son güzel sözü olmalı
bir ömre yeten...





22 Haziran 2015 Pazartesi

KRİTİK BİR AN: BİR DAKİKA




Şimdiki gençler zamansız. 

Vallahi zamansız. Tek bir zaman birimi tanıyorlar, o da ne tahmin edin: “Bir dakika!”. Ama o  bir dakika, bizim bildiğimiz bir dakika  değil. Münferit bir birim, kendi süresi var. Bu süreye asla güvenemiyorsunuz, çünkü değişken. Sadece o “bir dakika”nın sahibi biliyor o süreyi.

Enteresan. Einstein anlardı belki, rahmetli. İzafiyetini gözden geçirmesine sebep olabilirdi bu “bir dakika”. “Just a moment” başka deyişle. Sadece bir an.

O bir an, öyle kritik bir an ki, işten bile değil ana-babanın aklını yitirmesi, kontrolünü kaybetmesi. Altı üstü dandik bir rica için bile en muhtemel yanıt “bir dakika”. Neden? Çünkü kafalar hep başka yerde, öyle ki, çoğu zaman o kafa  gerçekten mevcut mu, değil mi anlayamıyor insan, öyle çok başka yerde ki, az uğruyor esas mahaline. Frekansı wirelessinkine ayarlı… 

Ve o bir dakika yemin ederim üç güne kadar uzayabiliyor, hatta bazen haftalara akıyor. 
O meşhur “anda kalma” olayı var ya, bu ergenlerin tümü öyle kocaman bir an içinde, hiç dışına çıkamıyorlar.

Kendi ergenliğimi düşünüyorum. Annem, “Hadi kızım bize çay koy,” diyecek, ben de “bir dakika,” diyeceğim.  Gülümsediniz değil mi? Evet, aynen  öyle. O bir dakika ömrüne kazınır insanın alimallah, zamanla alakası bir daha asla düzelmez. 

İşte öyle künefe peynirine dönmüş bir dakikalardan birini anlamaya çalışırken yazayım dedim… Yalnız olmadığımı biliyorum…Anlamaya çalışmasam mı diye de düşünüyorum bazen, unutsam yok olur mu acaba diyorum. Sonra,  alıştım zaten diyorum. Hem kaç tane kaldı o bir dakikalardan diyorum. Gidip sarılıyorum… 

Anlamaya çalışma diyorum… Sarıl gitsin, unut gitsin… Anlayamadığın bir dakikaların kıymetini bil, anladıklarınla yakında tanışacaksın…. 

16 Haziran 2015 Salı

BULUTLARDA BİRLİKTE DOLAŞACAĞIZ ZATEN






Bulutlarda birlikte dolaşacağız, 

demiş kalan

umutla.

El sallamış giden.

Beklerim, demiş

tek başına 

sonsuzluğa 

süzülürken.

Biz ayrı değiliz ki zaten.

10 Haziran 2015 Çarşamba

VATANINI SEVEN EL KALDIRSIN, İKİ ÇİFT LAFIM VAR KENDİLERİNE




Kutsal sevgilerin canı tümünün cehenneme!

Annem kızacak diye daha ağır konuşmadım, küfredince hoşuna gitmiyor, öyle elâlemin önünde, olmaz diyor, kırmayayım kendisini. Bu nedenle edeplice canı cehenneme dedim.

Evet, bir şeyin önüne kutsal getirdin mi, çok fena demek. Sıkıysa biri laf söylesin, sorgulasın. İşte bunlardan, en  kutsal sevgilerimizden birini, vatan sevgisini, herkese ve herşeye rağmen, irdelemek istedim. Malum, zaman vatan sevgisi yarışı  zamanı. Yedi düvel birbirine girmekte. Tüm bu celâl, tüm bu hiddet niye? Herkes o güzelim vatanı diğerinden daha fazla sevdiği için, bunu anlatma yarışında da ondan. 

Tepeden tırnağa, herkes kendince sevmekte. Böğürerek, haykırarak sevmekte. Hattâ sosyal medya kâdir olsa neredeyse sille tokat birbirine girerek bu kutsal sevgiyi, içlerindeki o coşkuyu birbirine anlatmakta herkes.

Sağcılar  ayrı sevmekte, solcular ayrı,  dinciler ayrı. Herkes ötekinden daha çok sevdiğini anlatmaya çalışmakta, ve bu kaos ortamı bu nedenle oluşmakta.

Vatanını seven her grup, diğer gruplardan da ölesiye nefret etmekte. Buyur buradan yak! Sevgi içimizde, ama aynı zamanda bir o kadar da dışımızda!

İnsanın haykırası geliyor suratlarına: o vatanı vatan yapan o nefret ettiğin “ÖTEKİLER” diye.  Seviyorsan her şeyiyle seveceksin bu vatanı, öyle yağma yok! Ayırma yok! Paket böyle! Bütünüyle alacaksın basacaksın bağrına.

