28 Ağustos 2019 Çarşamba

BİZİMKİLER ÇOK KIYMETLİ



Dün bir arkadaşım yazmış facebook penceresinden:

"Bizde mi anormallik var? Bir tek bizim evlatlarımız mı kıymetli? Burada bir tek Türk çocuklarını görüyorum," diye. Konu belli. Yavrular üniversiteye başka diyarlara uçuyorlar, yani benim yaşımdakilerin yavruları.

Evet. Bir tek bizimkiler kıymetli. 

Ben de çok kıymetliydim, sağolsun anacım beni her şeyden çok sevdi. Her şeyden, ama her şeyden. Bir sürü arkadaşımın anası da öyle. Bizi analarımız hep kolladı, korudu. Hatta yanlış karar vermeyelim diye, kararlarımıza fener oldu diyelim, kibarca. Biz çocuk olmamız sebebiyle salak olduğumuz için, bize yol gösterdiler hep. Bazen direk, bazen kanırtacısa, bazen sinsi yönlendirmecilikle. Hepsi iyiliğimiz içindi. Bizim yerimize düşündüler. Bizim için ne iyiyse, onlar bildi. Komşu çocuklardan korudular, ilişkilerimize önder oldular diyelim kibarca. Nasıl arkadaş seçilir, bize öğretene kadar, kendileri seçtiler. 

Okul kapılarından ayrılmadılar, sağolsunlar. Hep en iyisini seçmeye çalıştılar kendilerince. Zarar göreceğiz diye ödleri koptu. O göbek bağını koparmaya ödleri koptu. 

Meslek seçerken, eş seçerken kendi harika deneyimlerinden aldıkları esinle bize hep akıllar verdiler. 

Hayatlarımızı tasarlarken, hep müdahildiler. Ne yiyeceğiz, ne giyeceğiz,  ne yapacağız, tüm elalemle ilişkiler  hep denetlendi. Hepsi mutsuz olmayalım diyeydi.

Kendi pişmanlıklarını, üzüntülerini, arzularını bir tur da bizim üzerimizden yaşadılar.

Senelerdir bünyemdeki etkilerini anlamaya çalışmam neticesinde şu an bütün bunları anlasam da, olay tek cümleyle özetlenebilir: iyi halt ettiler.

Kendimize ne alan kaldı, ne iç sesleri duyma yeteneği gelişti. Bu sevgi ve ilginin dozuna göre kabul edilen ve/veya  inkar edilen travmaların esirindeyiz çoğumuz. Kimimiz üstesinden gelmeye debelenirken, kimimiz kabul edilmiş esaretleri sürdürüyor. Hepimiz geleneği sürdürürken yakalıyoruz kendimizi. Bize analarımızdan kalan bu göbek bağı kesememe mirası bence  genetik kodlarımıza işli. Hatta ortadoğunun bazı cevapları, bu kesilemeyen bağda yatıyor, can-ı gönülden söylüyorum bunu. Ayrılmasına müsade edilmeyen eşler, tüm o cinayetler, hepsinin sırrı orada. Burayı, moda tabiriyle,  şifalandıran, çok yol katediyor. Ama bırak şifalandırmayı, bunun bir sorun olduğunun kabulü bile bizimki gibi kültürlerde ciddi sorun. Az laf etmeye kalk, bu konunun Salman Rüşdi'si ilan edilirsin mazallah.

Ben de kendimde aynı haltları etmeye hevesli bir elif görüyorum sık sık. Hatta hala kızımın yanında oluşum bile ondan. Ben bırak okul kapısına gitmeyi, maşallah mezun edeceğiz, hala yanındayım. 

Aslında, bu bağımlılık benim kuşağımda (okumuş, etmiş, iyi yetişmiş eli ekmek tutmuş işkadını kategorisi) okul kapısına kadar gitmek şeklinde tezahür etse de, bu bırakamama hali oğlundan ayrılamayan her kaynanada, kızının evinin anahtarına sahip, günde kırk kere rapor verilen her anada ve sonra uzun uzun yazacağım binbir halde mevcut. 

Evet, sanırım daha çok yazacağım bu konuda.