Sırasıyla herkese sesleniyorum:

Ey  kutsal vatan sevgisiyle dolu sağcılar! Bozkurt,  bayrak, cart, curt, hikaye! Sen ne kadar Türk isen, bu memleketin her ferdi de o kadar Türk. Bir deşsen  senin de, ecdadının da kanından kaç Yunan, kaç Rus, kaç Arap, kaç Çerkez, kaç Kürt ve bilumum kaç başka ırk çıkar. Hatta modaymış şimdilerde, millet hangi ırktan olduğunu öğrenmek için internetten test falan yaptırıyormuş. Bilsen ne olacak? Herkesteki aynı kan, aynı et, aynı nefes.

“Allah bir tek Türk’ü de korusun”, hikaye. Bak söylüyorum, ama üzülme, Allah bu konuda en torpilsiz merci. Şimdi indir o sözüm ona  bozkurt  parmağını. “Milliyet” denen şey insan uydurması mevzuyu aş, dünyanın başka dertleri var onlara dön yüzünü. Zira eğer car, car, car bağırmaya, nefretini saçmaya devam edersen,  gelir senden daha akıllısı, kurnazı, gösterir sana hedefini. Sen kavganla meşgulken, o güzelim vatan gerçekten çekilir ayaklarının altından. O sabun fırınları Hitler ile birlikte tarih oldu. Hiçbir ulusu temizlemek kolay değil farklı kanlardan, farklı soylardan, farklı renklerden. Seni üzmek istemem ama, ayırımcılık kimi (olabildiğince) çağdaş ülkelerde en büyük virüs diye anılmakta, bilmek istersin belki.

Ey kutsal vatan sevgisiyle dolu solcular! Halkların eşitliği, kardeşliği, cumhuriyet, demokrasi  derken, serpme içine sağcılardan, dincilerden  nefreti.  Bu dünya da olgunlaşmakta, her  türlü “izm”i sorgulamakta artık. Bu güne kadar mağdur olanları korumak, kollamak insanca, ama durumu da abartma. Onları koruyup kollayacağım derken, başkalarını harcama. Hepimiz parçasıyız bu bütünün. 

En kibirli grup olarak seni görüyorum, eğer ki gerçekten başkalarından daha fazla biliyorsan, farkındaysan, okuyorsan (okumak konusunu hatırlatın sonra, açayım, okumak da modern dünyanın en büyük uyuşturucu tuzaklarından biri haline dönüşebilmekte. Herkes ne okuyorsa , o. Okumayın diyen yok, ama çok bilmenin kibirinin altında biraz da bu çok okuyorum ruh hali yatmakta, dikkat edile!),  evet eğer ki farklı, akıllı hissediyorsan öteki salaklardan o zaman şunu da bil:  birileri salak, sen akıllıysan, hodri meydan, bu çok sevdiğin vatanın eğitim seviyesinin yükselmesine kafayı tak. O salaklarla birlikte yaşamaktasın, kendin gibi olmayanı  aşağılayıp duracağına bir el ver. Sana ne öğretildiysen, osun. Diğerleri için de durum aynı. Daha iyisini bilen, bildiğini esirgememeli bu güzel vatandan, ama sadece ve sadece barış için, insanlık için, insanca yaşayabilmek için. Yani gerekliyse söylemeli. Yoksa sonsuza dek susmalı ademoğlu. Ve konuşmak için önce nefreti, kibiri paketleyip kaldırmalı rafa, sonsuza kadar. Seni üzmek istemem ama, ayırımcılık kimi (olabildiğince) çağdaş ülkelerde en büyük virüs diye anılmakta, bilmek istersin belki…

Ey kutsal vatan sevgisiyle dolu dinciler! Dindarlar demedim, bak özellikle, zira bu topraklara dini makas, bıçak bilumum kesici bölücü alet olarak kullanmak seninle geldi. Biliyorum, dindarları dinden soğuttun, dinime imanıma, diyesim var, ama dinsizim elhamdülillah. Bırak artık bu ayakları. Parayla imanın kimde olduğu bilinemez, sen de takılma çok fazla kurana, ibadete. Dünya alem bütün inançları sorgulamakta, eskidiğini düşündüklerinin yerine yenisini koymakta. Sen de habire her mevzuyu “Ya Allah, Ya Bismillah”a bağlama. Geçmişe olan özlemini de koy sepete, dolunayla denize at, diyeceğim, üstüne de oku bir Fatiha. Zaten İslam’ı da dinlesen, başka herhangi bir inanç öğretisine baksan, sadece ve sadece bugünde hükmün olduğunu hatırlayacaksın. 

Dinin de, güya, herkesi, her şeyi sevmeyi buyuruyor, ayırmadan, yargılamadan. Habire başörtünü, sakalını, takkeni düzeltmekle uğraşmasan, İslam’ın senin inandığın şekillerden daha öte, daha derin, daha hümanist bir inanç olduğu iddiasında olduğunu göreceksin, kimseye gıcık olamayacaksın zaten. Geçmişte takılmak out, anı yaşamak in. Takılma Osmanlı’ya, sırf Atatürk’e inadından maymun ettin kendini. Geçti o pazarlar, hedef Niğde desem olmayacak, ama senin hedef değiştirmen farz. Sana gösterilen yolda devam etmek istersen, dünya aya, sen yaya olacak bilesin.  Vatanını mi, dinini mi daha çok seviyorsun kararı değil bu, bu ayırımcılıktan vazgeç. Seni üzmek istemem ama , ayırımcılık kimi (olabildiğince) çağdaş ülkelerde en büyük virüs diye anılmakta, bilmek istersin belki.

Aaa! Yetti be! Bizim kadar kimse sevmesin vatanını maazallah! Bu büyük sevgiyle getirdiğimiz hale bakın. İnsanın “Ulan, sevmez olaydınız!” diyesi geliyor. (Pardon, ulan dedim.)

Kim seviyor sahiden bu vatanı biliyor musunuz? Artık car car car konuşup fikirleri havada uçurmanın manasız olduğuna inanan bir kesim biliyor, ufak ufak “Ben nerede katkıda bulundum bu yanlışa?” diyenler seviyor. “Şimdi payıma düşen nedir, ben ne yapsam da bir şeylerin değişmesine bir tutam tuz olsam?” diyenler seviyor.

Üzüntülerinin tezahürü çemkirmek değil, bir adım atmak olanlar seviyor.

Yukardaki kategorilerin hiç birine artık ait hissetmeyenler seviyor.

Herkes sevgiden bahsediyor ama pek azımız sevmeyi biliyor.

Gerçekten sevmek neymişi hâlâ öğrenmeye çalışan benden herkese sevgiler.

4 Haziran 2015 Perşembe

ÖCÜLERİN BUGÜNKÜ HALİMİZE KATKILARI



“Seçimleriniz  umutlarınızı yansıması olsun, korkularınızın değil”

Şimdi ben söyleyeceğim, kimse dinlemeyecek… Ama bilgeliği tescilli birisi söyleyince en azından üstünde düşünüyor insanlar. Mandela demiş bunu…

Seçimlerimiz umutlarımızın yansıması olsun, korkularımızın değil.

Boktan şeydir korku. Ve  eğer bir cehennem varsa, korku dolu bir kalptedir o cehennem. Bu dünyada hem de, yani güneş sisteminden fazla uzaklaşmadan.

Seçim ve korku aynı cümlede geçtiği için, anladınız ne kastettiğimi sanırsam. Korkuyu düşünüyorum kaç gündür, mâlum iş yok, güç yok benim buralarda. Sadece en sevdiğim düşünme faaliyetim var bana arkadaş. Sosyal medyam da var. Her açtığımda üstüme üstüme gelen, hepimizin üstüne üstüne gelen.  Öcü gibi… 

Korku hakimiyetindeki güzel ülkeme dertlenirken bol bol  düşünüyorum…

Neden korkuyla yönetilebilinen bir ülke, bir bölge olduğumuzu düşünüyorum. Gerçi herkesi yöneten bir his bu, ama en çok bizim oraların canı yanıyor. Bütün dünya bunun üzerine kurulu, bunu keşfeden parayı götürüyor.

Şişmanlamaktan kork, zayıflayamamaktan kork, hastalanmaktan kork, mikroptan kork, daha da beteri ölmekten kork, hadi ölmedin sürünmekten kork, yaşlanmaktan kork, yaşlanmasan da seni yaşlı görmelerinden kork, kırışıklardan kork, yalnız kalmaktan kork, rezil olmaktan kork, dışlanmaktan kork, kork babam kork… Ne ara bu kadar korkak oluyor insan diye düşündüm, ve geçmişe uzanınca bulduklarım beni çok eğlendirdi, paylaşmasam olmazdı…

Mâlum, çocukluğa gittim ben yine, biz küçükken çok daha az var bu korkulardan üstümüzde. Elini kolunu sokarsın ateşe, mateşe, her şeye. Korkmazsın. Canın yanarsa anlarsın uzatmaman gerektiğini. Demek ki can yanması ilk koşuldur korkunun hissedilebilmesi için. Ama genelde daha el yanmadan, can acımadan başlar müdahale bizde: “Aman aman aman! Elin yanar!”la başlar. Evet, bu gerçek bir ifadedir. Koruma içgüdüsüyle , daha ateşi anlamadan çocuk, kalbine ateş korkusu bir salınır önce. Çocuk güvendiği herkese inanır, hele anneye, babaya ne çok inanılır…Sırf canı yanmasın diye, her dediklerine güvenilir.