Biz doğurmuş olabiliriz, ama onlar misafir. Bunu hep hatırlamaya çalışıyorum. Kendi kararlarıyla, kendi karakterleriyle, kendi hayalleriyle, kendi düşüp düşüp kalkmalarıyla, burun sürtmeleriyle, kendi tedavi yöntemleriyle,  bütün incinmeleri, bütün denemeleri, bütün tekrar tekrar başlamarıyla bizden tamamen ayrı bir varlık. Ve bence analığın en zor yanı da bu: endişeleri kalbe gömüp, büyümelerine müdahil olmadan izin vermek.

Hadi derse geçtim, burada bitireyim demek oluyor bu...

Okuyana sevgiler.

24 Ağustos 2019 Cumartesi

DÜNYA ÇILDIRMADI ASLINDA



Dünya çıldırmadı.

İnsanlık zıvanadan çıkmadı.

Hep böyleydik.

İnsanın içindeki karanlık hep aynıydı. 

Yoksa yanar mıydı imparatorluklar, atılır mıydı bombalar, yapılır mıydı katliamlar? 

İnsandan sabun yapmayı akıl edenler oldu, dahası var mı zulmün?

Alındı mı dersler?

Belli ki hayır.

O halde sana sesleniyorum ey modern insan!

Ey elinde bir telefonla dünyaya hakim olduğunu sana insan!

Önce kapat o ekranları. Hepsini.

İçin bir durulana kadar da açma.

Bırak böğğ böğğ ağlamayı.

Önce bir sakinleş. Git ağaç altı mı bulcan, su kenarı mı, bir otur sakinleş.

İnsan hep aynıydı. Shakespeare'den, Tolstoy'dan bu yana. Dostoyevski'nin Raskolnikov'undan bu yana. Hep aynı insan muhatabın.

Hatırlayana kadar sus, otur.

Farkedeceksin ki, sen sadece daha fazla şeye maruzsun. O ekranlar var ya o ekranlar! Sana adım, kalori saydırırken , bütün hesaplarını şaşırtan, yolları buldurturken, yoldan çıkmana sebep olan, bütün ekranları kapat. Orwell'den özlü söz paylaşmayı seversin, bir daha dön de oku o kütabı, ne demiş adam. 

O liste başı dizileri seyrederken kapattığın ruhunu bir açmayı dene. Kendinle kalmayı dene. 

Sağduyun yerine gelene kadar da açma. 

İnsanlık nereye gidiyor, söyleyeyim: nereye gitmesi gerekiyorsa bu kafayla, oraya gidiyor.
Sosyal medya yargıcı olmayı bırak.

Kapa ekranlarını. 

Hele bir sakinleş.

İzlemeyi, izlenmeyi sen kontrol edebilene kadar bekle.

Kendi içini bir dengele hele. 

İnsan aynı insan.

Sen sadece aklını da, ruhunu da ekranlara rehin verdin. Farket bi hele.

Netflix'ini, Iphone'unu kendine yetecek kadar kullanacak idraka gelene dek de açma bence.

Bu kez bana kızacaksın muhtemelen.

Kız, ama bir düşün.

Ademoğlu aynı ademoğlu.

Bunca zamandır akıllanmadıysa, dur düşün nerede yanlış diye. 

Durulmadan bulamayacaksın yanıtı,  galeyana gelme.

En azından kendine etme!






19 Nisan 2019 Cuma

HU, EVDE MİSİNİZ?



Herkese kendi kabilesi lazım.

Başka kabilelere sığınmaya çalışınca, görüyorsun ebesininkini.

Bakıyorlar sana, tuhaf geliyorsun çoğuna. Saçın ayrı, başın ayrı, renklerin ayrı, kahkahaların ayrı. 

Sırıtıyorsun. Bir gözün kırmızı, bir gözün mor sanki. Değil aslında, ama seni üç bacaklı, beş kollu görüyorlar. Sende de durum farklı değil. Sen de onları bir kaşı uzun, bir aklı kısa sanıyorsun. 

Zaman sana idare etmeyi öğretiyor.

Dışlanmak böyle başlıyor. Benzemeyeni idare edenler, bir süre sonra ufak ufak kapılarını kapatıyorlar, çaldığında az aralıyorlar, temkinli açıyorlar. Bazen de tamamen kapanıyor o kapılar. Yüzüne kapanan kapılara aldırmayıp, kapıda bekliyorsun bazen.

Üzülme. 

Ne o kapının ardındaki hayırsız, ne de sen yüzsüz.

Sadece lokasyon hatalı.

Yürü, bekleme yapma o kapılarda. 