O anne, baba çocuğu dilerse her şeye karşı korkutabilir. Şimdi siz “Hangi ana baba böyle her şeye karşı korkutur çocuğunu,” demeyin hiç… Ne hatıralar var bende, sıkı durun sıralıyorum:

"Yukarıda öcü var," ile "Yukarıda  tavşan var," arasındaki yelpazede giden , uslu durmazsa çağırılacak her tür yaratık var mesela. Tavşanı hemen bilecek sahibi, çok çok sevdiklerim oldukları için sadece gülecekler buna eminim, yani inşallah gülecekler…Tavşan epey bir yaratıcılık isteyen bir durumdu , itiraf ediyorum, öcü korkunç bir şey diye onun avatarı  olarak yaratılmıştı  hatırladığım kadarıyla. 

O Öcü var ya o Öcü! Herkesin evine bir kez uğramıştır çocukken. ( Kendilerine özellikle göstermiş olduğum saygıdan büyük harfle yazıyorum, Yenge kızmayasın bana, zira bilerek yaptım bu sefer). Öcü,  ne idüğü çok bilinmeyen, ve bilinmek istenmeyen bir canavardır. Genellikle çocuklardan beslenir, yani herhalde gelir yer falan. Herhalde diyorum, çünkü “ Öcü geldi, yedi” diye bir haberi zamanının efsanesi Tan gazetesi ( 90’lı yılların Zaytung’u) dahi yazmamıştır. Yani hiç olmayan bir şeyle senelerce korkutulmuştur çocuklar. Ve insan uydurması şeyden korkmaya süper bir örnektir. 

Ana, baba bakar ki, Öcü   işe yaramıştır, ilerleyen yıllarda olmayan başka fenalıklardan korkutmaya devam edilir. Bunların en babası elâlemdir. Bu başlı başına ele alınması gerekir, zaten hep anarım kendilerini çoğu yazımda,  hızla geçiyorum. Elâlem, kendimiz gibi olmayan başka insanlardır, ve işleri güçleri bizi seyretmektir, ve arkamızdan konuşmaktır. “Bunlar arkamızdan konuşursa konuşsun, bize ne olur ki?” demez o annesinin babasının dediklerini o yaşlarda sorgulamayan çocuk. Sorgulamaya herhangi bir aklıselim aile bireyi tarafından  yönlendirilmeyen çocuk. 

Sonra sıra gelir “Korkunç ŞEY’lerle dolu dış dünya”ya. Bu çocuklarını çok seven ana babalar,  dizlerinin dibinde otursunlar da, onlar hiç endişe etmesin diye sadece kötülükleri vurgulanmış bir dünyadır. "Sana güveniyorum, ana dışarıya güvenmiyorum," da kardeş cümlesidir bunun. Korku- güven çatışması başlatılmıştır, bunun mücadelesini toplumlar ağır ödeyeceklerdir, tekrar güvenmeyi öğrenmek için arayışlar başlayacak, başka bir yazının konusu olsun bu, korkunun unutturdukları hatırlanmaya çalışılacaktır: hayata güvenmeyi sil baştan öğrenmeye çalışacaktır toplumlar.

Çocukları bu korkuya garketmek çok bencilcedir, ben de bu hissi kızım büyüdükçe hissetmiş, bu hisle çok savaşmış, bazen yenmiş, bazen yenilmiş biri olarak itiraf ediyorum, ebeveynin cankurtaranıdır bu canavar dış dünya. “Kötü anne yoktur, korkusuyla baş edemeyen endişeli anne  vardır”. Bu özlü söz benim tarafımdan dile getirilmiştir, ve çok doğrudur. Korkusuyla başedemeyip bunu çocuğa aktaran ve onu arada derede bıraka anne hayatı çocuğa da, kendisine de dar eder, çünkü çocuk büyümüştür artık, ve dünya bir ergen için güzellikleri keşfedilmeye başlanmış bir yerdir artık…Çocuğun ana babaya itiraz etmesi en sağlıklı olandır, aksi durumlar sağlıksız bir toplumun nüvelerini oluşturur. Hem elâlemden çekinen, hem de evi en güvenli yer diye düşünen ergenler, sorgulama dürtüsünü başlatamamışlardır, ve zannımca toplumlar için tehlike oluştururlar… Eğer ki konservatif, sorgulamayan bir eğitim hayatına da maruzlarsa, bu kişiler çok kolay korkutulur ve yönetilirler. "Uslu, efendi, uyumlu çocuk" denen şey bir şehir efsanesi olarak kalmalıdır. Anne babalar böyle çocuk dilemekte haklıdırlar, elâlem de böylesini tercih eder, ama bu arızî bir hâldir.

Mikroptan, hastalıktan, şişmanlıktan ve bilumum tüketim toplumunun üzerimize saldığı korkulara değinmiyor atlıyorum, zira bir kere çocuk bu Öcü, elâlem ve canavar dış dünya triosuna maruz kaldıysa , zaten doğal olarak saydığım üçlüye oranla daha elle tutulur, gözle görülür korkuların çok daha kolay tutsağı olacaklardır. Bu korkularından beslenen ekonomiye katkıları büyük olacak, çark kolay dönecek, bu çarkı döndürecek bireyler yetiştireceklerdir, çark asla durmayacaktır. Dünya dönecek, çark işleyecek, herkes korkacak, paralar basılacak, AVM’ler dolacak taşacak, birileri o AVM'leri yapacak, birileri gidecek alışveriş yapacak, getirecek, pişirecek, yiyecek misali hep yeni markalara, pazarlamacılara ihtiyaç olacaktır. Ve herkes topluca bu korkuyu yaşadığı için, bu hiç sorgulanmadan devam edecektir.

Şeriattan korkmakla, Kürt’ten kormak, veya ölüm saçan o korkunç mikroplardan korkmak hepsi birdir. Birbirinden hiç farkı yoktur özde. Birilerini korkutur, birileri bundan istifade eder. Çok korkan, en çok bağıran, karşısındakini en çok aşağılayandır, genel gidişattaki huzursuzluğa katkıları büyüktür. İstedikleri için mi böyle yaparlar, hayır elbet. Anne babaların çocukların canını bilerek yakmak istemedikleri gibi, averaj insan istemez kırıcı olmayı. Korkutulmaya, canavara dönüşmeye görsün...

Korkunun ecele faydası var mıdır? Yoktur.

Olacakla,  öleceğe var mıdır? Yoktur.

İnsanı agresif kılar mı? Nefretle doldurur mu? Doldurur

Sağduyusunu saptırır mı? Saptırır.

Birbirine düşman eder mi? Eder.

“Öteki”ni yaratır mı? Yaratır.

Böler mi? Böler.

Mahveder mi? Eder.

Baş etmek kolay mıdır bu hisle? Kesinlikle hayır. Ama en büyük suçlunun o olduğunu hissetmek de korkusuz toplum dileyenler için atılacak bir adımdır...

İçinde büyüdüğümüz topluma hep dönüp dönüp bakmak da faydalıdır.

Kimin neden en çok korktuğuna, ve bu ulusların ne şekilde yönetildiklerine, ne şekilde eğitildiklerine bakılabilinir. 

“Korkut ve yönet”tir demokrasi de dahil  insan uydurması tüm rejimlerin baş gıdası. Yoksa nasıl bir arada tutacaksın bir milleti, düşman yaratmazsan, ne işe yarar düşmansız millet? Kiminin düşmanı şeriat, kimininki Apo, kimininki CHP. Ne acı ki böyle kurulmuş düzen en baştan…

Korkarak oy vermekten bıktım ben. Korktuk yerdik, korktuk verdik, korktuk birbirimizi kırdık. Hâlâ da kırmaya devam ediyoruz. Birleşmeye asılmamız gerekirken, hâlâ  bayıla bayıla ayrışıyoruz. 

Tek konsantre olmamız gereken şey birleşmeye çalışmak olması lâzım değil mi sizce? 

Korkunun karşısında dayanamayan tek şey de, şimdi dersem paparayı yine yiyeceğim, mâlum o baş harfi sevgi olan şey… Gel de imrenme şimdi Mevlâna’ya, Lennon’a, Dalai Lama’ya, Ghandi’ye ve günümüz dünyasında ihtiyaç sebebiyle popülariteleri  bütün dünyada artmakta olan bilimum ermiş kişiye…Ruhları şâd olsun  diyeyim ben iyisi mi, ve bir daha tekrarlayayım  Martin amcanın güzel sözünü:

“Seçimleriniz umutlarımızın yansıması olsun, korkularınızın değil.”

Seçimlerde uygulayamasak dahi, hayatta bir yerde belki birilerinin işine yarar diye…

Okuyana sevgilerimle...

14 Mayıs 2015 Perşembe

ONÜÇ YAŞ DARBESİ

Müzik ekledim, tıklayın, okurken dinleyin, aşağıdaki satır:
Mikis Teodorakis "Z"


Sıra yarılsa da , içine girsem… Tahta kurularına misafir olsam…Allah’ım ne yaptım ben? Ne yaptım, ne yaptım, ne yaptım! Şu ders bitse, kurban keseceğim. Ne istiyor bu pis adam benden?

-N’est ce pas Mademoiselle Dagdeler? dedi yine.