Mahallen yanlış. Kabileni kaybetmişsin. Hadi seni daha da ferahlatayım: sana demişler ki, burası senin evin. Bunlar komşuların. Sen de sorgulamamışsın, kolayına gelmiş, ya da, insansın işte, inanmak istemişsin. Hep çeperlerde olduğunu farketmişsin, ama yörüngeye yapışmak işine gelmiş. İnsansın unutma. İşine gelmiş.

Bir an geldiyse eğer, yörünge seni tamamen dışarı atmışsa, sakın korkma kara deliklerden. 
Kapa gözlerini, sustur kulaklarını, dinle içini.

Sor kendine.

Esas yerim neresi, de.

Bir ses duyacaksın, demedi deme.

Ne o, kapım mı çalındı, diyeceksin.

Anlayacaksın ki evindesin.



15 Şubat 2019 Cuma

MEMLEKET ÇARPMASI


Memleket çarpması oldum.

Anlatıyorum, hazır mısınız?

Her şey daha pahalı, ama her yer kafe, lokanta, ve her yer hıncahınç insan dolu: kriz, her yerde olduğu şekilde tezahürde değil bizim ülkede. Halihazırda çok olan kafelerin, restoranların daha da çoğalmış hali iştahımı kesti diyebilirim. Zaten krizli Türkiye rakamlarına alışamadığım için, ben sürekli "ne! bir kahve 20 lira mı! ne! bir çay 6 lira mı!" şaşkınlığındayım. Cebimde akreple dolaşıyorum. Adisyon çarpması oldum.

Her yer daha arapça. Çarşaflı görünce yadırganmıyor, ama iki farklı ülke aynı bünyede yaşıyor gibi. Kadıköy'den Eminönü'ne giderken vapur arap ülkesi vapuru, Karaköy'den Kadıköy'e gelirken vapur İspanya, İtalya kıvamında olabiliyor aynı gün içinde. Tam bir ırk çarpması yaşıyorum. Ben kimim, DNA'larım bana oyun mu oynuyor, nereden geldim, nereye gidiyorum, oluyorum. Bana benzeyenlere daha kibar davrandığımı, benzemeyenlere kıl kıl baktığımı farkettiğimde kendime geleyim diye kendimi çimdikliyorum. Fazla çeşit insan olması dert değil, burada tuhafıma giden, içiçe geçmişlik az. Herkesin kendi alanı var sanki. Ve ben sanki-itiraf ediyorum-ayırımcı olmaya meylediyorum, bu da beni bozuyor.

Sürekli aldığım şeylerin fişlerini kontrol ediyorum, hesap kontrol ediyorum, gözüm satıcıların üstünde, nefesim enselerinde: kuş uçurtmuyorum.  Kalkık kaşlarım ok gibi: "Hele bir kazıklamaya kalkın, nasıl oyuyorum hepinizi bakın!", savuruyor etrafa. Esnaf çarpması yaşamamak için tüm bu enerji. Hızlı tükeniyorum.

Bir poşet geyiği dönüyorki sormayın. Allahtan çantamda hep poşetim var, bana koymadı. Çöplere üçer beşer koyduğumuz migros poşetlerinin 25 kuruşluk değerine çeyrek altın muamelesi yapılması matrak sahiden de. Köşedeki Migros Şok'ta tezgaha o 25 kuruşu şşşrrraaakkk! diye fırlatmanın tadı anlatılmaz, yaşanır. Bak, bunu yazarken bile sırıtıyorum.

Bizim yeni mahalle Çiftehavuzlar'ı sevdim. Moda'ya bir cumartesi uğradık, Toronto nüfusu kadar insan toplanmıştı. Herkesin duyacağı şekilde, "Buraların da tadı sahiden kaçtı," diye söylenmek paha biçilmez. Yeni mahallemiz hoş. Bir kaç sanat kültür aktivitesine giden, her şey aynı sanır hatta, o kadar hoş. Bizim kıvamda amcaları, teyzeleri sinemada konserde görünce," hah", diyor insan. Başka yere gitmeden de yaşarım burada. Bu dar alanlarda. Keşke mümkün olabilse, ama eninde sonunda trafikte karşıdan karşıya geçmek zorunda kalıyor insan. Sokağa çıkıp gelmenin bedeli ağır, ömründen saatler itiş kakışla geçiyor.