Ne cevap vereceğim şimdi. Ya da cevap verecek miyim? Vermeli mi, vermemeli mi? Olmalı mı, olmamalı mı? Felsefeye kafam basmıyor, daha çok küçüğüm, daha onüçüm… Bana ne be…

Bana ne darbeden? Benim şu an tek derdim, şu sıçtığımın uzun Fransızca kelimelerini nasıl yazacağım, neyin önüne “la”, neyin önüne “le” koyacağım…Monsieur yaz , mösyö oku. Mademoiselle yaz, madmazel oku! Zaten olmuşum paramparça! Ben ezberlerime bakarım, hangi fiili nasıl çekeceğim, kızlara “e” ekleyeceğim, oğlanlardan çıkaracağım, bir cümledeki her kelimeye bir cinsiyet belirleyeceğim. Derdim bunlar benim: Monsieur Chereulle, Allah’ın cezası Fransızca dersi… Tek derdim bu benim..Chereulle yaz, Şöröl oku. Oui, no bile benim için bir macera.   Bu tarz saçmalıklarla uğraşıyorum ben... Aklım buna basmaya çalışıyor, yaşıtım kızların dertlerinin yanına dahi yaklaşamıyorum. Nerede!!! Sen bana, “Sizde darbe olmuş, bir de senden dinleyelim?” , diyorsun…

Bana ne be! Sanki ben yaptım darbeyi…

O Kenan Evren’i elime bir geçirsem…Sırasıydı! Bekleseydin birkaç sene, ben şu dili kavrasaydım, da ibiş ibiş sırıtmak yerine , verecek cevabım olsaydı…Acelen neydi? 

Allahın Afrika’sında işin yoksa uğraş, elin Fransızına hiç bir bok anlamadığın bir şeyi anlat…
Nedir ulan bu sıçtığımın darbesi?

Dün annemler evde sevinçten göbek atıyorlardı neredeyse. Türkiye’nin bütün dertleri bitti, çok şükürdü… Telefon susmadı, Cezayir’deki bütün Türkler birbirlerini arıyorlardı. Türkiye’dekilerle henüz konuşulamadı. Kolay değil telefon etmek ki… Ama konuşabilenler sevinçliydi. Herkes “Çok şükür, artık kan akmayacak, “diyorlardı …Kahraman Kenan Evren.

Babam anlattı biraz olanı biteni. Anarşiyi zaten biliyordum. Bütün akrabaların çocuklarını birbirine düşüren bir şeydi bu lanet anarşi. Bizim ailede bile karşı takımlarda olanlar vardı… Birazımız sağcı, birazımız solcuydu. Bazen sağcılar iyiydi, bazen de solcular.  Ama ortak olan kötülük, birbirlerine girmeleriydi. Biz Ankara’da Siyasal’a yakın otururduk. Siyasal diye geçer kendisi, asla Bilgiler Fakültesi telafuz edilmez. Böylece ne kadar yakın olduğun anlaşılır. Siyasal ise telafuz edilen, demektir ki ya orada okuyan tanıdığın var, ya da mahalleden komşusun. İşte biz bu kadar yakındık Siyasal ile. Oradan biliyorum en çok anarşiyi. Silahlar, patlamalar, inen camlar çerçeveler, sokağa rahat çıkamamalar, hep gösteriler, hep bir savaş hali. Bitti demişti babam, çok şükür bitti. Artık çocukların canı yanmayacak… 

O halde bu kıvırcık, küstah Fransız bana neden hesap soruyordu? Ne anlatmamı istiyordu? Bütün memleket sevinirken, bu adam niye sinirlenmişti Türkiye’deki darbeye? 

-Anlat Mademoiselle (bu kelimeyi üstünde düşünmeden yazabilmek ne mutluluktur, anlatamam) Dagdeler, sen anlat… Neler oldu Türkiye’de de,  oldu bu Coup d’état? Siz bunun hakkında ne düşünüyorsunuz?

Hep de sizli bizliyiz bu Fransız hocalarla, kibarlar vesselâm…

-Bütün memleket sevindi, demek istiyorum, diyemiyorum. Dersem ağzıma sıçacak gibi bakıyor gözlerime…Belli ki bu Coup d’état ile bizim evdeki darbe pek de aynı şey değiller. 
Gözlerimi kırpıştırarak zaman kazanıyorum, bir de öhö, öhö, boğazımı temizleyeyim. Belki bir mucize olur da, fikir beyanından yırtarım. 

İçimden , “Allahım mucize, mucize,” diye yalvarıyorum, “Bana bir darbe yolla da, memleketi kurtardın, beni de kurtar,” ama beriki meşgul anlaşılan. Beklenen mucize gelmiyor. Sadece sınıfın derin sessizliğin içinde ben bir başıma duruyorum. Şıpıp şıpır terlerimle ben. Lâfa başlayacağım, ama hem daha dün tanıştığım büyük muamma darbe kafamda bir çorba, hem de bir dolu article ile baş etmem gerekiyor. “Şu coup d’état, la!lı mı, lö’lümü” Ben daha oradayım. Başlangıcımı bile sapıtmışım, sonunu nasıl getireceğimi düşünüyorum.