Her yer yol, kavşak, gökdelen, beton, şehrin ritmi sarhoş edici. Uyumlanmak zaman alıyor. Benden geçmiş büyük şehirler artık eminim. Uyumlanmak istemiyorum. Her yere yürüyorum. Mümkünse deniz kenarından, yolumu uzatarak. Görmek istemediğimden ba(ğ)zı gerçekleri, gözlerimi kapatarak dolaşmak istiyorum.

Ankara'da ise halim daha fena. İstanbul'da yine mahallede dolaşabiliyorum. Ankara'da ise apartmandan çıkmak istemiyorum mümkünse. Tabi mümkün değil. Her yere  bin dönümlük restoran parkları yapılmış. Yani bütün o kocaman restoran zincirleri yanyana gelerek daha da büyük yiyecek içecek alanları oluşmuş.  Bunlara maruz kaldığımda da ölçek çarpması oluyorum. Tamam, evrende küçücüğüz, onu anladık da, bir yemek yemeğe gidildiğinde bu kadar küçük hisetmek koyuyor insana.

Bir tuhaf oluyorum buralarda ben. Bırakamadığım için oluyor, biliyorum. 

Kabullenmeyi diliyorum.


11 Ocak 2019 Cuma

ELLERİMİ BULDUM, BIRAKMAM


Öldüğünüz zaman arkanızdan ne söylenmesini isterdiniz?

Öldüm, gittim, bana ne yanıtı seçeneklerden biri. Ki, en mantıklı olanı bence de.

O seçeneği siliyorum, ille de bir şey isteyin diyorum. Diyorum ki, bugün, bundan sonraki hayatınıza bir bakın diye diyorum.

Ben en çok arkamdan kendi istediği hayatı yaşadı desinler istiyorum. Beni seven de, bana gıcık olan da hemfikir olsun bunda. Desinler ki, kendi istediği hayatı yaşadı. Daha ne istediklerimi anca anlamışken, dileğim budur. Şu elli yıllık hayatımda öğrendiklerimden işime yarayanları anca ayıklamaya başladım. İçimdeki küçük yaratma meraklısını öyle bir susturmuşum ki, elalemin kafamın içine boca ettiklerinden, hep akıllıca davranacağım derken. Bütün deliliklerimi bir hapise tıkmış, o mahpus kapısında uslu uslu beklerken, kaybetmişim beni ben yapan küçük şeyleri. Herkes gibi davranmaya çalışırken, ne çok canımı acıtmışım. Hep işe güce yaramayan şeyler diye nitelendirmişim o en sevdiğim şeyleri. İşe yarayacağım diye, kendime yaramayı es geçmişim.

Ne akıllıydı, ne yaratıcıydı, ne harikaydı, ne muhteşemdi,  ne duyarlıydı, ne hamarattı, ne iyiydi- özellikle de ne tehlikelisi "ne iyiydi"denmesi- umurum değil. Ne kadar iyiysem, ne kadar kötüysem, hepsi kabulüm. Ne büyük özgürlük biliyor musunuz, hepsini atmak üstümden. Bir can hakkımı "mış" gibi yaparak geçirmeyi üstümden atmak. İstediğim yerde cümleleri yarıda bırakmak. İstersem deli deli yazmak.

Öylece akar giderken zaman treninden, bir ekranlık pencereden dünyaya bağırmayı bırakmak, "ben şöyleyim, ben böyleyim," diye. Bir başıma içimi izlemek. Ne büyük huzurmuş.

Kesilen ellerimi tekrar keşfetmeye başladım. Toplumun, ailemin, çevremin bana zorla kestirdiği ellerimi buldum gari. Hala parmaklarım bana yabancı. Hala bilmiyorum tam kapasitesinin ne olduğunu, yeni öğreniyorum sadece kendime yarayacak şekilde kullanmayı. Bir benim istediklerimi yapmak üzere eğiteceğim onları. Kendi resimlerimi çekmeyi, inandığım hikayelerimi yazmayı öğreteceğim. 

Uyumsuz belki, ama riyasız da aynı zamanda. 

Bir can hakkımdan kalanı, kendime kullanmaya karar verdim. Ardımdan deneceklere aldırmadan.

25 Aralık 2018 Salı

TÜRK TOPLUMUNUN KIRİSMIS TARİHİ


Güzel ülkemin giderek daha bir coşkuyla kutladığı kırismıs tarihimize bir göz atayım dedim bu sabah.