Ben kan ter içinde susmaya devam edeyim, o başlıyor anlatmaya. Neler diyor bu adam böyle? Evlerinden darbe sonrası apar topar alıp götürülenlerden bahsediyor, işkenceci askerlerden bahsediyor … Kahraman Kenan Evren’e faşist dedi bak hıyara! Ay ne biçim şeyler anlatıyor? İşkence çeşitlerine girdi şimdi de…Demokrasimiz almış darbeyi meğer. Ne çok kötü şey söylüyor askerler hakkında? Neler saçmalıyor bu? Annemler neden sevinsin böyle bir duruma? Hem o askerler ülkemi kurtarmadılar mı anarşiden? Biz askerlerimizi çok severiz, lâf da söyletmeyiz, onlar hep bizi kurtarmak için bir kenarda beklerler, gerekirse darbe de yaparlar. Demokrasinin olmazsa olmaz, en fedakâr bekçileridir askerler. Biz böyle öğrendik. Gerekmese yapmazlardı bence…Netekim gerekliydi belli ki.

Komşumuz Yunanistan’a gitti şimdi, orada da olmuş bu darbeden. Neyse, dikkat benim üstümden azıcık çekilir gibi oldu, Yunanistan’a giydiriyor şimdi. Bir film gösteriyor bize sonrasında. Z. Costa Gavras filmi. Ne korkunç bir şey Yunanistan’daki darbe! Bizimki o kadar kötü değildir canım… Yoksa annemler ve arkadaşları, “Oh be, çok şükür,artık kan akmayacak,” derler mi?

Ne menem şeydir bu darbe? Bizde iyi, dışarıda kötü olan bir şeyse, nasıl bir şeydir? Bilmece gibi bir şey, orası kesin. Babam da kızacak evde anlatınca bunları…
Dünyada kötüyse bu darbe, kesin elâleme rezil olmuşuz belli …İyisi mi evde anlatmayayım, hazır sevinmiş herkes, kursaklarında kalmasın. Neme lâzım. Susayım, gördüklerimi, duyduklarımı kendime saklayayım…

Ama neden etkisi geçmiyor bu filmin bende? Ne korkunç filmdi… Amaan, film canım ne de olsa…

Ama çok korkunçtu… Gerçek hikayeymiş…Ya doğruysa..Ya bizdeki de böyle olduysa? 

Ya olduysa?

Ya Kenan Evren kötü biriyse? Çok büyük kötülükse yaptığı bize? Ne zaman anlarız bunu acaba? 




27 Nisan 2015 Pazartesi

MAHALLE MESELELERİ-BİR

Mor salkım fotoğrafı için Şefika'ma teşekkür ederim

Yine meseleleri bol bir hafta geçirdik, bu “mesele” meselesi üzerine yazmak istedi canım…Can sıkan meselelerin aslında mesele mesele (kitap mitap, bardak, mardak gibi…mesele mesele)  olmadığını anlatmak için yazıyorum…

Ama önce havadan sudan bahsedeyim…

Buralara bahar geldi gelecek, nefesleri tuttuk bekliyoruz. Koca kışın ardından sosyal medyada hava durumu şikayetleri azaldı. Ben ruhuma hâlâ goncaları dolduramadım, ağaçlar keltoş  burada. Tabiat ana da kendinden emin değil anlaşılan diye düşünüyorum, belki yine bir soğutası, kar yağdırası gelir diye ağaçları donatmaya başlamadı. Ama kapıda tomucuklar, yatcaz kalkcaz, çiçeklenecek ağaçlar…

Mesele yazımın ilk bölümünü anavatanımın meselelerine ayırdım… Meseleleri bitmeyen ülkem…Bütün dünya  gibi, aslında çoğunlukla uyduruk kıytırık  fırtınalalarda savrulan …

İstanbul mahallemin bu mevsimde tek meselesi  mor salkımlar, erguvanlar olmalı aslında. Ihlamurlar kokmaya başlayacak pek yakında, Moda'da hâlâ duyulur o koku… Ama meselelerin çoğu mâlesef insan icadı, öyle  olunca da "sınır tanımayan meseleler"  haline dönüşüyor... O güzelim İstanbul kokuları, bin türlü pisliğe buladıkları inanç istismarının genizleri yakan leş kokusunu bastıramıyordur bu sene diye düşünüyorum. Orada değilim,  ama koku kesif. Buralara geliyor. 

Çakma Kâbe etrafında fır fır dönenlerin, sırıta sırıta Kuran’lı, Kâbe’li pastaları kesmelerin paranormal  görüntüsünü bastıramıyor dünyanın en güzel şehri. Acaba kollarını birbirinin içinden geçirip zemzem suyu da içmişler midir o pastaları kesenler diye düşünüyorum, dudaklarda hayatlarının muradına ermiş bir gülümseme eşliğinde...Anneannemin namaz örtüleriyle, tespihleriyle oyun oynayışlarımız geliyor aklıma, birlikte kıkırdadıktan sonra o namaz kılarken sessizce sıvışıp, adabıyla onu ibadetiyle baş başa bırakışımız geliyor. Kimse uyarmadığı halde, asla namaz kıldığı yerde soytarılık yapmayı aklımızdan dahi geçirmememiz…Kardeşimle, kuzenlerimle en ateist günlerimizde dahi her duaya sessizce, adabıyla eşlik edişimiz...Hacı babamın evde rakılı sofralarda eşini dostunu ağırlayışı…Her Razaman’da sokakta sakız dahi çiğnememiz...Her hacca giden konunun komşunun o özel hislerine o zamanlar anlamasak da gösterilen saygıya eşlik edişlerimiz…

Nasıl evlerde büyüdü bu acaiplikleri en kutsalına, inançlarına yakıştıran zihniyetler diye düşünüyorum…İnancın insan ellerinde mesele haline gelişini esefle izliyorum. Zihnimde canlanan sahneleri bir komedi dizisi için kendime saklıyorum. 