Yıl yetmişler. Memleket alıştığımız üzere kan revan. Biz Siyasal Bilgiler Fakültesine yakın oturduğumuz için bu hararetli günleri çok hissedenler tarafındayım.  O günlerin, batı emperyalizmine direnişin tohumlarının atıldığı, fidanlarının kellerinin uçurulduğu günler olduğunun yıllar sonra farkına varacağım .

Batı hükümdarlığı henüz kenardan kenardan ülkeme sızmaya çalışmakta. Kot pantalonu bile tanımamışız, Marlboro sigara, bir hava atma vesilesi. Babam Birinci içerdi, ama Bafra, Gelincik falan vardı, anmadan geçmeyeyim. Yurtdışına salavatla çıkılan, dünyamın Ankara Kurtuluş mahallesinden ibaret olduğu yıllar. Sinemalarda ikisi bir arada Ayşecik filmlerinden başka şey görmemişiz. Babam Fransızlarla çalıştığı için, bizim evde "ecnebiler" görülmüş: hafızamdaki kalıntıları, güzel teneke kutularda bisküvilerden ibaret. 

Yılbaşları kutlanırdı bizim evde, ama bilirdim bazı evlerde esamesi okunmazdı. 

Çamağacına girişecek kadar bulaşmamıştık o ecnebilere. Yani ortalarda bir aileydik. Yılbaşı bizde günah sayılmazdı, ama kırismıs, bizdeki adıyla noelin, başka dine ait bir kutlama olduğunun bilincindeydik. Yılbaşı ve noel farklı şeylerdi. Ve yılbaşı eğlenceli bir şeydi. Orta sınıf bir Ankara ailesi için yılbaşı kuruyemiş, muz, tombala ve kedi merdiveni demekti. İlk ikisi normal zamanlarda eve pek girecek gücü bulamazdı. Tombala ve Kızmabiraderden başka kutu oyunu görmemiştik ve kedi merdiveni de şimdiki adıyla DIY (do it yourself)pratik bir süslemeydi. Ayrıca kütük pasta alınırdı bir de pastaneden. Hediye de olurdu, o da  biz çocuklara sadece. Ve annesi modernliğe meraklı her arkadaşımın yılbaşı  görgüsü buydu. "Anan gibi tereyağı kullanma, demode işler onlar, sen modern kadınsın,  margarin kullan" yıllarıydı bu yıllar. 

Modernliğe meraklı anne tanımını ancak annesi modern olanlar en iyi bilir: içinde şualekremekler, milföy gibi  okuduğumda pek kulağa türkçe seslenmeyen kelimelerin olduğu yemek kitapları vardı modern annelerin mesela. Bir de raflarda okunduğundan hep şüphe duyduğum, Doktor Falan Filan tarafından yazılmış çocuk gelişim kitapları olurdu bu evlerde. Bir de radyodan gayri, plak falan dinlenirdi. Bu evlerde doğum günleri de başka olurdu. Sadece poğaça, kurabiye değil, leş gibi kokan amonyaklı pastalar yapılırdı mesela. Bu kokarca pastalar piştikten sonra harika olurdu ve kremalarla süslenirdi. Çocuklara oyunlar oynatılırdı böyle günlerde. Her evde böyle doğum günleri yapılmazdı. Benimkisi gibi modern anneler bunları yapardı. (Bugünün modern annelerinde gördüklerimi başka bir yazıya saklayayım, organik beslenmeler, dulalı doğumlar, ve daha neler neler.)

Seksenlere geldiğimde sonunda kot pantalonla tanışmıştım, epey batılı olmuştuk memleketçe. Cezayirde olduğum yıllar, Amerikan kültürüne en yoğun maruz kaldığım dönemdir. Yılbaşları hala aynı hızda kutlanırdı bizim evde, eşle dostla, babam artık hacı olduğu halde, hala içkilerle kutlanırdı. Noel, yani kırismısı biraz daha anlar olmuştum. Amerikan okulu yıllarım, benim din olayını daha bir idrak ettiğim yıllardır. Bütün kırismıs şarkılarını ezberlediğim yıllar. Kilise korosunda bunları söylediğim yıllar. Okul, müslüman çocukların ailesinden özel izin alırdı, babam da izni verirdi. Biz kilisede Meryem, bebek İsa, beşik, çoban figürleri arasında şarkılarımızı söylerdik, annemler de seyrederdi. Farklı bir dinden olduğumu, ve bunun da saygI duyulan bir şey olduğunu elalemin Amerikalısından öğrendiğim yıllar. Cezayir'de bir grup ODTÜ'lü mühendisin müdürüydü babam o yıllarda. Ve bunlardan bazırları kırismısı evlerinde kutlardı. Bize saçma gelse de, üstünde durmazdık. Onlar bunu modern oldukları için yaptıklarını ima ederlerdi. Devrimci ODTÜ'nün emperyalizmle sınavıdır bu da. Devrimci kırismısı. 