Hep aklıma babamın halası geliyor.Ümit Hala. Babamdan küçüktü, ama büyük halaydı, komikliği orada başlardı. Çok dindardı. Ama dindarlığı anneanneminkine, babaanneminkine benzemezdi. Çok daha gösterişliydi. Büyük harfli duaları, iç geçirişleri vardı. Daha fazla duyulurdu “lâ ilâhe illallah” ları. Her lâfı dine imana bağlardı. Habire peygamberi görürdü rüyasında, namazda. Her an tetikteydik, Ümit Hala “Bana vahiy geldi” diye kendini hiç kimseye olmazsa bize  peygamber atayacak , diye. Amcam arada bir, “Dalga geçmeyin kadıncağızla, “ derdi, ama o da gülerek söylediğinden biz dalganın dozunu artırmakta sakınca görmezdik. Bir de hep ağlardı, hep gözyaşları içinde hatırlıyorum kendisini, dudak  kıvrımları aşağıya aşağıya bakardı…”İnancın çoksa, çok duygusal olmalısın” mesaj buydu…

Duygusal  Ümit Hala kahve falında kendini otorite ilan etmişti aynı zamanda. Ailenin genç kızlarına hep kısmet görmeyi ücrete bağlamıştı: prensipliydi, parasız bakmazdı falı…Gözyaşları içinde bakardı. Ve ailenin en müteşebbisiydi, habire bir şeyler satar, eder, paraları mendillere sarar cukkalardı. Hafızamdaki ilk Allah istismarcısı . Konuyu komşuyu hizaya getirmişti ermişliğiyle, bir bize sükmemişti gözyaşları. Dini "mesele" olarak ele alıp, eviren çeviren, kendi çıkarına yontan  ilk kişidir Ümit Hala. Allah rahmet eylesin… Bizi epey bir oyalayan meseleydi kendisi. Bu aralar çok sık anıyorum.

Tabi seçim meselesi de var memlekette malum… Mesele edilen. Üzerine çok yazılan , çizilen…Herkesin bir dolu zamanını çalan, enerjisini yiyen bitiren. İnsan uydurması meselelerden…Kendi içinde saçma kuralları, kaideleri olan. Aslında ortalığa bir çeki düzen getirmek için konulmuş, sonrasında da herkesin kendi bildiği doğrultuda çekip sündürdüğü bir hale dönüşmüş, kokuşmuş, kirletilmiş memleket idaresi meseleleri…

Bunların hiç biri esas mesele değil bence, eskiden herkes beni naif bulduğundan bu fikrimi telâfuz etmeye çekinirdim…Durum değişti ama bünyemde, o başka yazı konusu olsun...Asıl meseleler bambaşka. Şu nükleer santral mesele mesela. Türklerin elinde başlı başına bir silah  olması ayrı konu, tehlikeli olmasa da Nükleer Santral inşaatı büyük mesele. Katledilen her ağaç, yakılan her orman, biraz orasından, biraz şurasından bozulan her denge mesele. Bu bozulan dengenin, doğadan uzaklaşan çocukların idaresinde olan dünya en büyük mesele.  Taşa, güneşe tapmanın ilkellik addedildiği dünyamızda, gelişmişliğin ölçütünün daha fazla makinanın işlemesi için, akıllı telefonların şarjına, ışıl ışıl şehirlerin yaşamasına, hayatımızı kolaylaştırdığına inandırıldığımız bir dolu olmasa da olur alet edevatın işlemesine yetmeyen elektiriğin üretilmesi için bir yörenin doğal dengesinin altüst edilmesi en büyük mesele. 

Bütün dünyanın kafa kafaya verip, sınırlardan, partilerden, milletlerden, devletlerden bağımsız üstünde kara kara düşünmesi gereken yegâne mesele bambaşka...Ama  insan bünyesi işte, eline verilen oyuncaktan kafasını kaldıramıyor.

Orasını burasını "İlle de benim dediğim düzende işleyecek," diye ısrarla kurcalarken içine ettiği, sonra da bir türlü toparlayamadığı oyuncağın elinde yitip gittiğine hırslanıp kaybettiklerinin farkına varmayacak kadar unutmuş esas oyunun ne olduğunu...

Yarın da Toronto mahallemin geçen hafta meselelerini yazacağım... Hoşçakalın...