Sonra geldi doksanlar. Görgüsüzlüğün, şuursuzluğun memleketime damardan zerkinin hızlandığı Özal yılları. Memleket tam anlamıyla modernleşmiş, kimliksizleşmeye and içmiş, yakın arkadaşlarım evlerinde düzenli olarak kırismis eğlenceleri düzenlemeye başlamış bile, hem de kimse Hristiyan değilken, kimse Müslüman da değilken. Yılbaşı ve kırismıs tüketim çılgınlığı hızla yükselmeye başlamış, modern AVM'ler, modern restoranlar, modern insanlarla dolup taşmaya başlamış. Yurtdışına herkes gider gelir olmuş, hatta arkadaşlarım Paris'ten Londra'dan, doğup büyüdükleri yer gibi bahseder olmuş. 

Özetle maksat hasıl olmuş, kimliksizleşme başarılı olmuş, biz Batı'ya hayran, onlar yulara dayan, gül gibi geçinir gider olmuşuz. Biz yeni kurduğum ailemle, yılbaşlarını küçük hediyelerle, yine eğlenceyle, partilerle kutlamaya devam ettik o yıllarda da.Bir şey değişmedi. Ben her kırismıs şarkısı duyduğumda çocukluğumun en harika dönemine, Cezayir'deki yıllarıma ışınlandım. 

Yüzyılı devirdikten sonra bu böyle devam etti.

Bugün ise bakıyorum, bütün memleket kırismısı tam gaz kutluyor, alışverişin dozu tavan, herkes yılbaşı telaşından harap, o hıncahınç dolu alışveriş merkezlerinde bir tür zikir içinde, huşuyla alıyorlar, veriyorlar, kendilerini durduramıyorlar. Şirketlerde hediye çekilişleri,  evlerde sıcak şarap partileri...

Ve ben, düşünüyorum:

Ulan Kris! Ya da nam-ı diğer İsa! Neye alet edildin, seyrediyorsan eğer, diyorum, gelir miydin bu obur dünyaya?


12 Ekim 2018 Cuma

KAZAN DOĞURURKEN İYİYDİ


Ne ortada bir yaşmış şu elliler...

Zorla ağzından laf aldığın yeni yetmeyle, seksenlik ananın yalnızlığının gürültülerinin ortasında kalmakmış.

Yerçekimine yenilmeye başlamış vucudunun kafaya göre takılmasıyla, buna direnip hiperkatif maymun olma riskini kahramanca göze almak arasında kalmakmış.

Tam da, "ben buyum, yerse" ye ayarı çevirdiğin anda, başkaldıran kaz ayaklarıyla savaş startejilerini gizli gizli araştırmaya başlamayıp, kendine şaşmakmış.

Bedeninden uğurladığın binlerce hormonla, hoşgelmeyen bir sürü fazlalık arasında sıkışmakmış.

"Olgunlaştık bari, eski hataları tekrarlamayız en azından" tesellisiyle attığın adımların, atlı karınca misali, seni hep benzer yerlere götürdüğünde, yaşına hürmet, geldiği gibi kabul etmekle, için en ekşi ve yeşilinden bir elma, sense kıpkırmızıymışsını oynamak arasında kalmakmış.

"Kendimi biliyorum ya, o yeter"lerle, seni bilenleri bile hayrete düşüren eylemler arasında yuvarlanmakmış.

Arada derede kalmaların şahıymış.

Hamileyken sapıttığımızda hürmet,izzet, ikram görürken, menopoz telafuzu hala zor bir kelime olduğundan zahir, hürmeti bırak," bunlar da manyadı!"lara boyun eğmekmiş.

Tam da "Kazan doğuruken iyiydi," hikayesi bizimkisi.

Zormuş vesselam.